Konuşmalar

← Konuşmalar

28 Nisan 2026 Salı |

Anayasa Mahkemesinin 64. Kuruluş Yıldönümü ve
Anayasa Mahkemesi Üyesi Şaban Kazdal’ın Andiçme Töreni

Açış Konuşması

Ankara
28 Nisan 2026


Bir insan, uzun ömürlü olmak isterse adaletli olsun.

Bu durum, devletlerde de aynıdır.

Adaletli olmak ömrü uzatır.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Kıymetli Meslektaşlarım,

Değerli Misafirler,

Mahkememizin 64. kuruluş yıldönümünü kutlamak ve yeni seçilen Üyemiz Sayın Şaban Kazdal’ın Andiçme Töreni’ne iştirak etmek üzere bir araya gelmiş bulunuyoruz.

Hem köklü bir geçmişin hem de süregelen bir sorumluluğun idrak edildiği bu anlamlı günde sizleri en kalbî duygularımla, saygı ve muhabbetle selamlıyorum.

Yargıtay Büyük Genel Kurulunca gösterilen üç aday arasından Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilen ve biraz sonra andiçerek görevine başlayacak olan Sayın Şaban Kazdal’ı tebrik ediyorum. Üyeliğinin şahsına, ailesine, Mahkememize ve ülkemize hayırlı olmasını diliyor; kendisine başarılar temenni ediyorum.

Farklı kurum ve kuruluşlardan seçilmiş liyakatli kişilerden oluşan Anayasa Mahkememize yeni üyemizin de bilgi, birikim ve tecrübesiyle çok değerli katkılar sağlayacağına yürekten inanıyorum.

Kuruluş yıldönümlerimiz, Mahkememizin tarihsel birikimini ve anayasal düzenimiz içindeki yerini bir kez daha değerlendirme fırsatı sunarken andiçme törenlerimiz de kurumsal sürekliliğimizin bir göstergesi olarak bizlere anayasal düzene ve hukukun üstünlüğüne olan bağlılığımızı yeniden teyit etme imkânını sunmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, hukuk devleti ilkesinin soyut bir ideal olmaktan çıkarılarak kurumsal bir teminata kavuşturulmasının tarihsel ifadesidir. Bu yönüyle Mahkememiz, sadece normların denetlendiği bir yargı kurumu olmanın ötesinde; anayasal düzenin istikrarını sağlayan, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan ve hukukun üstünlüğünü somutlaştıran bir teminat makamıdır.

Kurumsal hafızayı ayakta tutmak, bu teminatın en önemli dayanaklarından birini oluşturur. Kuşkusuz bir yüksek mahkemeyi güçlü kılan yalnızca anayasal yetkileri değil; zaman içerisinde oluşan içtihat birikimi, yerleşik hâle gelmiş ilkeleri ve oluşturduğu anayasal yorum geleneğidir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de kuruluşundan günümüze verdiği kararlarla sadece Anayasa’ya aykırılık iddialarını ve bireysel uyuşmazlıkları çözümlemekle kalmamış; aynı zamanda anayasal değerleri yorumlayan, geliştiren ve gelecek kuşaklara aktaran bir kurum hâline gelmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Hukuk, yalnızca kuralların varlığıyla değil; bu kuralların adaletle yorumlanması ve istikrarlı biçimde uygulanmasıyla gerçek anlamını bulur. Anayasa Mahkemesinin kurumsal hafızası da tam olarak bu noktada, hukukun üstünlüğünün sürekliliğini ve anayasal düzene ilişkin kuralların öngörülebilirliğini güvence altına alan temel unsurlardan biri olarak öne çıkmaktadır.

Hukukun üstünlüğü bağlamında mahkememizin bağlı olduğu değerlerin başında hiç kuşkusuz adalet gelmektedir. Mahkememize göre adalet, yalnızca hukuki bir kavram değil; aynı zamanda bir medeniyetin varlık sebebini, yönünü ve istikbalini/ideallerini belirleyen kurucu bir ilkedir. Bireysel ve toplumsal huzurun temelini oluşturan ahlaki bir düsturdur. Her bir şeyi yerli yerine koymak, hakkı esas alarak hareket etmektir; hakkaniyete uygun hüküm kurmaktır. Hem ahlaki hem de hukuki bir kavramdır. Zıddı zulümdür, zorbalıktır, haddi aşmaktır. Bazen hak edene hakkını vermek bazen de hak etmeyene hak etmediğini vermemektir. Hukuk önünde eşit olmaktır. Hiç kimseye soyundan, inancından, makamından ya da başka herhangi bir sebepten dolayı ayrıcalık göstermemek; ayrımcılık yapmamaktır. Devletin varlığının ve meşruiyetinin ölçüsüdür. Kâinatı ayakta tutandır. Köklü düşünce geleneğimizde adalet, bireysel ilişkilerden devlet düzenine kadar uzanan geniş bir alanda temel ölçü olarak kabul edilmiştir.

Adalet, kadimden beri gerek ilahi kaynaklarda gerek beşerî sistemlerde yüceltilen bir gaye olmuştur. İlahi kaynaklarda adalet, tüm kâinatın düzenini ayakta tutan kutsal bir değer olarak görülmüş; hakkın gözetilmesi ve ölçünün korunması temel bir ilke olarak vurgulanmıştır. Beşerî kaynaklarda ise toplumsal yaşamı ayakta tutan ve güçlendiren vazgeçilmez bir değer olarak kendine yer bulmuştur. Ortak nokta, adaletin insan onurunu koruyan ve toplumsal huzuru mümkün kılan vazgeçilmez bir değer olduğudur.

Büyük Önder Atatürk’e göre bağımsızlık, gelecek, özgürlük her şey ancak adaletle var olabilir. Onun adalet anlayışı hukuk sistemimizin ve toplumumuzun adalet arayışının da temelini oluşturmuştur.

Farabi, erdemli toplum düzeninin ancak adaletin hâkim olduğu bir siyasal yapı ile mümkün olabileceğini vurgulamıştır. İbn-i Haldun ise adaleti, devletin bekasının zorunlu unsuru olarak değerlendirmiştir.

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de birçok ayette adalet ve hakkaniyetten şaşılmaması ve ne pahasına olursa olsun adaletin hâkim kılınması gerektiği vurgulanmış, bu husus açık ve kesin bir emir olarak yer almıştır. Örneğin Nahl Suresi’nde adalet ve iyilik emredilmiş, Maide Suresi’nde ise bireyin duygularından bağımsız olarak adil davranması gerektiği ifade edilmiştir. Buradaki anlamıyla adalet, yalnızca dostlara karşı değil; her koşulda ve herkese karşı gözetilmesi gereken evrensel bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hz. Peygamber’imizin uygulamalarında da adaletin; sevgi, nefret, güç veya zenginlik gibi unsurlardan bağımsız, mutlak bir ilke olarak hayata geçirildiği görülmektedir. Bu yaklaşım, hukuk önünde eşitlik ilkesinin tarihsel ve ahlaki temelini oluşturmaktadır.

Bu düşünsel miras bize, adaletin yalnızca bir hukuk enstrümanı değil; aynı zamanda toplumsal düzenin ve insan onurunun vazgeçilmez temeli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla hukuk kuralları, ancak adaleti sağlıyorsa anlam kazanmakta; adalet ise kurumsal güvencelerle sürdürülebilir hâle gelmektedir. Bu çerçevede Mahkememiz de anayasal ilkelerin yaşatılmasını sağlayan, hukuki istikrarı güçlendiren ve toplumsal güven duygusunu pekiştiren temel kurumlardan biri olarak önemli bir rol üstlenmektedir.

Anayasa Mahkemesi olarak bizler; adaletin devleti ayakta tutan, bireyi güven içinde yaşatan, topluma refah ve gelişme imkânı sağlayan asli dayanak olduğu bilinciyle Anayasa’nın çizdiği sınırlar çerçevesinde görev ve sorumluluklarımızı son derece özverili ve titiz bir çalışmayla yerine getirmeye devam edeceğiz.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Tüm kişi ve kurumlarla olan ilişkilerimizi, adaletin tesisine yönelik yüksek misyonumuzun ve hassas sorumluluğumuzun bilinciyle yürütüyoruz. Bu bağlamda yüksek mahkemelerimiz ile iş birliğini geliştirmek amacıyla ortak çalışmalar yaptığımızı, bu çalışmaları daha kurumsal ve kalıcı hâle getirecek bazı uygulamaları hayata geçirdiğimizi memnuniyetle belirtmek isterim.

Yargısal diyaloğu daha yaygın ve daha etkin hâle getirmek için hâkim ve savcılarımızla bölge toplantıları gerçekleştiriyoruz. Bu toplantılarda, bireysel başvurularda verilen ihlal kararlarının hem başvurucular açısından hem de objektif etkileri bakımından sonuçlarını değerlendiriyor, adaletin en süratli şekilde tecellisi için çözüm yolları arıyoruz.

Üniversiteler ve akademik dünya ile sürekli iletişim hâlinde olan Mahkememiz, hukuk ve yargı alanındaki bilimsel etkinliklerde aktif bir rol üstlenmektedir.

Anayasa yargısı alanına ilgi duyan ve bu alanda tecrübe kazanmak isteyen hâkim ve savcı yardımcıları, avukat stajyerleri ile hukuk fakültesi öğrencilerine Mahkememizde staj imkânı sunuyoruz.

Yürüttüğümüz tüm bu çalışmalar aracılığıyla; bir Yüksek Mahkeme olarak yalnızca bugünün kararlarını vermediğimizi, yarınların adaletini tesis edecek genç hukukçulara 64 yıllık birikimimizi güçlü bir bilinçle aktarma gayretinde olduğumuzu memnuniyetle ifade etmek isterim.

Anayasa Mahkemesinin Türk anayasal sistemi içindeki konumu, bir yargı kurumu olmakla beraber anayasal düzenin sürekliliğini ve bütünlüğünü teminat altına alan oldukça önemli bir fonksiyonu ifade etmektedir. Bu bağlamda Mahkemenin en temel görevi, Anayasa’nın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını fiilen hayata geçirmektir. Nitekim Anayasa’nın 11. maddesinde ifadesini bulan bu ilke, tüm devlet organlarını bağlayan etkin bir hukuk düzenini ifade etmektedir.

Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi, anayasal düzenin merkezinde yer alan temel hak ve özgürlüklerin en üst düzeyde korunmasını sağlayan bir güvence mekanizması olarak işlev görmektedir. Mahkememiz, “Türk Milleti adına” verdiği kararlarla yalnızca hukuki uyuşmazlıkları çözmekle kalmamakta; aynı zamanda adalet ve hakkaniyet ilkelerini gözeterek ulusal ve uluslararası insan hakları standartlarını birlikte değerlendiren bütüncül bir yaklaşımı hayata geçirmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Mahkememizin görev ve yetkisine giren tüm alanlarda icra ettiği özverili çalışmaların istatistiklere yansıyan sonuçlarını da sizlerle paylaşmak isterim.

Bireysel başvuru sisteminin kabul edildiği tarihten itibaren geçen süreçte Anayasa Mahkemesine yapılan toplam başvuru sayısı 700.000’i geçmiştir. Geride kalan 14 yıl boyunca bu başvuruların büyük bir kısmı karara bağlanarak önemli bir içtihat birikimi oluşturulmuştur.

Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru mekanizmasındaki etkin rolü, insan haklarının korunması ve ihlallerin önlenmesi açısından büyük bir önem taşımaktadır. Ancak bu süreçte karşılaşılan en önemli zorluklardan biri, her yıl artan başvuru sayısının oluşturduğu yoğunluktur.

Nitekim 2025 yılı, başvuru yoğunluğunun devam ettiği bir yıl olmuştur. Bu kapsamda Mahkememiz tarafından sonuçlandırılan başvuru sayısı 71.175’e ulaşmış, başvuruları karşılama oranı yaklaşık %111 olarak gerçekleşmiştir. Böylece, aynı yıl içerisinde yapılan başvurulardan daha fazlası sonuçlandırılmış ve derdest dosya sayısında azalma sağlanmıştır.

Norm denetimi alanında ise 51 iptal davası ve 226 itiraz başvurusu olmak üzere toplam 277 başvuru yapılmış; önceki yıldan devredenlerle birlikte 43’ü iptal davası, 235’i itiraz başvurusu olmak üzere toplam 278 dava karara bağlanmıştır. Bu alanda da başvuruları karşılama oranı %100’ün üzerinde gerçekleşmiştir.

2025 yılı içerisinde siyasi parti mali denetimine ilişkin 128 başvuru yapılmış, önceki yıldan devreden dosyalarla birlikte toplam 164 dosya karara bağlanmıştır. Ayrıca Mahkememiz, Yüce Divan sıfatıyla yürüttüğü yargılamalarda biri hariç tüm davaları karara bağlamıştır. Bunun yanı sıra siyasi parti kapatma davalarına ilişkin inceleme süreçlerinde de önemli bir hızlanma sağlanmıştır.

Anayasa Mahkemesinin karşı karşıya olduğu yoğun iş yükü, bir yönüyle bireysel başvuru mekanizmasına duyulan güvenin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ancak bu durum, aynı zamanda Mahkemenin mevcut kapasitesini zorlayan yapısal ve pratik sorunları da beraberinde getirmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Mahkememiz, artan iş yüküne rağmen başvuruların etkin ve makul sürede sonuçlandırılabilmesi amacıyla çeşitli tedbirler almaya devam etmektedir. Bu kapsamda yargı süreçlerinde teknolojinin daha etkin kullanımı, yapay zekâ destekli analiz imkânlarının geliştirilmesi, dijital başvuru sistemlerinin güçlendirilmesi ve başvuruların daha hızlı işlenmesine yönelik uygulamalara ağırlık verilmiştir.

Nitekim 1 Ekim 2025 tarihi itibarıyla bireysel başvuruların elektronik ortamda UYAP Avukat Portali üzerinden yapılabilmesine imkân tanınmıştır. Bu yenilik sayesinde avukatlar bireysel başvurularını doğrudan sistem üzerinden iletebilmekte, böylece başvuru yollarının erişilebilirliği artırılmakta; başvuruların daha hızlı, etkin ve şeffaf bir şekilde alınması sağlanmaktadır. Bu kapsamda Mahkememize yapılan başvuruların %30’a yakınının elektronik ortamda yapılması, sistemin etkin kullanıldığını ortaya koymaktadır.

Söz konusu gelişme, bireysel başvuru mekanizmasının işleyişini güçlendirmekte ve hak arama özgürlüğünün çağın teknolojik imkânlarıyla uyumlu biçimde kullanılmasına önemli katkı sunmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin istatistiklere de yansıyan bu işlevselliğini daha da artırmak ve güçlendirmek amacıyla yapay zekânın yargı alanında kullanımı konusunda da ciddi çalışmalar yürütüyoruz.

2026 yılı Eylül ayı itibarıyla bireysel başvuru formlarının okunması, özetlenmesi ve kategorize edilmesi aşamasında yapay zekâyı devreye almayı hedefliyoruz.

Ancak şu hususu özellikle vurgulamak isterim: Yapay zekânın ürettiği sonuçlara hiçbir şekilde hukuki bir değer atfetmeyeceğiz. Yapay zekâdan raportörlerimiz, yalnızca hazırlık aşamasında faydalanacak; nihai hukuki değerlendirme ve karar, her zaman olduğu gibi insan aklına ve vicdanına ait olacaktır.

Bu konudaki çalışmalarımıza destek veren TÜBİTAK Başkanı Sayın Prof. Dr. Orhan Aydın ile kıymetli çalışanlarına da burada teşekkür etmek isterim.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, bugün geçmişin birikimini taşıyan bir kurum olmakla beraber uluslararası etkileşim, dijital dönüşüm ve hak temelli yaklaşımıyla da geleceğin hukuk düzenini şekillendiren aktif bir anayasal aktör konumundadır. Bu yönüyle anayasa yargısı hem sürekliliği hem de değişimi aynı anda bünyesinde barındıran özgün bir kurumsal yapıyı temsil etmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Anayasa yargısı, günümüzde yalnızca ulusal sınırlar içinde değil evrensel hukuk normları ve uluslararası içtihatlarla da şekillenmektedir. Bu gerçek; hukukun üstünlüğünü güçlendirmek, bireysel hakları daha etkili korumak ve küresel adaleti tesis etmek için farklı ülkelerin anayasa mahkemeleri ve yüksek yargı organları arasındaki iş birliğini vazgeçilmez kılmaktadır.

İşte, bu noktada Mahkememiz, Asya’dan Avrupa ve Afrika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada aktif bir rol üstlenmekte ve birçok ülkenin yüksek mahkemeleri ile iş birliği içinde çalışmaktadır. Bugüne kadar 32 farklı ülkenin yüksek mahkemeleriyle ikili iş birliği anlaşmaları imzalamış bulunuyoruz. Bu durum, Mahkememizin uluslararası alandaki güvenirliğinin ve etkinliğinin somut bir göstergesidir.

Ancak uluslararası anayasa yargısı alanındaki etkin rolümüzün yalnızca anlaşmalarla sınırlı olmadığını da belirtmek isterim. Uluslararası hukuk camiasında düzenlenen çok sayıda etkinliğin hem yöneticisi hem de paydaşı konumundayız. Gelinen noktada farklı ülkelerin yüksek yargı organları ve uluslararası kuruluşlar tarafından örnek alınan ve örnek gösterilen bir Anayasa Mahkemesi olmanın gururunu yaşıyoruz.

Bu iş birliğinin en yoğun olduğu alanlardan biri de kuşkusuz Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile yürüttüğümüz çalışmalardır. Yalnızca kurumsal temaslarla sınırlı kalmayan bu ilişki; ortak projeler, karşılıklı görevlendirmeler, eğitim programları ve teknik iş birlikleriyle her geçen gün daha da derinleşmektedir.

Bu çerçevede Mahkememiz, uluslararası anayasa yargısı camiası ve muadili kurumlar ile kurduğu güçlü ilişkiler sayesinde yalnızca ulusal düzeyde değil, küresel ölçekte de etkin bir kurumsal aktör hâline gelmiştir. 2025 yılı içerisinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin adli yıl açılış törenine katılım sağlanmış; ayrıca Dünya Anayasa Yargısı Konferansı, Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı, İslam Dünyası Anayasa Yargısı Konferansı, Türk Dünyası Anayasa Yargısı Konferansı, Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği ve Balkan Anayasa Mahkemeleri Forumu gibi uluslararası platformlarda aktif rol üstlenilmiştir.

Özellikle 2025 yılı için Balkan Anayasa Mahkemeleri Forumuna ayrı bir parantez açmak istiyorum. Balkan ülkelerinde anayasal değerlerin korunması, demokrasi ve insan haklarının güçlendirilmesi amacıyla anayasal yargı organları arasındaki iş birliğini kurumsal bir zemine taşımak üzere 2023 yılında kurulan Forum; anayasa yargısı alanındaki güncel meselelerin ele alındığı, iyi uygulamaların paylaşıldığı ve bölgesel iş birliğinin geliştirildiği önemli bir platform niteliği kazanmıştır. Bu sürecin önemli bir dönüm noktası ise 14 Kasım 2025 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenen Üçüncü Konferans olmuştur. Bu konferansta yapılan kapsamlı değerlendirmeler neticesinde Forum Tüzüğü kabul edilmiş ve Antalya Deklarasyonu imzalanarak Balkan Anayasa Mahkemeleri Forumu resmî statüye kavuşmuştur.

Antalya’da gerçekleştirilen bu önemli organizasyonun başarıyla sonuçlanmasına sağladığınız değerli katkılar, gösterdiğiniz yakın ilgi ve destek ile ilettiğiniz teşvik edici ve umut verici mesajlarınız için Sayın Cumhurbaşkanım zatıalinize bir kez daha şükranlarımı sunuyorum.

Bu faaliyetler; anayasa yargısının sadece ulusal bir mesele olmadığını, aksine ortak anayasal değerler etrafında şekillenen küresel bir diyalog alanı olduğunu açıkça göstermektedir. Bu bağlamda farklı anayasa mahkemeleriyle gerçekleştirilen karşılıklı ziyaretler ve iş birliği anlaşmaları, karşılaştırmalı anayasa hukuku perspektifinin güçlenmesine katkı sağlamış; bu sayede evrensel insan hakları standartları ile ulusal anayasal değerler arasında dengeli bir etkileşim oluşturmak hedeflenmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Biraz sonra edecek olduğu yemin, Sayın Üyemiz Şaban Kazdal için bir başlangıç olduğu kadar anayasal sadakatinin, bağımsızlığının ve tarafsızlığının da kamusal bir teyidi olacaktır.

Anayasa Mahkemesi üyeliği, yalnızca hukuki bilgi ve tecrübe ile icra edilebilecek bir görev değildir. Bu görev; aynı zamanda güçlü bir ahlaki duruşu, derin bir sorumluluk bilincini ve her şeyden önce bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerine mutlak bir sadakati gerektirmektedir. Çünkü anayasa yargısı, doğası gereği sadece normları değil; değerleri, hakları ve özgürlükleri de koruma misyonuna sahiptir.

Öte yandan Anayasa Mahkemesi üyeliği esas itibarıyla yüksek hâkimliktir. Hâkimlik ve savcılık, hangi düzeyde olursa olsun, salt teknik bir hukuk uygulamasının ötesinde, derin bir ahlaki ve vicdani sorumluluk alanına işaret eden bir meslektir. Tarihin en köklü mesleklerinden biri olan hâkimlikte terazi; kural ile değer, adalet ile vicdan arasında hassas bir dengeyi temsil eder. Adalet de yalnızca yazılı kuralların mekanik biçimde uygulanmasıyla değil; bu kuralların insan onurunu esas alan bir anlayış ile yorumlanmasıyla ve adalet sisteminin iyi işletilmesiyle, icra edilen tüm yargısal faaliyetlerin doğru ve düzgün yürütülmesiyle gerçek anlamına kavuşur.

İşte, tam bu noktada hâkim ve savcılara çok büyük sorumluluk düşmektedir. Zira hakkın ayakta tutulması ve adaletin sağlanması sorumluluğu aslen hâkim ve savcılara aittir. Bir başka söyleyişle hâkim ve savcıların varlık nedenleri yani temel işlevleri adaleti tesis etmektir. Bu sorumluluk onların yüklerini çok ağırlaştırmaktadır. Bu ağır yük; onların bazı özellikleri haiz kişiler olmalarını, bazı konularda diğer kişilere göre kendilerini kimi zaman daha fazla sınırlandırmalarını gerektirmektedir.

Bu bağlamda hâkim ve savcılarımıza nasıl davranmaları, nelere dikkat etmeleri gerektiği konusunda elbette ki birçok tespit ve önerilerde bulunulabilir. Bununla birlikte bu konuda ilk olarak söylenilebilecek husus, hâkim ve savcılığın bir tarafı nur, bir tarafı nâr olan bir meslek olduğudur. Bu durum, adalet dağıtımında mutlak surette hakkaniyete uygun, bağımsız ve tarafsız davranılması gerektiğini göstermektedir. Esasen hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu olan bağımsız ve tarafsız bir yargının varlığına da işaret eden bu durum, aynı zamanda hukuk devleti ilkesinin egemen olduğu demokratik bir rejimin de vazgeçilmez koşuludur; adil yargılanma ilkesinin somutlaşmasının temel gerekliliğidir. Hem temel hak ve özgürlüklerin hem de kamusal düzenin korunmasının en büyük güvencesidir.

Dolayısıyla hâkim ve savcılar, iç dünyalarındaki öznel duygu ve düşünceleri de dâhil olmak üzere herhangi bir dışsal etki ve baskı altında kalmadan, çekinmeden, endişe duymadan, tarafsız bir tutumla, pozitif hukuk düzeninin öngördüğü çerçeve içinde, aklı ve bilimi daima başat konumda tutarak, hukuka ve vicdani kanaatlerine göre özgürce karar vermelidirler. Hem bireysel hem de kurumsal yönleriyle her daim yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını muhafaza etmelidirler. Bu, şeklen de böyle olmalıdır.

Kendimizi ne kadar methedersek edelim, nasıl tarif edersek edelim -tüm insanlarda olduğu gibi- hâkim ve savcıların da hem insan olarak hem de hâkim ve savcı olarak ne olduklarını uygulamaları gösterir. Verdikleri kararlar gösterir. Hâkim ve savcılar ile akıl, vicdan, adalet, ahlak, hak ve devlet kavramları arasında sıkı bir bağ vardır ve hâkimlik kapasitemizi aklımız, bilgimiz, ahlakımız ve vicdanımız belirler.

Dolayısıyla hâkim ve savcılar daima cesur olmalıdırlar, doğru olmalıdırlar. Hiçbir zaman beklenti ve kaygılarının etkisiyle doğruluktan sapmamalıdırlar. Oturdukları makamda daima doğru karar vermek için oturduklarını unutmamalıdırlar. Bunun asli görevleri olduğunu hiç hatırdan çıkarmamalıdırlar. Tanıklarla, avukatlarla ya da görev gereği diyalog kurdukları kişilerle ilişkilerinde sabırlı, nazik ve vakur olmalıdırlar. İş yükü ve zaman baskısı ya da başka bir nedenle yargılama süreçlerinde usul hatası yapmamalıdırlar. Hiçbir zaman bulanık bir mantıkla hareket etmemelidirler. Asla akılcılıktan uzak bir muhakeme yürütme yöntemi kullanmamalıdırlar. Adaletin tesisinde hamasete, husumete, kindarlığa, kayırmacılığa ve hatta duygusallığa yer olmadığını asla unutmamalıdırlar. Kul hakkı ile Allah’ın huzuruna gitmekten daha korkunç bir şey olmadığını hiç hatırdan çıkarmamalıdırlar. Kimseyi aldatmamalı, kimseye de aldanmamalıdırlar.

Hakkı bilen haksızlığa fırsat vermez. Hakkı bilen hakkı inkâr etmez. Kanaatimce doğruyu konuşmak bütün amellerin temelini oluşturur. Doğru sözden göreceğimiz faydayı hiçbir şeyden göremeyiz. Doğru sözü dinlemek çok zordur, zehir gibidir lakin yaşanması baldan tatlıdır. Yani doğru sözün yaşanması bal, kabul etmesi zehirdir.

Bu bağlamda hâkim ve savcılar gösterişten, riyadan, haramdan, yalandan şiddetle kaçınmalıdırlar. Her daim el emeği ve alın terleriyle, bir başka söyleyişle hukuki ve ahlaki olanla yetinmelidirler. Üzerlerinde kul hakkı olmamalıdır. Kul hakkı çok önemlidir, ibadetle affolmaz. Dolayısıyla bir gram helalin yıllarca peşinden koşmalı, meccanen bir ton haram gelecek olsa ona sırtını çevirmelidirler. Unutmayalım ki haram kazancı Cenabı Allah düzgün bir yere sarf ettirmez. Ayrıca şunu da bilelim ki midede haram lokma olursa ne takva ne de fetva kurtarır. Haram yiyen insanların gönül gözleri gerçeği göremez. Zira bir ağızda, midede haram lokma olduğu sürece o ağzın, o midenin sahibinin basireti her tarafa kapalıdır. Haram ile abat olanın sonu berbat olur.

Kıymetli hâkim ve savcı kardeşlerim,

“Haram helal ver Allah’ım
 Yiyemezsem al Allah’ım
 Aciz kuluna ver Allah’ım
 Yarın öte yanda hesabını sor Allah’ım
 Ateş topuzu ile kafama vur Allah’ım’’

anlayış ve tercihi ile bazıları her şeyi dünyada istiyor; hem hesabını ahirete bırakarak hem de ahirette sorulacak hesabı hafife alarak. Oysa bir şekilde bu dünyada kurtarmış olmak, ahiret hesabının da kurtarıldığı anlamına gelmez. Unutmayalım ve inanalım ki ahiretin hesabı çok daha güç ve çetin olacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Gelinen nokta itibarıyla insanlığın ve dünyanın çok zorlu bir süreç içinde olduğu görülmektedir. Elbette ki bu durum dünyanın yalnızca bugününe özgü bir durum değil aslında. Zira insanlık, tarih boyunca sürekli olarak barış ile savaş arasında gidip gelmiştir. Bir başka söyleyişle insanlık tarih boyunca pek çok krizle yüzleşmiştir. Ancak içinde bulunduğumuz dönem sorunların küresel ölçekte, eş zamanlı ve birbirlerini tetikleyerek ilerlemesi bakımından geçmişten farklıdır. Eskiden krizler bugüne göre çok daha dar coğrafi sınırlar içerisinde kalıyor ve etkileri zamana yayılıyordu. Bugün ise küreselleşme ve bilgi teknolojilerinde gelinen nokta yerel bir krizi saatler içinde tüm gezegeni saran bir ateşe dönüştürebiliyor. Artık neredeyse hiçbir devlet güçlendirilmiş sınırlarının arkasında tam olarak ben güvendeyim diyemiyor. Bu acı gerçek, son dönemde dünyanın birçok bölgesinde birçok kez tecrübe edilmiş bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler, 193 ülke ile dünya barışını korumakla görevli olmasına rağmen Sayın Cumhurbaşkanımız zatıalinizin de birçok kez dile getirdiği üzere güvenlik konseyinden kaynaklı yapısal sorun nedeniyle Gazze başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde gerçekleşen zulümleri, haksız yere akan kanları durduracak kararları alamamakta; karar alsa da hayata geçirememektedir. 193 devletli bu yapı bile milyonlarca insanın acısını dindirememektedir. Yaşanan savaşlar, ortaya konulan uygulamalar yalnızca belli bölgeleri değil tüm dünyayı etkilemektedir. Enerji ve gıda başta olmak üzere tüketim mal ve malzemelerinin üretim ve naklinde ortaya çıkan sorunlar ağır bedeller ödenmesine neden olmaktadır. Böyle giderse durumun çok daha ağır bir hâle geleceği aşikârdır.

Bu bağlamda memnuniyetle belirtmeliyim ki Türkiye’nin bir süre önce Birleşmiş Milletler koordinasyonunda gerçekleştirdiği Karadeniz Tahıl Koridoru girişimi tüm dünyaya savaşın ortasında bile iş birliği yapılabileceğini, yapıldığında da birçok hayatın kurtulmasına vesile olunabileceğini göstermiş bulunmaktadır. Bu, ülkemizin önderliğinde gerçekleşmiş uluslararası dayanışmanın somut bir zaferidir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Geriye doğru bakıldığında dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaşların, çeşitli alanlarda küresel ölçekte yaşanan derin eşitsizliklerin, ağır ekonomik krizlerin, adil olmayan bölüşüm sistemlerine bağlı gelir dağılımındaki uçurumların, uluslararası hukuk ihlallerinin ve sömürgeciliğin tarihsel mirasının göç krizinden çevre felaketlerine kadar birçok sorunun yapısal nedenleri olarak karşımıza çıktığı ve ne yazık ki uluslararası toplumun ve yargı kurumlarının da bu sorunlara çoğu zaman geçici çözümlerle yaklaştığı, hatta çoğu zaman gözünü ve vicdanını kapattığı gözlemlenmektedir. Bu durum milyonlarca insanın evsiz kalmasına, Latin Amerika’dan Kuzey Amerika’ya, Afrika ve Asya’dan Avrupa’ya uzanan göç yollarında çok sayıda çocuk ve kadının hayatını kaybetmesine neden olmakta; güvenli bir limana ulaşabilenler ise ne yazık ki çoğu zaman ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslam karşıtlığı ile karşılaşmaktadırlar. Bütün bunlar, toplumlar arasındaki uçurumu derinleştirmekte; birlikte yaşama kültürünü zehirlemektedir.

Bu durum sürdürülebilir kalkınmanın ve küresel istikrarın önündeki en büyük engelin savaşlar ve yapısal adaletsizlikler olduğunu; savaş, göç, ırkçılık, salgın ve terör gibi sorunların da tek bir aktör tarafından çözülemeyeceğini; bu bağlamda uluslararası sistemin bir bütün olduğunu; mevcut uluslararası sistemin de artık bu sorunları çözmekte yetersiz kaldığını göstermektedir. Dolayısıyla mevcut uluslararası sistemin ve özellikle uluslararası yargı kurumlarının daha adil, daha kapsayıcı ve daha etkili bir yapıya kavuşturulması bir zorunluluk olarak gözükmektedir. Zira ortada giderilmesi gereken birçok adaletsizlik bulunmaktadır.

En büyük adaletsizlik de savaştır. Çünkü savaş en çok çocukları, kadınları vurmakta; kalkınmayı ve refahı durdurmaktadır. Nefreti büyütmektedir. Nesiller boyunca sürecek travmalar bırakmaktadır. Barış ise kalkınmadır, refahtır, adalettir, eşitliktir, insan onuruna saygıdır. Barış bir çocuğun yatağında güvenle uyumasıdır. Bir gencin geleceğe umutla bakabilmesidir. Barış için de adil, kapsayıcı ve etkin çok taraflı bir sistem inşa etmek tercih değil, çocuklarımıza karşı ortak borcumuzdur.

Onlara daha güvenli, daha barışçıl ve daha yaşanabilir bir dünya bırakmak zorundayız. Bu da ancak gerçekçi ve kapsayıcı bir uluslararası iş birliği ile mümkündür. Bu; gelecek nesillere karşı, hangi toplumdan olursa olsun, hangi inançtan olursa olsun, vicdan sahibi tüm insanlık ailesinin ortak sorumluluğudur. İnsanlık ailesi acil bir şekilde sürdürülebilir adil bir barış ve bu yolda iş birliği için sarsılmaz bir irade ortaya koymalıdır. En güçlü silah barıştır. En güvenli yaşam alanı adaletin egemen olduğu alandır. Başarabilirsek en büyük servet dayanışmadır. Çocuklarımıza kavgaları değil hakkı, barışı, adaleti ve umudu miras bırakalım. 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sahip oldukları maddi güç ve zenginlik kaynaklı üstten bakışla dünyayı yalnızca kendilerine aitmiş gibi görüp ötekiyle birlikte barış içinde yaşamayı reddeden ve gezegenimizi tamamen kendi keyfî arzularına göre tahkim etmeye kalkışan zalimlere şunu hatırlatmak isterim.

Güç ve kudret yüce Allah tarafından insanlara ve toplumlara adalet, barış ve huzur içinde daha mutlu, müreffeh ve güzel yaşamalarına imkân sağlansın diye verilmektedir. Başka toplumları ve insanları rahatsız etsinler, huzursuz etsinler, onlara zulüm etsinler diye verilmemektedir. Bu nedenle Hz. Süleyman’ın vârisi olduklarını düşündükleri hâlde onun misyon ve adaletine uygun davranmayanlar başta olmak üzere, Gazze ve dünyanın başka birçok yerinde bebeklere, çocuklara, kadınlara ve dahi herkese en ağır zulümleri yapanlar, savaş suçu işleyenler, yapılan zulümlere gözlerini ve vicdanlarını kapatanlar, zalimlere destek olanlar, sahip oldukları güce güvenerek adaleti hiçe sayan davranışlarını sürdürmekte ısrarcı olanlar, bir an önce adalete dönmedikleri takdirde, sahip oldukları güç ve kudretin kısa zamanda ellerinden çıkıp gideceğini, yaptıkları zulmün orada kalmayacağını kendilerine mutlaka döneceğini unutmamalıdırlar.

Bu bağlamda kendilerine kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de İbrahim Suresi’nin 42. ayetinde yer alan hüküm ile Firavun, Nemrud ve Karun’a ilişkin olarak anlatılanlardan yaptığım çıkarımları hatırlatmak isterim. Anlatıma göre başlangıçlarında adalet üzere hareket etmekte iken sonradan adaletten uzaklaşan Firavun, Nemrud ve Karun gibi güç sahipleri adaletten uzaklaştıkları, güçlerini adaletsiz bir şekilde kullandıkları için helak olmuşlardır. Birini sinek halletmiş, biri suda boğulmuştur. Yalnızca anahtarlarını yüz devenin taşıdığı belirtilen Karun’un hazineleri ise yerin dibine sokulmuştur.

Kanaatimce de güç adaletli olursa hangi inançtan olursa olsun her şeyi başarır. Ancak acımazsızca giderse ne kadar büyük olursa olsun nihayetinde hasmı karınca da olsa yenilir. Yani ne kadar zengin olursa olsun ne kadar güçlü olursa olsun haksız oldu mu, adil olmadı mı hepsi elinden çıkar. Cenabı Allah’ın bir adı da adildir. Mazlumun ahını yerde bırakmaz. Bir gün intikamını mutlaka alır. Hem de çok şiddetli alır. Cenabı Allah’ın intikam alışı, insanların işkence ve gazabına benzemez. Çok çok daha şiddetlidir.

Bir kez daha ifade etmek gerekirse salt güç politikasıyla, bencil çıkarlarla kalıcı güvenlik ve barış sağlanamaz. Adalet üzere hareket etmeyen hiçbir devlet, hiçbir güç uzun ömürlü ve kalıcı olamaz. Ancak adaletli olursa, hak ile olursa, hangi inançtan olursa olsun her şeyi başarır ve uzun ömürlü olur. Acımasızca adaletten uzak bir şekilde kullanılan güç ise ne kadar büyük olursa olsun nihayetinde hasmı karınca da olsa yenilir. Adil olmazsan, hak ile olmazsan, dünyada ne kadar güçlü olursan ol, gücün ne kadar büyük olursa olsun Cenabı Allah’ın yanında bir sinek kadar bile olamazsın. Ancak gerçek hak ile olursan, adalet üzere olursan dünyadaki en süper güç bile senin yanında sinek kadar olur.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sözlerime son verirken bugün göreve başlayan değerli Üyemiz Sayın Şaban Kazdal Beyefendi’ye bir kez daha üstün başarılar diliyorum. Üstlendikleri bu yüksek sorumluluğun yalnızca bireysel bir görev değil, aynı zamanda anayasal düzenin korunmasına yönelik tarihsel bir emanet olduğunu bir kez daha ifade etmek isterim.

Bu vesileyle Mahkememizin kuruluşundan bugüne kadar görev yapmış, adaletin tesisi için emek vermiş tüm üyelerimizi, raportörlerimizi ve mensuplarımızı saygı ve minnetle yâd ediyorum. Aramızdan ayrılanlara Allah’tan rahmet diliyor; emeklilik hayatını sürdüren kıymetli mensuplarımıza sağlık, huzur ve uzun ömür temenni ediyorum. Hâlen görevlerini büyük bir özveriyle sürdüren tüm çalışma arkadaşlarımıza da başarı, esenlik ve mutluluk diliyorum. Kendilerine katkılarından dolayı candan teşekkür ediyorum.

Anayasa Mahkemesinin geçmişten aldığı güçle geleceğe daha da sağlam adımlarla ilerleyeceğine; hukukun üstünlüğünü, temel hak ve özgürlükleri ve insan onurunu esas alan anayasal düzenin güçlenmesine katkı sunmaya devam edeceğine yürekten inanıyorum.

Son olarak şahsım ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi üyeleri adına, bu anlamlı günde bizlerle birlikte olduğunuz için başta zatıaliniz olmak üzere tüm misafirlerimize ve kıymetli çalışma arkadaşlarıma şükranlarımı sunuyorum.

Anayasa Mahkememizin 64. kuruluş yıldönümünü bir kez daha kutluyor; hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.

Kadir ÖZKAYA

Türkiye Cumhuriyeti
Anayasa Mahkemesi Başkanı