Kayseri Barosunun hazırladığı Yeni Anayasa Sempozyumunda Sayın Başkan Haşim KILIÇ'ın Açılış Konuşması

Sevgili  Kayserili kardeşlerim

Değerli misafirler

Bugün sizlerle buluşmanın heyecanını yaşıyorum.  Bize bu ortamı  sağlayan Kayseri Barosuna, ve onun değerli başkanına teşekkür borcumu öncelikle ifa etmek istiyorum. Ülke sevdalısı bu insanların hizmet aşkı ve gayretleri bizleri de  etkiledi ve  yaptıkları daveti kabul ettik. Bu vesile ile sizleri sevgi, hoşgörü ve esenlik dileklerimle selamlıyorum.

Yeni bir anayasa yapım sürecini konuşmak üzere tertip edilen bu etkinlikte değerli bilim adamları, yazar ve düşünürler Türkiye için anlamı ve amacı çok heyecan verici olan bir konuyu tartışacaklar. Bugünkü konuya büyük bir anlam yükleyerek, heyecanlanmamızı ifade etmenin çok haklı sebepleri var. Nasıl olmasın ki Aziz Milletimiz doksan yıllık Cumhuriyet döneminde ilk defa kendi iradesini ortaya koyarak sahip olduğu insanlık onurunu nasıl yaşatacağının  ve koruyacağının şartlarına karar verecek.  1924 deki olağanüstü şartları  kenara bırakırsak 1961 ve 1982 yıllarında iradesi işgal edilerek nasıl yaşayacağına vesayet makamlarının karar verdiği bir süreçten, hür iradesiyle seçtiği temsilcileri eliyle hazırlanacak bir anayasa yapmanın onurunu yaşamak istiyor. Doksan yıldır yapamadığı bu nedenle de sosyolojik bir travma geçirdiği bu sürecin yarattığı  psikolojik eşik mutlaka aşılması gereken bir engel olarak görülüyor. Bu eşikten geçebilmek için bireylerin kurumların, sivil toplum örgütlerinin yürekten kutlanmaya değer çabaları, karşılığını büyük bir heyecanla beklemektedir. Bu heyecanın karşılıksız kalması cumhuriyetimizle aynı yaşta olduğunu belirttiğim yaşanan travmayı daha da büyütecek, bedelini ise siyaset kurumları ödemek zorunda kalacaklardır. Türkiye de yeni bir anayasa ancak darbe yoluyla yapılabilir biçimindeki akla ziyan bir düşüncenin ortadan kalkması halkın belirtilen eşikten geçmesine bağlıdır.

Yaşanan bu süreçte esasa dönük gayretleri olumsuz etkileyecek teknik ve usul tartışmalarının  sonuç getirmeyeceğini vurgulamak isterim. Değerli bilim adamlarımızın tartışmakta olduğu yeni bir anayasa yapımının, kurucu meclis mi,  yoksa kurulmuş meclis tarafından mı yapılması gerektiği, yada halen  mecliste yapılmakta olan çalışmanın yeni bir anayasa yapılması mı, yoksa kapsamlı bir anayasa değişikliğimi şeklindeki tartışmalar öncelikli sorunumuz olmamalıdır. Önemli olan Milletimizin rüştünü ispat edebileceği belirttiğim eşikten geçebilmesidir. Yapılan bu  tartışmalara ilişkin düşüncemi ifade etmem gerekirse, Milletin hür iradesiyle seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni oluşturan Milletvekillerinin kurucu meclis fonksiyonuna sahip olduğu ve yeni bir Anayasa yapabilme gücünün var olduğunu söylemek olacaktır. Ancak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bu fonksiyonunu yerine getirirken, meşruiyet zeminini kaybetmemesi gerekir. Cumhuriyet döneminde yapılan üç yeni anayasanın halkın dışlanarak devleti yönetenler tarafından yapılması,  meşruiyet sorununuda beraberinde getirmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan yeni anayasa çalışmasında böyle bir meşruiyet sorunu yaşanmaması, toplumda karşılığı bulunan dini, mezhebi, etnik ve  ideolojik tüm farklılıkların kendini görebildiği, düşünce ve inançlarının güvenceye kavuştuğu, dışlanma hissini yaşamadığı, katılımın sağlandığı, bir anayasa metninin çıkmasına bağlıdır. Toplumun bir kesiminin dışarıda bırakılarak hazırlanan anayasaların öncekiler gibi başarı şansı yoktur. Zira taraflardan birinin rızası alınmadan yapılan sözleşmelerin sağlığı  tartışmalıdır.  Bu noktada, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde dört partinin uzlaşmaya çalışması büyük bir şanstır.  Uzlaşma komisyonu çalışmalarının başarıyla sonuçlanmasını yürekten temenni ediyor,  yeri gelmişken önemli bir konunun altını çizmek gereğini duyuyorum. Toplumsal sözleşme dediğimiz Anayasa’yı hazırlayan tarafların,  sahip oldukları kırmızı çizgilerinden bir adım geride durarak bu müzakereleri sürdürmeleri gerekir. İktidar ve muhalefetin sahip oldukları  güçleri gözetilmeksizin, herkesin eşit şartlarda temsil edildiği Anayasa uzlaşma  komisyonunda imkanlar boşa harcanmamalıdır. Herkesin isteklerinin Anayasa’da yer alması gibi bir ütopya’nın gerçeklerle örtüşmeyeceği açıktır.  Her kesimin kendi doğrularını vazgeçilmez, tartışılmaz, kılına bile dokunulmaz kutsallara dönüştürmesiyle ortaya çıkacak dayatmalar, diyaloğu ve müzakere şartlarını ortadan kaldırır.  Makul ve ölçülü olabilirsek bu müzakerelerden başarıyla çıkılması kaçınılmazdır. Aziz milletimizde bu sürecin başarıyla sonuçlanmasını heyecanla beklemektedir.

Değerli kardeşlerim

Yaşamakta olduğumuz yeni bir Anayasa yapımı sürecinin muhtaç olduğu başka bir konuya daha işaret etmek istiyorum.

Doğal farklılıkların çok yoğun olduğu bir ülkede ve de dünyada yaşıyoruz.  İnsanlık tarihi bu farklılıklardan kaynaklanan savaş ve yıkımların acı tecrübeleri ile doludur. Din, mezhep, ırk ve ideolojik farklılıklardan kaynaklanan kavga ve çatışmalar telafisi imkânsız sonuçlar doğurmuştur. Farklılıkları barış ve hoşgörü kültürü üzerine inşa etmediğimiz takdirde, nefret söylemi ve kültürünün hâkimiyeti kaçınılmazdır. Bu kültürün hakim olduğu siyasal bir iklimde, sorunları çözme şansı çok zayıftır. Nefret söyleminin yarattığı gerilim ortamlarında diyalog kültürü ortadan kalkmakta, sorunların çözümü için ihtiyacımız olan müzakere imkânlarından mahrum kalmaktayız. Barış için gerekli olan iklimi oluşturmadan güce dayalı yapılacak Anayasal düzenlemeler ben yaptım oldu Anayasası olur. Bu yaklaşım toplum barışının en büyük tehdidi olmak yanında,  sorunları büyütmekten başka sonuç doğurmaz.

Bütün dinlerin ortak noktası olan Allah inancıda savaşın kazanılmasını değil, barışın sağlanmasını zafer olarak tanımlıyor.  Sevginin, merhametin, hoşgörü ve diyalogun gücünü kullanarak farklılıkları kuşatmalıyız. Hak ihlallerinin öfkeyi, öfkenin nefreti, nefretin ise intikam duygularını beslediği bir gerçektir.

Barıştan  uzak çatışma ortamlarında sorununu çözmek için isteklerini Anayasa’ya taşıyabilen bir kesimin hissettiği ya da hissettirdiği zafer kazanma duygusu, karşı düşünce sahiplerinin milli, dini, etnik veya kültürel dünyalarında kırılmalara neden olacağı açıktır. Böyle bir sonuçla karşılaşmamak için gerginliğin, kavganın, terörün son bulması konusunda her bireyin, toplumun ya da tüm siyaset kurumlarının yapabileceği, bir katkı vardır. Bu olumsuz iklimden herkes şikâyetçi görünüyor, ancak çözümü için kimse öneride bulunmuyor. Elini taşın altına sokanlar ise  ihanetle suçlanıyor. Halkın yorgun düştüğü bu ortamdan süratle kurtulmak için yeterli alt yapıya sahibiz.  Zira bu topraklar asırlarca yunusların, mevlanaların, hacıbektaşi velilerin kökleştirdiği sevgi ve hoşgörü kültürünün gücüyle ayakta kalmayı becerebilmiş bir medeniyete ev sahipliği yapmıştır.

Bu toplum, kurduğu doksan yaşındaki Cumhuriyetinin 45 yılını terörle mücadele etmekle geçirdi. Yarım asırdır kaybettiğimiz ekonomik, sosyal, kültürel varlıklarımızı bir tarafa bırakırsak bu uğurda can verenlerin ana yüreklerinde bıraktığı ateş, bütün bir toplumu yakmaya yetecek güçtedir. Bu ateş sönmelidir. Zira kendi saadetini başkalarının felaketi üzerine kuranlar en çirkin zulmün uygulayıcısı olur. Bu sorun çözülmedikçe anayasa yapmanın güçlüğü ortadadır, yapılsa bile yeni sorunlar doğurmaya adaydır.

Saygıdeğer kardeşlerim,

Yeni bir  anayasa yapım sürecinde sorunların kaynağını ikiye ayırarak değerlendirme yapılması gerekir. Birincisi Anayasa’nın kendinden kaynaklanan sorunlar, diğeri de Anayasayı uygulayanların sebep olduğu sorunlar.

Anayasa’nın felsefesi, Din-devlet-siyaset ilişkisi, Sivil-Asker-devlet ilişkisi, Temel hak ve özgürlüklerin sınırlanma   sebepleri,  İdari vesayet ve etnik konuların düzenlendiği maddeleri,  Anayasanın kendinden doğan  sorunlara kaynaklık ettiğini söyleyebiliriz. Bir türlü özgürleştiremediğimiz dinsel ve etnik anlayış ve yorumlar, sorun doğurmaya devam ediyor. Laiklik kavramının evrensel anlayıştan koparılarak keyfi ve idolojik yorumlara açık hale getirilmesi, mağdur ve mazlum bir kitlenin doğmasına yol açmıştır. Devletin tüm inançlar karşısında eşit uzaklıkta durmasını öngören laiklik anlayışı, toplumun birliğini sağlaması gerekirken bizdeki uygulama ile ayrışmaya ve çatışmaya ivme kazandıran bir fonksiyon üstlenmiştir. Devlete ait olan bir kavramla birey ahlakını laikleştirmeye ve dinsel duygularını kalplerine  kilitleyerek hayatına etkili olmasına engel olmaya çalıştık. Başarısız olan bu uygulama kalp ve gönüllerde ayrılık dışında hiçbir kazanım sağlamadı. Aynı şekilde terör kavramının da  muğlak ve belirsiz olması, uygulayıcıların farklı ve isabetsiz yorumlarının ortaya çıkmasına sebep olmuş, neticede ciddi hak ihlalleri toplumsal sorunların çözümünü çıkmaza sokmuştur.

Değerli Kardeşlerim,

İnsanlık onuruna saygı, insanların ne düşüneceğine neye inanacağına ve nasıl bir hayat tarzını tercih edeceğine kendisinin karar vermesini zorunlu kılar. Esasen hak ve özgürlükleri güvence altına alması gereken anayasaların meşruiyeti de  bu temele dayanır. Zaten devletle birey arasında doğan  sınır çatışmaları da bireylerin hak ve özgürlüklerine  ilişkin sınırlamalar konusunda ortaya çıkıyor. Hemen belirtmek gerekirse haklara ilişkin sınırlama sebepleri genel olarak evrensel uygulamalarla  aynıdır. Ancak sorun,  daha çok yasama organının yada idarenin takdir alanındaki yetkilerini özgürlükler aleyhine kullanmasından veya  bunu denetleyen Anayasa Mahkemesinin özgürlükleri genişletici yorum tekniğini kullanmamasından kaynaklanıyor. Ne yazık ki hak ihlali nedeniyle sanığı devlet olan bir davayı çözecek makamda, devletin mensubu  olan yargıçlarımız bulunmaktadır. Bu sakıncayı giderecek olan önerim açıktır. Söz konusu davalara bakmakta olan Anayasa Mahkemesinin tüm üyelerinin, Almanya’da olduğu gibi Parlemento tarafından seçilmesi meşruiyet sorununu giderebilecek  yegane demokratik  yoldur. Bu konularda panele katılan değerli bilim adamları ayrıntılı açıklamalar yapacağından uzatmak istemiyorum.

Ancak, anayasal sorunların kaynağı olarak nitelediğim  uygulamalardan doğan sorunlar konusunda da kısaca durmak istiyorum.

Anayasalarda aslında soyut ifadeler  kullanılarak kısa, öz bir çerçeve çizilir ve bunu uygulayacak olanların yorumlarına terk edilir. Yorum hakkına sahip olanlarda maddelerdeki soyut ifadeleri toplumsal gelişmelere bağlı olarak sürekli yeniler. Böylece sıklıkla anayasa değişikliği yapma ihtiyacı da ortadan kalkar.  Yani sorunlu hukuk, onarılarak sorunsuz hale getirilir.  Ancak bu sistem,  ülkemizde tersinden çalışmıştır. Anayasayı yorumlamakla görevli olanların, sorun çözme yerine sorun üreten bir merkez haline gelmesi Anayasayı sürekli değiştirme ihtiyacını doğurmuştur. Yakın tarihimize baktığımız  zaman darbelerin parmak izlerini sadece Anayasalarda değil, mahkeme kararlarında da görebilirsiniz. Bu gerçek, kamu gücünün ele geçirilmesi gereken bir silah olduğu düşüncesini kimilerinin akıllarına sokmuştur. Kimseyi suçlamaya hakkımız yok.  Bu sonuca vesayetçi elitlerin kendi hayat tarzlarını güvenceye almak için hak ve özgürlükleri halkın bir bölümünden kaçırmaları sebep olmuştur.  Aktörler değişmiş olsa da bugün bu yanlış uygulamaya tersinden devam edenler varsa onlarında sonu aynı olacaktır.

Kim olursa olsun kendi saadetini başkalarının felaketi üzerine kuranları savunmak ne ahlaki nede insanidir.

Değerli kardeşlerim

Son sözüm şudur. Eğer yaşadığınız bir özgürlük acınız varsa, bunu saklayınız. Bir gün özgürlük dağıtan güce sahip olursanız ,sakladığınız acıları hatırlayarak belki zülme engel olursunuz. Zira insan haklarını sadece insan olanlar savunabilir.

Toplantıya başarı dileklerimi sunuyorum. Kayseri Barosuna tekrar teşekkür ediyor, hepinizi sevgiyle selamlıyorum. 15 Mart 2013

Haşim KILIÇ
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

 

T.C. Anayasa Mahkemesi © 2016
Ziyaretçi Sayısı :