Mahkememiz Başkanı Sayın Haşim KILIÇ'ın TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Toplantısında Yapmış Olduğu Konuşma

Saygı Değer Konuklar,

Basınımızın Değerli Mensupları

Ülkemizin değerli işadamlarının oluşturduğu Türkiye Sanayici ve İş adamları Derneğinin  Yüksek İstişare Konseyi toplantısında aranızda bulunmaktan duyduğum mutluluğu belirtirken, Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak düşüncelerimi bu platformda anlatma fırsatı veren TUSİAD’ın değerli Başkan ve yöneticilerine teşekkürlerimi sunuyor, siz değerli konuklarımıza saygı ve sevgiyle konuşmak istiyorum.

Olağanüstü koşullarda yaşamayı alışkanlık haline getirdiğimiz hayatın yeni bir sürecinde birlikteyiz. Bu olağanüstü yaşam koşullarını olumsuz anlamda ifade etmiyorum. Yeni bir Anayasa yapma heyecanının dorukta olduğu bir dönemle, bizim kuşağın Üniversite yıllarında tanıştığı terörü sona erdirme gayretlerinin, toplumda oluşturduğu umudu ve olumlu iklimi görmemezlikten gelemeyiz. Son yıllarda yakalanan siyasi istikrarla, değerli iş adamlarımızın her türlü övgüyü hak eden gayretlerinin buluşması ülkemizin ekonomik, sosyal ve siyasal alanda önemli sonuçlar almasını beraberinde getirmiştir. Bu olumlu gelişmeleri ifade ederken sorunlarımızın olmadığını söylemiyorum. Dünyanın en önemli jeopolitik bölgesinde yer alan, yetmiş altı milyonluk bu büyük ülkenin, sorunlarının olması kadar doğal bir şey olamaz. Birlikte yaşama iradesi var oldukça, demokrasinin imkanları kullanılarak sorunlarımızı çözmek zor olmayacaktır. Türkiye Cumhuriyetinin doksan yıllık ömrünü incelediğimizde sosyal, siyasal ve ekonomik alanda çok zor dönemler geçirmemize rağmen, geldiğimiz nokta geleceğe umutla bakmamızı haklı kılıyor.

Hukuk devleti anlayışı ve demokratik değerlerle beslenen bir devletin, yolu her zaman açıktır. İki dünya savaşına ev sahipliği yapmış Avrupa’nın, geçmişte yaşadıkları ve bugün geldikleri seviye çok önemli mesajlar vermektedir. Dünyada dini, etnik ve sınıf savaşlarının en yoğun yaşandığı bölge olan Avrupa komünizm ve faşizm gibi totaliter rejimlerden, demokrasi ve hukuk devleti mücadelesini vererek kurtuldu.  

Bu sebeple demokratik değerleri ve hukuk devleti anlayışının gereklerini, tekrarda olsa konuşmak zorundayız. 

Değerli Konuklar,

Yeni bir Anayasa yapım sürecini hep beraber yaşıyor ve yakından takip ediyoruz. Zaman zaman umutsuzluğa kapılsak da bekleyişimiz  son ana kadar devam etmelidir. Sürecin hazırlık aşaması oldukça başarılı geçmiş, sivil toplum örgütlerimiz başta olmak üzere çeşitli kurum,  kuruluş, tüzel kişilikler ve gerçek kişiler  önemli lojistik destek sağlayarak, Anayasa uzlaşma komisyonunun havuzuna çok zengin  görüş ve düşünceler aktarmışlardır.

Ancak, siyasi partilerimizin tartışılmasını dahi istemedikleri kırmızı çizgili  öneriler, sürecin oldukça yavaşlamasına neden olmuştur. Müzakere imkanlarını zorlayarak yeni öneri,  ve çözümler getirilmedikçe sürecin devamı tehlikeye girecektir. Toplumda yeni bir Anayasa konusunda ortaya çıkan bu güçlü irade ve isteğin karşılıksız kalmasının yaratacağı travma, anayasal sorunlara karşı ilgi ve duyarlılığı son derece azaltacaktır. Kendi doğruları dışında öteki önerilere kapıları kapatmak, siyaset kurumlarının  anayasayı değiştirme konusundaki samimiyetlerini de sorgular hale getirir. Toplumsal değer ve anlayışların hızla değiştiği dünyamızda çözümsüzlükte direnmek, taraflara olan sempati ve ilgiyi azaltacaktır. Siyaset bilimcileri, siyaseti sorunlara çözüm bulma sanatı olarak tarif ederler. Bu nedenle,  hayatın içine giremeyen,  onun pratiklerini anlayamayan siyaset kurumları, çözüm üretemeyeceğinden siyasi kayıtlardan da çabuk düşülür. Önemli olan, yapılacak anayasanın, yüksek bir katılımla kabulünü sağlayacak, ortak projelerin üzerinde yoğunlaşmaktır. Toplumu, çoğunluğun veya azınlığın dayatmaları ile karşı karşıya bırakmak,  gerilimi arttıracağı gibi, diyalogların kopmasına ve sorunların daha da derinleşmesine neden olacağı açıktır.  Müzakere yapılmaması, yeni öneri üretilmemesi, çoğulcu bir zeminde oluşacak uzlaşma yerine, çoğunluğun istekleri yönünde, meşruiyet zemini daralmış yeni birliktelikler doğuracaktır.  Demokratik bir sistemde bu oluşumlar da şüphesiz geçerlidir. Ancak, bu yol özlenen ve temenni edilen geniş tabanlı bir yöntem olmadığından, tartışmaları dindirmeyecektir. Sonuçta, toplumun bir bölümüne, anayasal sürece katılma onurundan yoksun bırakıldığı hissi yaşatılacaktır. Bu dışlanmışlık hissinin de toplum barışını olumsuz etkileyeceği kuşkusuzdur. Azınlıkta kalan kesimlerin temel haklarının da sayısal üstünlüklere bakılmaksızın demokrasinin ve hukuk devletinin teminatı altında olduğu unutulmamalıdır.

Anayasa Mahkememizin kuruluşunun ellibirinci  yıldönümünün kutlandığı 25 Nisan 2013 gününde yaptığım konuşmanın bir bölümünde “Anayasa yapım sürecinde rol alan sosyal  ve siyasal kurumların, değişmemesi gereken tek kırmızı çizgilerinin insanlık onuru olması, bunu anayasanın felsefesine, ruhuna ve hükümlerine yansıtarak, gelecek kuşaklara değerli bir miras bırakılması” gerektiğini ifade etmiştim.

Bu düşünceye, Cumhuriyetin  nitelikleri olan demokrasinin, laikliğin ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin gözardı edildiği gerekçesiyle bazı kesimlerin eleştirileri oldu. Değerli konuklar,  o günde ifade ettim, bugünde bir kez daha yineliyorum. Anayasamızda yazılı olan Cumhuriyet’in ve ona bağlı niteliklerinin de tek amacı onurlu bir insan, onurlu bir millet ve onurlu bir devlet yaratmaktır. Bu amaç sebebiyledir ki Anayasamızda değiştirilemez kurallar olarak yerini almıştır. Uzlaşma Komisyonunda da hiçbir partinin bu ilkelerin değiştirilmesi yolunda öneride bulunmaması toplumumuzun geldiği aşamanın bilinçli bir tercihidir.

Ancak, yasamanın, yürütmenin ve özellikle de yargı organlarının, bazı kesimlere imtiyaz sağlayan yanlış  anlayış ve uygulamaları ciddi  sorunların yaşanmasına yol açmıştır. Oysa, belirtilen değerler, toplumdaki tüm farklılıkları barış için de bir arada yaşatan, insan onuruna güvenli bir alan sağlayan ve sorun çözme niteliği oldukça yüksek anayasal ilkelerdir. Ne yazık ki uygulamadaki belirtilen yanlışlıklar, tam tersine toplumda ayrışmanın ve kutuplaşmanın kaynağı olmuştur. Sosyal, siyasal ve ekonomik alanda meydana gelen hızlı  değişim ve gelişim süreci, toplumun evrensel yorum ve anlayışlarla tanışmasını  sağladı. Hızla gelişen teknolojik süreç bu imkanların daha etkin kullanılmasına yol açtı. Dünyadaki hak ihlallerinin yoğunluğu, evrensel dil’in ve evrensel bir vicdanın doğmasına imkan vermekle kalmadı, hak ve özgürlükleri denetleyen, takip eden uluslararası  kuruluşların ve birlikteliklerin oluşmasına zemin hazırladı.

Yeni anayasanın odak noktasını oluşturacak “insanlık onuru” Anayasa’nın tüm hükümlerinin rafine edilmiş özetidir. Bu mutlak varlık esas alınması, anayasal ilkelerin yorumunda ve çağın baş döndürücü değişimleri sonucu ortaya çıkan sorunların çözümünde, anayasa değişikliklerine  ihtiyaç duyurmadan kaynak olabilecek tek değerdir.  Bu kavram, içinde barındırdığı temel hak ve özgürlükler, adalet ve barış gibi üç ana ilke üzerinde yücelmektedir.

Düşünceyi ifade, dini inanç ve kanaat  özgürlükleri ile mülkiyet hakkı, kişilerin doğuştan sahip olduğu devredilemez, özü zedelenemez, örselenemez en temel değerler olup, insanlık onuru da bu değerlerin yaşadığı anarahmidir.  En zorlu toplumsal çatışmalar, belirtilen özgürlüklerin sınırlarında cereyan etmektedir. Bu önemi nedeniyle yeni bir anayasa’da özgürlüklerin sınırları, keyfi yorumları dışlayacak biçimde açık ve net olarak belirtilmelidir. Ayrıca, her konu anayasaya taşınmadan anayasayı yorumlayacak olan kurumlara özgürlük alanını genişletecek uygulama imkanı  verilmelidir.

Değerli konuklar, insan olma şerefi, onun neyi düşüneceğine, neye inanacağına, ya da nasıl bir hayat tarzını seçeceğine kendisinin karar vermesini zorunlu kılar. Kamu gücünün, bireysel tercihleri sorguladığı dönemler, hatırlanmak istenmeyen karanlık dönemlerdir. Farklı olmak bir haktır ve bu hak demokrasilerden önce yaratıcı tarafından insanlara bahşedilmiş üstün bir değerdir. Kâinatın yaratılma amacı tamda budur. İnsan aklı bunu demokrasiyle tanımladı ve çoğulcu, katılımcı, hoşgörücü ve müzakereci nitelikleriyle toplumu barış içinde yaşatabilmenin tekniklerini ortaya koyarak, evrensel doğrular üretti. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi, farklılıkları kendi varlığının teminatı olarak gördü. Ve onlarla iyi geçinerek ötekileştirmeden birlikte, dostça yaşamaya ikna etti. Yapılacak şey açıktır. Düşünceyi ifade ve dini inanç ve kanaat özgürlükleri başta olmak üzere, temel hakların önündeki evrensel uygulamalarla örtüşmeyen engeller, Devletin onarıcı ve düzeltici anlayışı ışığında yapılacak düzenlemelerle ortadan kaldırılmalıdır. Özellikle de yargı organlarının, Anayasanın 90. maddesi gereğince yapması gereken  evrensel değerlendirmelerle bu engelleri aşma zorunluluğu vardır.

Bütün bunlar eşit, özgür ve onurlu insanların yaşadığı onurlu bir devleti oluşturmak içindir.

Değerli konuklar,

İnsanların onurlu bir hayat yaşayabilmesi için hukuk devleti anlayışının hâkim olduğu bir devlete ihtiyacı vardır. Evrensel ilkelerin ağırlıklı olarak uygulandığı, tüm eylem ve işlemlerin yargı denetimine tabi tutulduğu, insan haklarına dayanan,  hukukun üstünlüğünün ve anayasanın mutlak egemenliğinin var olduğu bir devlet, hukuk devleti olarak tanımlanmaktadır.  Onu,  hukukun üstünlüğüne boyun büken devlet olarak da tanımlamak mümkündür. Hukuksal güvenlik, öngörülebilirlik, açıklık, şeffaflık hukuk devletinin en temel  özellikleridir. Adalet sisteminin topluma sunduğu hizmetin bir sonucu olan “hukuk güvenliği seviyesi” hukuk devleti niteliğinin değişmez ölçüsüdür. Zira hukuk güvenliği,  her türlü keyfiliğin karşısında duran bir teminat olarak görülmektedir. Aslında, hukuk devletinin toplumun değerleri ile kavga etmesi  düşünülemez. Çünkü, bu değerlerin bir taraftan koruyucusu, diğer taraftan yok edicisi olamaz. Hukuk devletinin odağında esas itibariyle iktidarın sınırlandırılması vardır. Kamu gücü kullananlar da tıpkı vatandaşlar gibi, hukuksal ilkelerle kuşatılmıştır. Böylece, insanların hak ve özgürlükleri güvence altına alınmakta, adil bir hukuk düzeninde onurlu yaşam sürdürülmüş olmaktadır. Her türlü kaygı ve endişeden uzak bu yaşamın asıl güvencesi, bağımsız ve tarafsız bir yargı sistemidir. Bu nedenle hukuk devletinin merkezindeki figürü ve anahtar kişisi yargıçlardır, mahkemelerdir.

Hukuk devletinde mahkemeler, emir ve talimatla çalışmadığı gibi, dostluk ve husumet duyguları ile de yönlendirilemez. Yargıç iç ve dış dünyasından gelen hukuk dışı etkilere karşı kayıtsız olmak zorundadır. Öznel inançlarını, siyasi görüşlerini ve ideolojik yapılarını kararlarına taşıyan yargıcın tarafsızlık sorunu var demektir.  Böyleleri, yargı güvencesini topluma hissettiremezler. Bize yakın, yada ötekine yakın, hakim ve mahkeme ayrımının söyleme dönüşmesi, hukuk devletine verilebilecek en kötü haberdir. Oysa yargıç, verdiği kararlarıyla öncelikle mağduru, daha sonra  toplum vicdanını ve arkasından sanığında vicdanını rahatlatmak zorundadır. Mahkemeler zor zamanlarda ve zor davalarda, hukuku ve vicdani kanaatini, dış dünyadan gelecek baskılarla, iç dünyasındaki öznel duygularına boğdurmadan kararını verebilme direncini ve hukuk ahlakını sergileyebilirse, hukuk devletinin varlığından sözedilebilir.  Zor davalar yargıç vicdanının sınav zamanıdır. Sıradan, günlük ve rutin davalar yargıcın tarafsızlığının ölçülebileceği sınavlar olamaz. Aslında tarafsızlık, hakimin vicdanının özgürleşmesine bağlıdır. Her hak ihlali insan onurunda açılmış bir yara ise, bu yarayı iyileştirecek olanda vicdanı özgür yargıçlardır.

Değerli dostlar,

Yargının geçmişteki siciline baktığımızda hak ihlallerini ortadan kaldırma yerine, doğrudan bu ihlallerin sebebi olduğunu söylemek çok da abartılı bir tesbit olmayacaktır. Gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, gerekse Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurulara bakılacak olursa, bu gerçeği  net bir şekilde görebiliriz.

Adil yargılanma hakkı konusundaki bu değerlendirmelerden sonra, özellikle Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararların, toplumda yarattığı siyasi, sosyal ve ekonomik sonuçlarının üzerinde bazı değerlendirmeler yapılması zorunluluğu vardır. Kurumlar özeleştirisini yapma cesaretini gösterebilmelidir. Bunu yapamadığımız takdirde, kurumların kendini yenilemesi ve geliştirmesi sürekli biçimde ötelenir. Bu tesbit sadece devlet kurumları için değil, sivil dünyanın siyasal, sosyal ve ekonomik kurumları içinde geçerlidir. Yaşatılan travmaların, demokratik hayata ve hukuk devleti anlayışına olan olumsuz  etkilerinin bilançosunu çıkartmak zorundayız. Kuşkusuz, Anayasa’ya yada yasalara yazılacak olanlar çok önemlidir. Ancak, bundan da önemlisi, yazılanları uygulayacak olanların ne anladığıdır. Sorunların temel kaynağı Yasama, Yürütme ve Yargı dünyasının kuralları uygulamaları sırasındasebep oldukları hak ihlâlleridir. Bu ihlallerin sonuçları ve  toplumsal karşılığı önemsenmelidir. Yargının uygulama sırasında sebep olduğu sorunları gidermek amacıyla, son yıllarda gelişen paket kanun çıkartma alışkanlığı da,  uygulamalardaki yapılan yanlışlıkları kabule zorunlu kılıyor.

Geçmişte Siyasi Partilerin kapatılması için açılan davalar da, Anayasa Mahkemesi’nin ortaya koyduğu iradeye, çağdaş bir hukuk devletinde yer bulmak mümkün değildir. Kapatma davası açmakla korkutanlar, ya da açanlar, kapatanlar, kapattıranlar, Türkiye’nin geldiği noktayı iyi analiz etmelidir. Kapatma ve yasaklar bu korkulardan kurtulmaya yetmemiştir. Tam aksine yasaklar yaşatılan kesimler daha da güçlenmekle kalmamış, verilen kararlarla  toplum kesimleri arasındaki  çatlağın derinleşmesine katkı sunulmuştur. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve lâiklik ilkelerine yüklenen çağ dışı anlayışların, bugünkü tabloyu ortaya çıkardığını cesaretle söyleme erdemini göstermeliyiz. Hukuk devletinin vaadettiği özgürlüklerden mezar sessizliğini anlamıyoruz. Bilakis, demokratik sistemin çoğulcu ve katılımcı nitelikleri      “ farklılıkların sesli yaşamasını” zorunlu kılıyor.  Demokratik sistem yalnızca ilgi uyandırmayan, tedirgin etmeyen düşüncelere değil, tersine, toplumu inciten, sarsan görüşlerin sergilenmesine izin verdiği için rejimlerin en yüreklisi olarak tarif edilmiştir. Bu seslerin sınırı terör, baskı, şiddet  ve  hakaret yolunu seçmemektir. Bu sınırlar içinde kalan sesler, demokratik hukuk devletinin bağışıklık sistemini güçlendireceği gibi farklılıkların bir arada yaşama iradesini de olumlu şekilde etkileyecektir.

Adil bir hukuk devletinin dönüştürücü gücünü, demokrasinin uzlaşma ve barış diliyle buluşturarak sorunların çözülmesini hızlandırmak artık zor değildir.

Toplum, dünya ile bütünleşme yolunda hızla ilerlerken, küresel rekabet siyasal hayatta ekonominin yeni bir güç olarak ortaya çıkmasına neden oldu. Ekonomik gelişim, alt yapı yatırımlarını hızlandırdı.  Kişi başına artan milli gelir ile birlikte iş, hizmet ve finans sektörlerinde dünyaya açılım sağlanması, insanımızın küresel gerçekleri okumasını, bireyselleşmesini ve  estetik kaygılara önem veren bir davranış kültürü geliştirmesini sağladı. Bu gerçek, yaşamın  ve bilginin gücünden beslenen özgürlük taleplerinin gündeme taşınmasına yol açmış, böylece  toplum aklını kullanma cesaretini göstermeye başlamıştır.

Ekonominin ve hukukun küreselleştiği bir dünyada Türkiye olması gereken yerde konuşlanmaya başlamıştır. Bugün farklı bir noktadayız. Genişleyen hak ve özgürlük alanlarının da etkisiyle ekonomik gelişim, farklılıkları politik kimliklere dönüştürmüş ve toplumu daha çok özgürlük talep eder hale getirmiştir. Dünya gerçekleriyle bu talepleri karşılaştırdığımızda devletin, hareket kabiliyeti yüksek, güçlü, çabuk,  etkili ekonomik ve  sosyal politikalarla yönetilmesini zorunlu kılmaktadır. Siyasi istikrarı sağlanmış, hukuk güvenliğinin tam olarak yaşandığı bir Türkiye’de işadamlarımızın aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Devletin artık doğrudan ekonomik hayatın içinde olması dönemini geride bıraktık. Anayasamızda da ifadesini bulan devletin denetim ve gözetim görevi, asli unsur haline gelmiştir. Geçmişte yargı organlarının, ekonomik ve sosyal konularda aldığı kararların, olumlu ve olumsuz sonuçları inkar edilemez. Özelleştirme konusunda sergilenen engelleme ve devletçi anlayış, gecikmelere ve yüksek maddi kayıplara yol açmıştır. Yargının içtihatlarıyla çok rahat aşması gereken ekonomik konular bile, maalesef Anayasa’da yapılan değişikliklerle çözüm yoluna gidilmiştir. Yeri gelmişken Anayasa Mahkemesinin gerek özelleştirme, gerekse yabancılara mülk satışıyla ilgili kanunlar hakkında verdiği iptal kararlarında,  karşılıklılık (mütekabiliyet) ilkesine uyulmamasını gerekçe olarak göstermesi, nedeniyle ülkenin çok önemli ekonomik kayıplara sebeb olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Ancak,  Anayasa Mahkemesi anayasada dayanağı bulunmayan karşılıklılık ilkesine uyma zorunluluğunu yeni kararlarında kabul etmediğinden sorun kalmamıştır.

Çok değerli konuklar;

Yeni anayasa yapım sürecinde en çok konuşulan ve tartışılan konulardan birisi de,  hükümet sisteminin nasıl olacağı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Hükümet sistemleri yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki olması gereken kuvvetler ayrılığı ilkesiyle yakından ilgilidir.

Güçler ayrılığı fikrinin amacı, temel hak ve özgürlükleri güvence altına almaktır. Bu fikir, yasama, yürütme ve yargı erklerinin aynı elde toplanmasının, özgürlükler açısından büyük bir tehdit oluşturduğu varsayımına dayanır.

Nitekim, modern güçler ayrılığının teorisyeni olan Fransız düşünür Montesquie, meşhur “Kanunlar’ın Ruhu” adlı eserinde şöyle der: “Yasama ve yürütme erkleri, aynı kişi ya da organda toplandığı zaman özgürlük olamaz… Aynı şekilde yargı, yasama ve yürütmeden ayrılmadığı zaman da özgürlük olamaz… Eğer bir kişi ya da organ, bu üç erki yani yasa yapma, uygulama ve yargılama erklerini kendinde toplarsa, işte bu her şeyin sonu demektir.”

Bu nedenle, modern demokratik anayasal düzenlemelerin temelinde güçler ayrılığı vardır. Zira, anayasal demokrasi siyasi iktidarın doğası konusunda, çok iyimser değildir. “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” sözünün geçerliliği tarihsel olarak ispatlanmıştır. Gücün bu yozlaştırıcı ve tabir yerindeyse baştan çıkarıcı doğası, onun sınırlandırılması zorunluluğunu da beraberinde getirmiştir. Bu durum yeni değildir. 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16. maddesinde “kuvvetler ayrılığının düzenlenmediği bir toplumda Anayasa yoktur.” denilmektedir. Aslında  özgürlüklere tehdit oluşturması bakımından, bir kişinin sınırsız iktidarı ile çoğunluğun sınırsız iktidarı arasında özde bir fark yoktur.

Türkiye tercihini Parlamenter sistemden yana kullanarak, bu güne kadar yoluna devam etti. Ancak, yürütme organının parlamento üzerindeki vesayet sorununu  çözmüş değildir. Yeni anayasa çalışmalarında gündeme gelen başkanlık sisteminin de bu sorunu çözmek için güçlü, istikrarlı bir yürütme organını tesis etmek amacıyla önerildiği açıklamalardan anlaşılmaktadır. Hangi sistemin isabetli olduğu konusunda yorum yapmak konumumuz gereğince bizlere düşmez. Bu yetki, halkın vekaletini teslim ettiği  Parlamento’nun takdir alanı içindedir.

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin, siyasi bir belge olan anayasa ya dayanarak, yine siyasi bir ürün olan kanunların uygunluk denetimini yapıyor olması, onun anayasal projeler ya da sorunlar karşısında kayıtsız kalması gerektiği sonucunu doğurmaz. Önemli olan “yerindeliğin takdir edilmesi” gibi bir yanlışlığın yapılmamasıdır.

1982 Anayasası ile yetkileri oldukça arttırılmış bir Cumhurbaşkanlığının öngörülmesi, parlamenter sistemden sapma olarak nitelendirilmektedir. Sorunlar ortaya çıktıkça, anayasa değişikliği ile çözme alışkanlığımızın bir sonucu olarak, 2007 yılında  Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin kabul edilmesi sonunda Parlamenter sistemden biraz daha uzaklaşıldı. Aslında sorun, Cumhurbaşkanını seçim yönteminden ziyade, sahip olduğu aşırı yetkilerin çift başlı bir yönetim doğuracağı kaygısından kaynaklanmaktadır. Böylece, bölünmüş bir yürütme gücünün siyasi istikrarsızlık sonucunu doğuracağı endişesi ağırlık taşımaktadır. Bu sisteme bazı eklemeler veya çıkarmalar yaparak söz konusu endişeleri giderme çabaları yeni sorunların doğmasına sebep olabilir. Nitekim, 1982 yılında kişiye dönük özel tasarım sonucu Cumhurbaşkanlığını ortaya çıkaran Anayasamız, sorun kaynağı olmaya devam ediyor. Toplumsal projelerimizi, ilkesel baz da kurgulayarak, yolumuza devam etmek, halkımızı aydınlığa ulaştıracak en sağlıklı yoldur.

Amaç, kesin sınırlarla birbirinden ayrılarak güçlü, istikrarlı bir yönetim oluşturmak ve bireylerin hak ve özgürlüklerinin teminat altına alındığı güvenli bir hukuk devleti oluşturmaksa, bu iyi niyetin toplumda her zaman karşılığı vardır.

Bu hedefi gerçekleştirmek için toplumun sosyolojik analizinin çok iyi yapılması gerekir. Ülkede yaşanan uzlaşma ve hoşgörü kültürü,   radikal söylemlerin taraflar üzerinde yarattığı yüksek iman ve inatçılık ruhu, etnik, dinsel ve mezhepsel konulardaki farklılıkların derinlik ve keskinliği, demokratik kazanımlar, seçim sistemlerinin etkileri, siyasal partilerin ihtiyaç duyduğu disiplin anlayışı, tercih edilecek hükümet sisteminin başarısı üzerinde doğrudan etkili olacak sosyal gerçeklerdir.

Siyaset kurumlarımızın tabi olduğu Seçim sistemi ile Siyasi Partiler Kanunundaki yetersizlikler hükümet sistemi arayışlarını zorlamaktadır. Yeni anayasa projesinin olumsuz sonuçlanması durumunda, belirtilen kanunlarda yapılacak değişikliklerle kuvvetlerin ayrılmasını olumlu şekilde etkileyecek çözümler vardır ve kullanılmalıdır.

Güçler arasında olması gereken “ denetim ve denge sistemi”  yaşamsal öneme sahiptir. Hükümet sistemlerinin türü ne olursa olsun, yargı gücünün diğer organlar karşısındaki bağımsızlığı olmazsa olmaz gerekliliktir. Bağımsızlık ve tarafsızlık sorunu olmayan  güçlü bir yargı organının, hükümet sistemlerinin başarı şansını çok yükselttiğini, uygulanan çağdaş sistemlerde görebiliriz.

Yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki kuvvetler ayrılığı yanında, muhalefet partilerinin iktidarları sıkıştırma gücü veya  kendisine oy verenlere hissettireceği iktidar umudu ve bunun doğuracağı rekabet, hükümet sistemlerinin sağlıklı işlemesini ve demokratik hukuk devleti anlayışının güçlenmesini sağlayacaktır.  Aksi durumda, dengeleyici muhalefet gücünün yetersizliği sonunda doğacak boşluk, iktidar güçlerinin otoriterleşme  eğilimlerini teşvik edecektir.  Parlamento’nun yürütme organına bütçeyle verdiği, gelirlerin toplanması ve giderlerin yapılması yetkisinin, Sayıştay  tarafından çağdaş tekniklerle denetim altına alınması, kuvvetlerin  denetim ve denge sisteminin temel dinamiklerinden birisidir.  Güçler ayrılığı ilkesi ile elde edilmek istenen sonuçların oluşmasında, bu dinamiklerin gözardı edilmesinin  ciddi kayıplara yol açacağı açıktır.

Temsil esaslı demokrasiden, referandum esaslı demokrasiye doğru, güçlü bir eğilimin yaşandığı günümüz dünyasında,  önemli  sorunların çözümünde sık sık halka başvurularak, siyasi krizlerin çözümünde yardım alınması, halkın kuvvetler üzerinde doğrudan  denetiminin hayata geçmesini sağlamış olacaktır. 

Saygı değer konuklar,

Türkiye çok partili döneme geçtikten sonra, siyaset kurumlarının iktidara gelmek için kullandığı yöntemlerin, toplumun ruh dünyasında olumsuz izler bıraktığını söylemek yanlış olmayacaktır. 1961 darbesinden sonra “korku temeline” oturan siyasi hayat, 1980 darbesiyle karşılaşmaktan kurtulamadı. Kurulan parlamenter rejim, her dönemde kendisini yok edecek sanal korkular üreterek, ayakta kalmaya çalışmış, böylece güçlü bir siyaset kültürünün oluşmasına imkan verilmemiştir. Daha sonra ve halen de geçerliliğini sürdüren  “gerilim yöntemleri”,  siyasi hayatı şekillendirmeye başlamış ancak, yaşanan etnik, dinsel ve ekonomik sorunların çözümünü  olumsuz şekilde etkilemiştir. Gerilimin beslediği    inatçılık ruhu, insanları taraf olmaya zorlamakta, yanlış da olsa, mahallesinin doğrularını inatla savunmaya mecbur bırakmaktadır. Sorunlara yada önerilen çözümlere, heyecan verici tavırlarla meydan okumak taraftar bağlılığını güçlendirmekte ancak, ilgililerin biraraya gelerek diyalog ve uzlaşma  iradelerini zayıflatmaktadır. Gerilim, öfkeyi, öfke de nefret  söylemini beslerken, diyalog ve uzlaşma zeminini kaybediyoruz. Nefret ve çıkar kültürünün sarmalından toplumun ruh dünyası zarar görmektedir. İşte bunun sonucu olarak Türkiye çapında açılmış derdest ikiyüzbin civarındaki sadece hakaret davaları bile tehlikenin boyutlarını göstermeye yetmektedir.  Sokakta, meydanlarda, okulda, stadlarda, eğlence yerlerinde, trafikte, medya da, televizyon programlarında hakim olan şiddet ve gerilim, geleceğin Türkiye’sinin en önemli potansiyel tehlikesidir. Toplumu, için için yakan nefret söylemlerinin kaynaklarını kurutmak zorundayız. Pozitif hukuk kurallarının bu iklimi yalnız başına değiştirmeye gücü yetmiyor, yetmezde  Sevgi, hoşgörü, merhamet, güven ve  vicdani tepki gibi insani ve ahlâki değerlerden destek almak kuralların gücünü artıracaktır. Demokrasinin uzlaşma ve diyalog imkanlarını ancak bu değerlerle hayata geçirebiliriz.

Bireyler, hukuk devletinin sağladığı güvenlik sayesinde, her türlü korku ve endişeden arınarak, insan onuruna sağlanan “özerk” bir alanda hayatını devam ettirir. Özerk alan içindeki hayat tarzlarına yapılan müdahalenin yarattığı hak ihlalleri insan onurunda kapanmayan yaralar açmıştır. Siyasi ve sosyal tarihimiz,  etkileri yıllarca sürmekte olan anlamsız, gereksiz, sonuç doğurmayan, hayali korku ve endişe yüklü düşüncelerle toplumun bazı kesimlerinin hayat tarzlarına yapılan müdahalelerin izleriyle doludur. Bunlara  yeni halkalar eklemek yorgun vicdanları daha da yoruyor. Toplum vicdanı ikna edilmeden atılan adımlar, demokratik  hukuk devletinin sicilini bozmaktan başka bir sonuç doğurmuyor. Bu gerçeklerden ders almadan kamu gücünü kullananların, sınırları belirsiz tasarruflarla  hak ihlâline sebeb olması kabul edilemez. Başkalarının haklarına sahip çıkmak bir insanlık erdemidir. Katılmasak da, hakkı ihlal edilen insanların yükünü paylaşmak onurlu insan refleksinin doğal bir sonucudur.  

Değerli konuklar

Demokrasi ve hukukun üstünlüğü temelinde yürüdüğümüz sürece sorunlardan yılmanın, korkmanın anlamsızlığı açıktır. Dile getirilen olumsuzluklara rağmen geleceğe umutla baktığımı ifade etmek istiyorum. Yasamanın, yürütmenin ve  yargının özverili gayret ve çalışmaları, özel teşebbüsün ekonomik ve sosyal alandaki gücü ile birleştiği zaman gerçek bir demokratik hukuk devleti idealinin yolu açıktır. Türkiye’de artık ülkeyi kurtarma çağrısı yapılan kurum ve kişiler dönemi kapanmış, sorunların demokratik yol ve yöntemlerle çözüldüğü bir dönem başlamıştır. Kalkınma ve ekonomik gelişme, adalet ve hakkaniyete dayalı siyasal bir düzenin kurulmasına katkı yaptığı ölçüde, her türlü övgü ve saygıyı hak edecektir. Büyük devlet olma ideali bu toprakların insanı için bir tercihten ziyade kaderdir. Miras aldığımız tarih ve içinde yaşadığımız coğrafya, bizi hem bölgemizde hem de dünyada kurucu aktör olmaya zorluyor. Herkesin bu görevde rol alması umudu ve temennisiyle sözlerime son verirken  sabrınız için en kalbi duygularla şükranlarımı sunuyorum.30 Mayıs 2013

Haşim KILIÇ
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

 

T.C. Anayasa Mahkemesi © 2016
Ziyaretçi Sayısı :