ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN’İN 34. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ TÖRENİ AÇIŞ KONUŞMASI
Anayasa yargısının yorumuyla hukuksal boyutları belirlenerek yenilenip güncelleşmesi nedeniyle, “anayasal demokrasi” diye tanımlanan çağdaş ortamın, gönendiren aydınlık ve mutluluğunu, Büyük Ulusumuz’a sürekli tattırmak için çalışmalarını özenle sürdüren Mahkememizin 34. kuruluş yıldönümü, katılımınızla kutlamanın kıvancını duyuyoruz. Bize güç ve onur verenlere teşekkür ediyorum.

Sonsuza akan yılların arkada bıraktığı değerlerin başında, kurumlaşan ilkeler gelir. Ulusal egemenliği kendi özgün işlev alanında kullanmaya yetkili yargı kuruluşları, devletin temeli sayılan adaleti, en doyurucu düzeyde sunmak çabasıyla ulusal dayanışmanın kaynağı olan toplumsal barışı sağlamakta, böylece ulusal yaşamı hukukla dokuyarak bizi yarınlara taşıyacak ilkeleri kurumlaştırmaktadır. Düşünce ve inanç bağlamında, anlayıştan davranışa, hak ve özgürlüklerin güvencelerini güçlendirerek yürütülen çalışmaların ürünleri, en sağlıklı, en geçerli kazanımlardır. Varlık nedenlerimizin simgesi, ulusal orunumuzun kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’nin görkemli yapısı, hukukun erdemiyle yükselmektedir. Anayasa yargısı, anayasal demokratik düzeni, insan haklarına dayanan tüm çağdaş nitelikleriyle gerçek bir hukuk devleti kılmak göreviyle demokrasinin en içtenlikli, en yürekli koruyucusudur. Siyasal erkleri, “red” kararlarıyla duraksamadan, “iptal” kararlarıyla sakıncadan alıkoyarak buhran ve bunalımları, kavga ve kargaşayı önleyip gidermesi, demokrasiye en yararlı katkıdır.

Bu soylu uğraşlarına, birbirine doğrulayan kararlarıyla kanıtlanan yansızlığına, uluslararası hukuk çevrelerinin olumlu kanılarına karşın, yüzeysel yaklaşımlar, amaçlı kalkışmalarla haksız eleştiriler yöneltilmekte; sorumluların ilgileri ise gerekenin çok uzağında kalmaktadır. Yeterli bilgiden yoksun olmak bir yana, ülke için yararı gözardı edilip kişisel değerlendirmelerle açık-gizli duygusallık ve karşıtlık sürdürülmektedir. Kışkırtma ve özendirme sayılacak tutumlarla, özellikle siyasal nedenli kimi ödünlerle neden olunan karşıtlıkların biçim ve yöntemi, herkesi düşündürmelidir. Başta, yargı ve kolluk güçleri olmak üzere devletin tüm organlarına olmadık nedenlerle yöneltilen saldırıların yoğunlaşması üzücüdür. Ödünlerin, yeni ödünler gerektireceği unutulur ve umursamazlık büyürse, acısı herkesi yakar.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın yargı kararlarının bağlayıcılığı ve yargı kuruluşlarının saygınlığını korumak amacıyla gösterdiği, son iki üye atamasıyla da vurguladığı duyarlığın, ilgililerce örnek alınacağını umuyorum. Kurumsal sorunların çözümünde, yıllardır tanık olmak istediğimiz anlayış ve destek, gerçekte hukukun üstünlüğü ilkesine bağlılığın, adalete inancın ve saygının belirtisidir.

Anayasa Mahkemesi kendiliğinden, doğrudan değil, Anayasada sayılan organ, kurum ve kişilerin başvurmasıyla davalara bakmaktadır. Siyasal Partilerin ve Milletvekillerinin başvurusu unutulup, davaya bakma görevi ve onun olağan sonucu olarak, TBMM nin varlığını ve konumunu doğrulayan, yetkilerini koruyan kararlar ne yazık ki eleştirilmektedir. Muhalefette iken dava açanlar, iktidara geldiklerinde aynı konuda dava açıldığında kızmakta: iktidarda iken kızanlar, muhalefete geçince aynı konuda dava açmaktan kaçınmamaktadırlar. Hak arama özgürlüğünü anlamlı kılma ve hukukumuzu anayasaya aykırı kurallardan arındırma çabası, övülüp kutlanacak yerde kınanmakta, davaya bakmak zorunda olan Mahkeme haksız yere suçlanmaktadır. Bu tutum, yanlışlık ve yanılgıdan ötede sakıncalı bir yöneliştir. Geçen yılkı konuşmamda nedenlerini ve yararlarını anlattığım “yürürlüğü durdurma” kararını kavramayanlar yanında Mahkemeye katlanamayanlar, hukukun ve demokrasinin dışına düşenlerdir. Mahkeme, engelleme ve geciktirme yeri değildir. Dava açanlar değil, Anayasa’ya aykırı olduğu bilinen kuralları uzlaşma ya da anlaşmayla yaşamda tutmayı içlerine sindirenler eleştirilmelidir. Hiçbir kazanım, hukuksal uygunluktan daha önemli olamaz.

Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’ya göre karar verdiği unutulmamalıdır. Kimi kuralların denetim sonucunda Anayasa’ya aykırılıklarının giderilmesine karşın, kimi kaynaklara ve hukuka aykırı görülmesinin nedeni, denetimin uluslararası kaynaklara ve hukuka göre değil, Anayasa’ya göre yapılması zorunluluğundandır. Anayasada gerekli açıklık olmadıkça, anayasal denetimin uluslararası metinlere göre yapılması olanaksızdır. Bu durum, evrensel ilkeleri ve hukukun üstün kurallarını gözetmeyi engellememekle birlikte, denetimde, doğrudan dayanmaya elvermemektedir. Öbür mahkemelerin uluslararası belgelere dayanarak karar verme yolu açıktır. Aykırılıklar, Anayasa’nın olanak verdiği ölçüde giderilmektedir. Bu, genelde hukuka değil, özelde Anayasa’ya aykırılığın giderilmesidir. Anayasa, hukuka daha uygun duruma getirilince, hukuka aykırılıklar daha azalacaktır. Anayasa Mahkemesi, kapalı kuralları çağdaş yorumlarla açarak güncelleştirmekte, açık kuralları aşamamaktadır. Anayasa ve yasa yapmak yetkisi yasama organınındır. Anayasa Mahkemesi, kendini bu organ yerine koyma izlenimi verecek tutumlardan kaçınmaktadır. Yasama Organı’nın üstünde, altında ya da karşısında değil, yanyana olduğumuzu sık sık açıklamama karşın, demokrasiyi özümseyemeyenler, tersine yorumla, eleştirilerini yinelemektedirler. Yargı denetimi, demokrasinin damıtılması, gerçek ve geçerli kılınmasıdır. Bir ulusal yaşam andı olan Anayasa’nın aşılmaması, ona saygının sağlanması ve vurgulanmasıdır. Anayasa Mahkemesi, yerindelik denetimi yapmamakta, bir ekonomik oluşuma karşı çıkmamaktadır. Özelleştirme konusunda da kişisel değerlendirmeler değil, Anayasal gerekler gözetilmiş, ancak Anayasa’ya uygun kurallarla yapılabileceği sonucuna varılmıştır. Mahkeme’nin kuruluş nedenini bilmezlikten gelip sözde eleştiriye kalkışmanın anlamsızlığı açıktır. Siyasal eğilimlerine kapılan ve hukuk dışı amaçları engellenen kimilerinin, Anayasa’nın olanak verip vermediğini, anayasa hukukunun incelikleriyle koşullarını, hukukun gereklerini bilmeden; Anayasa Mahkemesi’nin çağdaş yorumlarla Anayasa’yı bir tür yeniden yazarcasına güncelleştiren, hukukun üstün ilkelerine bağlılıkla Ulusal yapımızı ileriye taşıyan birçok kararını gözardı ederek, sözde eleştirisi zararlı bir eylemdir.

Anayasa’ya aykırı kuralları ayıklamada yurttaşlara, avukat, savcı ve yargıçlara, mahkemelere de büyük görev düşmektedir. Yasa kuralı, anayasal gerekler ve Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yolu dururken, bunları dışlayıp kendi anlayışına göre karar verme önerilerinin hukukdışılığı açıktır. İlgililer, yer aldıkları davalarda uygulanacak kurallardan Anayasa’ya aykırı buldukları için itiraz yolunun izlenmesini istemelidirler, Anayasal görev savsaklanarak yasayı uygulamaktan kaçınmakla; hukuku yeğlemek değil, çiğnemekle; medyanın anketle uygunluk saptaması sakıncası doğrulanmış olur. Daha güçlü ve daha kapsamlı bir demokrasi için yapılması gerekenlere elbirliğiyle sarılmalı, özellikle siyasal hesaplarla bencilliğe düşmekten kaçınılmalıdır. Seçim yasalarına öncelik verilerek gerçekleştirilecek çalışmalar içte ve dışta saygınlığımızı ve Ulusumuzun esenliğini artıracaktır.

“Anayasa Mahkemesi” adının veriliş nedeninin kavramadan, “Yüce Divan”ın işlevini bilmeden, kimilerinin sözcülüğünü yaparcasına bu konudan hukukçulara yakışmayan biçimlerde sürdürülen tartışmalar gereksiz, siyasal polemikler zararlıdır.

Hukuk kuruluşlarının ve hukukçuların bilgisi dışındaki hukuku yeniden yapılandırma, beklenenleri veremez. Temel kurumlar, ilkeler ve değerlerle oynamak, onarılması olanaksız sakıncalar getirir. Hükümet oluşumları, hangi düzeyde olursa olsun memurlar, siyasal yandaşlığa zorlanıcı atamalara bağlı tutulmamalıdır. Atamalardan yasal düzenlemelere değin hukuka aykırı tüm işlemler, devlete kurşun sıkma niteliğinde algılanmazsa yakınmalar ve siyasal bozulmalar sona ermez. Gereğinden fazla okul, yüksekokul ve fakülte açarak eğitimde yozlaşmaya neden olunmamalıdır. Niteliksiz eğitim, eğitimsizlikten de zararlıdır. Yurtdışında, devlete ve kurucusuna karşı eylem ve olaylara katılan öğrenciler sorunuyla gereken biçimde ilgilenilmesi her yönden önemlidir. 8 yıllık ilköğretim, bilimsel ve çağdaş amacından saptırılmadan gerçekleştirilirse Öğrenim Birliği Yasası’na ve laikliğe aykırı oluşumlar sona erebilir. Ulusal benliğimizin simgelerinden dilimiz konusunda herkesin özen göstermesi mutluluk verir. Çevre, turizm, trafik, kültür, sanat, spor ve özellikle çocuklar konusundaki toplumsal duyarlık, geleceğimizin güvencesidir. Yaşamdan vazgeçebiliriz, Türkiye’mizden asla.

İnsan haklarının ve demokrasinin yanlış algılanıp uygulanmasının getirdiği sakıncalar giderilmelidir. Temel insan haklarıyla ikincil haklar ayrı tutularak etkin yaptırımlar getirilmeli, demokrasinin kuralsızlık değil haklar ve yetkilerle, ödevler ve sorumlulukların dengelendiği hukuksal bir düzen olduğu unutulmamalıdır. Bir güvenceler sistemi olan demokrasinin, hak ve özgürlükleri kötüye kullanarak yıkılmak istenmesi, demokratik anlayışla bağdaşmadığı gibi suskunluk, asla demokratik hoşgörü sayılamaz. Medyanın bir kesiminin hukuk tanımaz tutumunu izlemekle yetinmek, aymazlıktan ötede, görevi kötüye kullanmaktır. Sorumluları dışlayıp devlet kurumunu suçlamanın, hukuksal, yöntemine uygun eleştiri, terbiye kuralları ve ulusal çıkarlar gözardı edilerek yapılan haksız eleştirilerin, beceri, ustalık, ilericilik ve demokratlık sanılması gülünçtür. Bu bağlamda, terörle dayatılan etnik ve dinci ayrımcılık ve bölücülükle yeni ve ayrı devlet kurma oyunlarının; herkesi kapsayacak demokratik açılımlar yerine, çoğunluktan azınlıklar yaratacak, hiç değilse ayrıcalıklı topluluk ve bireyler getirmesi kaçınılmaz siyasal çözümlerle duracağını sanmanın yeni sorunlara neden alabileceğini söylemeyi yurttaşlık görevi sayıyorum. Dış destekli kürt ve din devleti kurma girişimlerinin, tüm ulusu rahatlatacak ekonomik yandaşları azaltılabilir. Ulusal birliğin öğelerinden biri olan kültür birliği, ırkçı kalkışmalarla bozulur. Demokrasilerde tabular yoktur ama kimi ulusal ilke ve değerleri, kimi temel kurum ve kavramları gereksiz tartışmaya açmak, yukarıda da değindiğim gibi, ödünlere ve beklenmedik sonuçlara yol açabilir. Hakları ve özgürlükleri değerli ve anlamlı kılan, onları koruyup güçlendirerek yaşamak istenci, onlara böylece layık olduğumuz bilincidir. Kimi süslü söylemler, sözde bilimsel aktarmalarla ve kimi gösterilerle gerçekler yadsınamaz ve kimse sürekli aldatılamaz. Teröre başvuranlar haklı da Türkiye Cumhuriyeti haksız gibi “adımlar”dan ve “atılımlar”dan sözedilmesi ilginçtir. Terör örgütünün eylemlerine son vermemesi bir yana, eylemlerini azaltmış ya da yumuşatmış gibi, amaçlarından vazgeçmiş ya da bunları basit istemler için yapıyormuş gibi algılama, katlanılan giderlerin, uğranılan zararların, çekilen acıların sorumluluğunu, ödün verenlerin ve “şahinler” polemiği yapanların sırtına yükler. Devletin tek’liğini, ülkenin tüm’lüğünü ve ulusun bir’liğini bozacak öneri ve öngörüler, şiddete ve teröre başvuran herkese aynı ikramı gerektiren bir yanlış anlayışı gündeme getirir, kötü örnek olur ve sonu alınamaz. Hiçbir yurttaşın öbüründen ayrılığı yok ki, eşitlemeye çalışılsın. Adaletsizlik, siyasal kimlik, hak ve özgürlüklerde değil, gelir dağılımında eğitimden ekonomiye, kimi uygulamalarda, etnik ve dinsel ayrımına gidilmeden her yurttaşın karşılaşabildiği aykırılıklardadır. Etnik ve dinsel, yapay sorunlar çıkarın, sürdüren ve destekleyenler ülkeye ençok zarar verenlerdir. Yoksa Türkiye’miz şimdi daha ilerilerde olurdu. Sevr’i, işgali, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı, Cumhuriyetin kuruluşunu, devrimleri, güçlükleri, yoksunlukları ve İkinci Dünya Savaşı yıllarını unutup kurtuluş ve kuruluş sürecini, düşmanlarla birlikte, diktatörlükle suçlayıp eritme ve inanç zorlaması yalanını üretip yayanlar karşısında devlet ilgisiz kalamaz.

Vatanı olmayanın dini, aklı olmayanın Allah’ı olmayacağı gibi devleti olmayanın da varlığı tartışılır. Hukuku, Anayasa’yı , yargıyı ve adaleti yadsıyarak yaşamak ilkelliktir, böyle bir yaşam sürdürmek de olanaksızdır. Tartışmasız eşitlikle çoğunlukta olanları, ülkenin başka sorunu yokmuş gibi yapay sorunlarla azınlık konumuna sokmak çabaları dış kaynaklı isteklere bahaneler kazandırır. Dış sorunların ağırlığı içteki barışçı, uygar ilişkilerimize, “ulusal çıkar” kavramına ağırlık verilmesini gerektirmektedir. Devletçiliği değil devleti ve hukuku savunmayı gericilik ve tutuculuk; kuralsızlık, bölücülük ve yıkıcılığı, ilericilik ve demokratlık saymak tutarsızlığı, medyatik bir özentiden, hiçbir ölçü tanımayan saldırganlık durumuna gelmiştir.

Engin bir yurt sevgisi ve örnek bir hukuk devleti saygısıyla üzerine titrediğimiz sorunlar, ortak çabalarımızla aşılacaktır. Karşıtlıkla değil, uyumla yürüyebiliriz. Anayasa Mahkemesi, hukuksal ölçütlerin ocağıdır. Hukuku siyasallaştırmak yerine, siyaseti hukuksallaştırmak, ulusal yaşamı aydınlatır. 159. madde ile geçici 15. maddeyi dışarıda bırakan Anayasa değişikliğinde, kendisiyle ilgili konularda bile kurumsal görüşü alınmayınca sorunlar öylece bırakıldığı gibi kimi yanlışlıklar da getirilmiştir. İptal sonucu doğan hukuksal boşluğun giderilmesi için verilen sürede yeni düzenlemelerin çıkarılmaması iptal gerekçelerinin gözetilmemesi ve beklenmemesi, iptal edilen kimi kuralların direnme niteliğinde yeniden ya da yeni aykırılıklarla yürürlüğe konulması, başörtüsü ve PTT vericilerinde olduğu gibi karar uymayan kurum ve yetkililere hoşgörüyle davranılması, KHK’lerin zamanında görüşülmemesi, İçtüzüğün ve Sayıştay Yasası değişikliğinin çıkarılmaması, giderilmesini dilediğimiz olumsuzluklardan kimileridir. Yürürlükteki yasalar, özellikle devrim yasalarına aykırı durumlar, kimi kentlerde ve yörelerde gösteri nedenidir. Eski yasaları yürürlükten kaldırıp, aykırılıklardan arındırma işi hızla yapılabilir. Gereksiz önerge, teklif soru ve konuşmalara verilen zaman, daha yararlı kullanabilir. Devlet, gösteri yeri değil, hizmet yeridir. Yargı organları yoksunluk içindeyken kimi kurum ve görevlilerin saltanat sayılacak tantanaları çelişkidir. Tutumlu çalışmak ve yaşamak bir çok gereksinimi gündemden çıkarır.

Bireysel değerlere dayanan demokrasi, kurumsal bir olgudur. Değişik çıkarlara, kişilere ve çevrelere bağımlılıkla sürdürülmesi olanaksız iklimini ve ortamını koşullanmaktan, önyargıdan uzak bir gerçekçilikle renkli tutmak zorundayız. Zıtlaşma ve inatlaşma herkesi yıpratır. Yargı da bilim gibi, özgür ve bağımsız karakterini tam olarak taşımalıdır. Demokrasi alanında kaygı verici yıkım, yargıyla başlar. Toplumsal algılamaların en duyarlı olduğu alan da yargıdır. Açmazların içine düşülmemeli, devleti devlet yapan özelliği içtenlikle gözetilmelidir. Ekonomik sistemin dayatmasıyla yaşanacak çalkantılar ve olası bozukluklar, yargıya yansımamalıdır. Ekonomik özlemlerle hukuksal ölçüler karışarak değil, hukukta birleşilerek kurumlaşmalar ve oluşumlar gerçekleşmelidir. Bilimsel doğmalarla toplumsal gereksinimler, ulusal düzeyde buluşmalıdır. Çatışmalar, hukukun katkısıyla barışa dönüşmelidir.

Gerçekleri değil, işine geleni yansıtan bir basın özgürlüğü anlayışına, cumhuriyet savcılarıyla yargıçların yetkilerini bilmek bir yana, öğrenmek istemeyen tembelliğe; “yargıya tartışmak” savıyla, kesinleşmeyen kararı, yasal yollar açıkken bilimdışı, terbiyedışı eleştirilerle sergilenen üsluba katılmak olanaksızdır. Yargıya saygı, kendine, ulusa, devlete saygıdır, hukuka saygıdır. Her zaman gereksinim duyulacak adalete saygıya çağırmak, insanlıkta birleşmeye çağırmaktır. Demokrasiyi sarsacak düzeye gelen kalkışmalar, yargıya ve kolluk güçlerine uzanmıştır. Kurumlarla kişileri ayırmadan yöneltilen haksız eleştiri, kurumlara güveni yitirtir ve sonuçtan herkes yakınır. Bilmeliyiz ki yıkılacak duvar değil, devlettir; yanan orman değil, memlekettir. Hukuka ve adalete bağlılık ve saygı, bu konulara gösterilen ilgi, bu değerlere verilen önemle açıklanır. Hukuku ve adaleti unutanlar, yarattıkları ortam ve neden oldukları durumlar sonucu, hukuka ve adalete en çok muhtaç olurlar.

Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesi Kuruluş Yasası’nda gerekli değişiklikler yapılarak anayasa yargısının özgün işlevine ve gerçek konumuna aykırı düzenlemeler kaldırılmalı uygun gerekler sağlanmalıdır. Siyasal partilerin akçalı denetimi, yasama ve yürütme erkleri dışında, bağımsız birimle gerçekleştirilmeli, ancak yaptırım belirlemesi Anayasa Mahkemesi’nde kalmalıdır. Yine, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası değiştirilerek, siyasal partilerin kapatılması önemli nedenlerle sınırlanmalı, kimi bürokratik işlem eksikliği ve gecikmeler, kimi süre tanımalardan ve Hazine yardımı yoksunluğuyla seçimlere sokulmamaya değin düşünülecek gelişen yaptırımlarla karşılanmalı, direnme, kapatmayla sonuçlanmalıdır. Devletimizi kötü tanıtacak kimi durumlardan kurtulmak için gerekli Anayasa ve yasa değişikliklerini gerçekleştirmekte birleşmek, yüceliktir. Yoksulluğu artırıp ücretleri düşüren ekonomik çelişkiyi giderecek, çalışanların yaşam yükünü azaltacak, yakınmaları dindirecek, kayırmaları ve ayrıcalıkları önleyecek ciddi önlemler alınmalıdır.

Hak ararken haksızlık yapılması ve zarar verilmesi, haklılığı tartışılır kılar, hem haksız duruma düşürür, hem hak arama özgürlüğünü yozlaştırır. Bu nedenle hak özgürlükleri savunup korumaya özen gösterme çağrımı yineliyorum. Her erk, kurum ve organ, konumuna uygun davranmalı, işlevi dışına çıkmamalı, görev ve yetkisini aşmamalıdır. Devlet adına davrananların, devleti güç duruma düşürmekten kaçınmamaları, devlet düşmanlarını sevindirir. Hukuk devleti. geride bıraktığı evrelere dönme görünümünden çıkmalıdır. Yargı dışında hak aramak, kaba güç kullanmak; yargıyı tartışılır ve kuşkulu duruma düşürmek; yargıya etki yollarını aramak, baskıya kalkışmak; yargıdan kaçınmak ve yargıya gitmesi gereken durumları yargıdan kaçırmak; devletin hukuksal niteliğiyle bağdaşmayan işlem, eylem ve kimi uygulamalara girmek, tehlikeli belirtilerdir. En saygın ve en sağlıklı güven kapısı olan adaletten umut kesilmesi, yıkılıştır. Güçlüklere ve yoksunluklara karşın özveriyle çalışan adalet görevlilerinin büyük sorumluluğu açıktır. Yansız, hızlı, yürekli çalışmalar ve her yönden örnek tutumla ulusumuzun özlemlerini karşılayarak toplumsal barışı sağlamanın onuru hiçbir şeye değişilmez.

Cezaevleri sorununun çözümlenmesi, yalnız güvenlik değil, toplumsal barış yönünden de önemli yararlar getirecektir. Adaleti etkisiz kılan, caydırıcı olmaktan çıkıp suça özendiren, yargıya söz getiren ceza uygulama yöntemleri değiştirilmelidir. Adalet, yargı, savunma, sağlık ve eğitim sorunlarını ekonomik önlemler koşuluna bağlamak engellemekle birdir. Avrupa Birliği öncesinde, her alanda uzman yetiştirmek zorunluluğunu gözeterek uyum dönemini sıkıntısız geçirmenin gerekleri de bu kapsamdadır. “Yurrta barış, dünyada barış” özdeyişini içtenlikle izleyen Türkiye Cumhuriyeti, kimsenin toprağında gözü olmamasına, kimsenin içişlerine karışmamasına, tersine, barışı sağlayıp soykırımı önlemesine, cuntaların gitmesini sağlamasına karşın dostlarımızdan layık olduğu ilgiyi ve desteği görmemektedir.

Ulusal birliğimiz, dış destekli, etnik ve dinci bir saldırıyla karşı karşıyadır. Sorun, salt siyasal olmadığı gibi, varlık ve yaşam nedenimiz olan ilke ve kurumlar da salt siyasal değerler değildir, ayrıca siyasetin egemenliğinde ve tekelinde değildir. Her yurttaşı ve kurumu ilgilendirecek ciddiyet ve önemdedir. Vatanımızı ve ulusumuzu kurtaran, devletimizi kuran, aydınlık yarınlarımızı sağlayan, ulusal değerlerimizin özeti olan Atatürk, Türk Ulusu’yla özdeşleşerek kurumlaşmış bir ilkeler kaynağı ve anıtıdır. Onuru ve erdemi, uygar ve bilimsel düzeyi, temeli kültür olan Cumhuriyetimizi simgeleyen Atatürk’ü istemeyenler: O’na açıkça saldırmaktan bugün için korkup çekinenler; Atatürkçülüğe, başta laiklik, ilkelerine, eserlerine ve bekçilerine saldırmaktadırlar. Çağdışı, us dışı, ahlak dışı, insanlık dışı tutumlar, gerçek dışı sözlü ve yazılı anlatımlar ibretle izlenmektedir. Atatürk milliyetçiliğini anlamadan çelişkili Türkçülük; lâikliği yanlış ve amaçlı yorumlayıp dine zarar vererek, dindarlık savıyla toplumu karıştıranların zararları büyüktür. Barış içinde geçen 73 yılı, bunlarla birlikte “Zulüm dönemi” olarak niteleyenler, kendilerini inkâr etmektedirler. Vatan ve ulus bilincinden yoksun sömürücülerle arap milliyetçiliği yapanlar, bireylerimizin inancından ellerini ve dillerini çeksinler. İnsanlık, us ve vicdan dışlanarak dindarlık yapılamaz. Kimse kimsenin inancına karışamaz, bu nedenle kamu düzenini bozamaz. Aynı dinden olanlara karşı düşmanlık kalkmalı ki ayrı dinden olanların dostluğu sağlanabilsin. Dinsel sömürü, dinsizlik ve din düşmanlığıdır. Lâiklik ise asla din düşmanlığı olmayıp, tersine, dinlerin olduğu yerde, onların güvencesi bir kurumdur. Lâikliği dinsizlik olarak algılayıp tanıtanlar, lâiklik karşıtlarıdır. Böylece din karşıtlığı yaptıklarının da ayırdında değillerdir. Atatürk ve ilkeleri, gereken önem ve içtenlikle benimsenip savunulsa, bu karşıtlıklarla birlikte aykırılıklar ve sorunlar da azalır. Medyanın bir kesiminde dindarlık adına sergilenen, demokrasiyle bağdaşması olanaksız, ürkütücü görüntüler, yalnız aldatma, üfürük ve muskanın kanıtı değil, dinsel terörün de genişleme belirtisidir. Olaylar, lâiklik konusunda söz ve yazıyla açıkladığım duyarlığı doğrulamaktadır. Eğitimden aileye, toplumu aydınlatıp çağdaşlaştıracak lâiklik olgusuna aykırı, oy nedenli düzenleme ve uygulamanın yarınlarda çok üzücü olacağı gözardı edilmemelidir. Karanlık herkesi etkileyecektir. Cumhuriyetin olanaklarıyla ve özellikle lâik ortamda, Müslümanlığın en iyi yaşandığı ülkede, din yüzünden kavga çıkarmak sessiz kalınacak bir durum değildir.

Yürürlükteki kurallara ve yargı kararlarına karşın, devlet kurumlarındaki giysileri düzene sokmaktan kaçınmak; çalışma saatlerini ve yöntemlerini dinsel gereklere uyarlamak; aynı doğrultuda nice öneri, teklif ve sorularla girişimleri yüreklendirecektir. Uyarılara, anımsatmalara karşın verilen ödünlerin, yarın daha büyük sorunlar getireceği, 1919’larla başlayan ve gizli-açık direnişlerle süren olaylardan anlaşılmaktadır. İnancın bekçisi, insanın yüreği ve beynidir. Kimse, Tanrı yerine geçip inanca egemen olamaz, tertemiz duyguları ticaret ve siyaset aracı yapamaz. Türkiye Cumhuriyeti, laiklikle her zaman övünecektir. Etnik ve dinsel ayrım gözeten bölücü ve yıkıcıların terör birlikteliği, her yurtseveri uyarmalıdır. İnsanlığın, eşitliğin, bağımsızlığın, egemenliğin ve demokrasinin kaynağı; hukuksal, siyasal ve ulusal birliğin dayanağı; başta din ve vicdan özgürlüğü olmak üzere tüm hak ve özgürlüklerin güvencesi olan laiklik, aydınlanmanın uygarlık ve çağdaşlığın bayrağıdır. Korudukça yararlanacak, yararlandıkça güçleneceğiz. Cumhuriyetimizin niteliği, ulusumuzun çağdaş yapısını sağlamıştır. Egemenliğin bağsız-koşulsuz ulus’ta olması da laikliğin tarihsel ve anayasal tanımıdır. Sahip çıkmamızın gereği de bundadır. Din ve vicdan özgürlüğü laiklikle güvenceye bağlanmışken, dinsel görevlerde bir engel ve sınırlama yokken ikide bir “din ve vicdan özgürlüğünün genişletileceği”nden söz etmek te bir ödündür. Devlet, laikliğe herşeyden ve herkesten önce sahip çıkmalıdır. Devlet’te görev alanlar, öncelikle savunmalıdır. Sivil ve asker bu konuda duyarlı davranan herkesi kutluyorum. Vatan kurtarıcısı, Cumhuriyetin kurucusu, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” özdeyişinin sahibini, adını koyarak açtığı TBMM’nin kuruluş yıldönümünde düzenlenen özel gündemli toplantıda bile anmaktan kaçınan; O’na ve ilkelerine karşıtlığını açıklamaktan çekinmeyen; hukuktan, yargıdan anayasa yargısından habersiz, bir kişi de olsa yasama organı üyesinin bulunması çok acıdır. Terörün, sömürünün ve ödünün her türünü kınıyor, şehitlerimizi saygıyla anıyor, Büyük Ulusumuza başsağlığı diliyorum.

Hepinize teşekkürlerimi yineliyor, gelecek yıldönümlerini daha görkemli ve daha coşkulu kutlamak umuduyla tüm insanlık, özellikle ülkemiz ve ulusumuz için en iyi dileklerle saygı sunuyorum.
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2018
Ziyaretçi Sayısı :