ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI MUSTAFA BUMİN'İN 39. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ TÖRENİ AÇIŞ KONUŞMASI
Sayın Cumhurbaşkanım,

Hukuk devletini gerçekleştirmek için geçmişte olduğu gibi bugün de tüm gücüyle ödünsüz biçimde çalışan ve onurlu varlığını sürdüren Anayasa Mahkemesi'nin 39. Kuruluş Yıldönümü Kutlama Törenine teşriflerinizden dolayı şükranlarımı ve saygılarımı sunuyorum.

Anayasa Mahkemesi, demokratik hukuk devletinin temel taşlarından birisi olarak, insan haklarının en üst düzeydeki koruyucusudur. Hukuk devleti, ancak Anayasa Yargısı sayesinde işlevsel bakımdan gelişmesini tamamlamış olur.

Anayasa Mahkemesi, verdiği kararlarla siyasi yaşamı etkilemesine karşın, kararlarında siyaset etkili olmaz. Mahkeme görevlerini yansız ve bağımsız biçimde yerine getirirken, Atatürk ilke ve devrimleriyle birlikte demokratik toplum düzeni ve hukukun üstünlüğünü de gözetir.

Özellikle temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalarda sınırlamanın, Anayasa'nın 13. maddesinde sayılan nedenlere dayalı olup olmadığının yanında, "demokratik toplum düzeninin gerekleri"yle bağdaşıp bağdaşmadığını ve öngörüldüğü amaç dışında kullanılıp kullanılmadığını titizlikle inceler. Bu nedenle, demokratik hukuk devletinde, güdülen amaç ne olursa olsun, özgürlük kısıtlamalarının, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanı'nın 1999 yılındaki kuruluş yıldönümünde Anayasa Mahkemesi Başkanı sıfatıyla yaptıkları konuşmalarında belirttikleri gibi, "temel hak ve özgürlükler ve özellikle düşünceyi açıklama özgürlüğü için Anayasa ve yasalarda öngörülen sınırlama ve yasakların çoğu, çağdaş demokrasilerde genellikle kabul gören ilkelerle bağdaşmadığı gibi, bu sınırlama ve yasaklar özgürlüklerin evrensel standartlarda kullanılmasını engellemektedir."

Anayasalar, devletin yönetim biçimiyle devlet organlarının görev ve yetkilerini, bu organların birbiriyle olan ilişkilerini ve kişilerin temel hak ve özgürlüklerini belirleyen kurallar bütünüdür. Uygulanan anayasaların kimi değiştirilmesi gereken yanlarının bulunması, onların üstünlük ve bağlayıcılık niteliklerini ve içerdikleri kurallara uyma zorunluluğunu etkilemez. Kuşkusuz ki anayasalar da yasalar gibi, hazırlandıkları günlerin koşullarına ve gereksinimlerine göre biçimlendirilirler. Hızlı değişim süreci geçiren sosyal, ekonomik ve kültürel gereksinimlere paralel biçimde yeni düzenlemeler yapılması ve yaşamsal bakımdan çok önemli konularda siyasal partilerin, anayasa değişikliği konusunda anlaşmaları, hürriyetçi demokrasinin geleceği yönünden çok yararlı olacaktır.

Devletin sürekliliği için anayasaların yeni gereksinimlere cevap verecek biçimde değiştirilmesi gerekir. Bu yola gidilmemesi yürürlülükte olan anayasanın kimi kurallarının ihmalinin hoşgörüyle karşılanması gibi tehlikeli bir sürece girilmesine uygun zemin hazırlar.

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE TÜRKÇE DİLİ

1982 Anayasası'nın Başlangıç bölümü ile 2. maddesinde, "Atatürk milliyetçiliği"nden söz edilmektedir. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı; akılcı, çağdaş, medeni, ileriye dönük, demokratik, toplayıcı, birleştirici ve barıştırıcıdır. Atatürk milliyetçiliği; ırkçılığa, şovenizme ve saldırganlığa karşıdır. Atatürk, "bir kültürden olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir, dersek milletin en kısa tarifini yapmış oluruz" demiştir. Atatürk'e göre Türk milliyetçiliği; ilerleme ve gelişme yolunda, uluslararası ilişkilerde tüm çağdaş uluslarla uyum içinde yürümenin yanında, Türk toplumunun özel karakteriyle bağımsızlığının da korunmasını gerekli kılar. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışına uygun olarak Anayasa'nın 66. maddesinde, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" denilmiştir. Anayasa'nın çeşitli maddelerinde yer alan "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" ilkesi ile Türkiye Cumhuriyeti'nin "tek devlet" olduğu, Devletin ülke ve millet unsurlarında bölünme tehlikesi taşıyabilecek olan her türlü ayrılıkçı akımın yasaklandığı anlatılmaktadır. Bunun tabii sonucu olarak da Anayasa'nın 3. maddesinde resmi dilin Türkçe olduğu belirtilmiş, 42. maddesinde ise, Türkçe'den başka hiç bir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamayacağı açıklanmıştır.

Bu nedenle, Türkçe'den başka kimi etnik gruplara ait dillerin eğitim kurumlarında ana dil olarak okutulmasına ilişkin görüşler Anayasa karşısında himaye göremez.

ULUSLARARASI HUKUK KURALLARININ İÇ HUKUKUMUZDAKİ YERİ

Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrasında, "usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa'ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi'ne başvurulamaz" denilmektedir. Kimi ülkelerde uluslararası antlaşmaların yasa üstü ve hatta anayasa üstü normlar olduğunun kabul edilmiş olmasına ve doktrinde de bu yönde görüşler bulunmasına karşın, Anayasa'nın 90. maddesinden bu sonucu çıkarmak olanaksızdır. Anayasa Mahkemesi kararlarında da açıklandığı gibi, uluslararası antlaşmaların ulusal yasalarımıza üstünlüğü bulunmamaktadır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi, uluslararası antlaşmalara kararlarında "destek norm" olarak başvurmakta ve bu antlaşmalarla milli yasalar arasında çatışma veya çelişki bulunması halinde iç hukukumuza ait iki yasa arasında çelişki olması durumunda izlenecek yöntemle (örneğin, özel yasa - genel yasa, önceki yasa - sonraki yasa gibi) uyuşmazlığa çözüm getirilmesi gerektiğini kabul etmektedir.

Anayasa'nın 90. maddesinde öngörülen kural ve buna göre mahkemelerce geliştirilen içtihatlara göre, ulusal yasalarımızla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi arasında çatışma bulunması halinde mahkemelerce sözleşme hükümleri uygulanamamakta, bireyler, uluslararası hukuktan doğan haklarını ulusal yargı organları aracılığıyla elde edememeleri sonucu, Avrupa İnsan Hakları mahkemesine başvurmaktadırlar.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 1. maddesinde, taraf devletlerin, sözleşmede yer alan hak ve özgürlükleri, yetki alanları içindeki bireylere tanımakla yükümlü oldukları belirtilmiştir. 46. maddeye göre de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları taraf devletleri bağlayıcı niteliktedir. Bu kararlar, ulusal mahkemelerin kararlarını ortadan kaldırmamakta, sadece bu kararların uygulanması hususunda akit devletlerce önlemler alınması gereğini ortaya koymaktadır.

Türkiye 1954 yılında sözleşmeyi onaylayıp taraf olmuş, sözleşmenin düzenlediği temel hak ve özgürlüklere saygının sağlanması bakımından uluslararası yükümlülük üstlenmiştir. Avrupa Komisyonu'na bireysel başvuru hakkının tanındığı 1987 yılından bugüne kadar Türkiye aleyhine 5000'e yakın bireysel başvuru yapılmış ve bu tür başvurular artma eğilimi göstermiştir. Bu artışta, bireylerin ve hukukçuların hak arama konusunda giderek daha çok bilgi sahibi olmaları önemli rol oynamıştır.

Avrupa Komisyonu veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvurular daha çok polis ve güvenlik güçlerinin yargısız infazı ile göz altına alınanların kayıp, ölüm veya işkence iddialarına dayalıdır. Bunun yanında yaşam hakkı, işkence, göz altında bulundurma süresi, adil yargılanma hakkı, din ve inanç özgürlüğü, siyasi partilerin kapatılması, şikayet hakkı, hak arama özgürlüğü ve mülkiyet hakkına dayalı başvurular da bulunmaktadır.

Taraf olarak imzalamak suretiyle iç hukukumuzdaki yasalarımızdan birisi seviyesinde kabul ettiğimiz uluslararası antlaşmalar ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile iç hukuk kuralları arasındaki çatışma veya çelişkilerin giderilmesi için Parlamento'nun yoğun bir çalışma yapması ve gerekli uyum yasalarını zaman yitirmeksizin çıkarması taahhüdümüzün gereğidir. Böylece Türkiye Cumhuriyeti, insan hakları ihlali yapan ülke olmaktan çıkacak ve gereksiz yere çok yüksek miktarlara ulaşan tazminat ödeme yükümlülüğünden de kurtulacaktır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne Türkiye aleyhine yapılan başvuruların azaltılması konusunda birçok görüşler ileri sürülmektedir. Kanımızca bunlardan en uygunu ve gerçekleştirilmesi diğer önerilere göre daha kolay olanı, Anayasa'nın 90. maddesinin değiştirilerek, usulüne göre yürürlüğe konulan uluslararası antlaşmaların, iç hukukumuzda, ulusal kanunlardan daha üst seviyede normlar olduğu ve çatışma halinde bu antlaşma kurallarının öncelikle uygulanacağının açıklıkla belirtilmesidir. Nitekim Avrupa'nın kimi ülkelerinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, insanlığın asırlar süren mücadelesi sonucu kabul ettiği yüce değerlerden sayılarak anayasa üstü norm olarak kabul edilmiştir.

Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, iç hukukumuzdaki etkisi bakımından konuya ilişkin milli mahkemelerimiz kararlarını ortadan kaldırır nitelikte olmadığından, Türk mahkemelerince verilmiş kararların ortadan kaldırılabilmesi, yani eski halin iadesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarından sonra yargılamanın yenilenmesi yolu tanınabilir. Hukuk Usulû Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemeleri Usulû Kanunu'nda iade-i muhakeme nedenleri olarak sayılanlar arasına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını da koyarak bu sağlanabilir. Örneğin, Avrupa devletlerinden Avusturya, Belçika, Danimarka, İngiltere, İspanya ve İsveç bu kararları iade-i muhakeme nedeni olarak kabul etmektedirler.

Avrupa Konseyi veya Avrupa insan Hakları Mahkemesi'nce verilen kararlar arasında Türkiye'yi dış ülkeler nezdinde en çok eleştiriye uğratan kararlardan bir bölümü de siyasi parti kapatma davalarıdır. Bilindiği gibi, Anayasa'ya ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'na aykırı eylemleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi'nce kapatılmasına karar verilen siyasi partilerden Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Sosyalist Parti ve Özdep, kapatma kararına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuşlar ve iptal kararları almışlardır.

Anayasa Mahkemesi, başta Anayasa olmak üzere, yasalara göre karar verir. Siyasi partilerin kapatma nedenleri Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 78 ilâ 97. maddelerinde sayılmıştır. Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinde 1995 yılında yapılan değişiklikten sonra, buna paralel biçimde, Siyasi Partiler Kanunu'nda kapsamlı değişiklikler yapılmadığından; 22 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe giren ve bu tarih itibariyle Anayasanın Geçici 15. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca Anayasa'ya uygunluğu incelenemeyen Siyasi Partiler Kanunu'nun pek çok kuralı Anayasa'ya aykırı olsa bile siyasi parti kapatma davalarında uygulanabilirliğini sürdürmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne uyum sağlayabilmek için, ifade özgürlüğü bakımından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında öngörülen; "söylenen sözün veya yazılan yazının şiddet, silahlı mücadele, ayaklanma, düşmanlık ve nefreti açıkça teşvik yada tahrik niteliğinde olması" ölçütü, Anayasa veya Siyasi Partiler Kanunu'nda yapılacak değişiklikte siyasi partilerin kapatma nedeni olarak sayılabilir. Ancak, hukuk devleti ilkesinin benimsendiği ülkelerde örneğine rastlanmayan biçimde, "salt çoğunluk" yerine "nitelikli çoğunluk" getirilerek (4) oyun (7) oya üstün sayılmasının mantıksal ve hukuksal açıklaması bulunmamaktadır.

İŞ YOĞUNLUĞU

Anayasa Mahkemesi'ne 1981 yılından 2001 yılına kadar açılan davaların yıllık ortalaması 62 olup, 1999 yılında 62, 2000 yılında da 97 başvuru yapılmasına karşın; 13 Nisan 2001 tarihine kadar geçen üçbuçuk ay içinde açılan dava sayısı 266 olmuştur. Başvuruların büyük bir artış göstermesinde, 4616 sayılı "23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun"un kimi kurallarının iptali için ceza mahkemeleri tarafından yapılan başvuruların önemli bir katkısı olduğu kadar, Parlamento'nun yoğun çalışma sürecine girmiş olmasının da etkisi olmuştur.

Giderek artış gösteren iş yoğunluğunun yenilebilmesi için, çalışan görevlilerin miktarının artırılması yanında, niteliklerinin yükseltilmesi de önem arzetmektedir. Oysa, Mahkememizde çalışan idari memurların ücretlerinin çok düşük seviyede bulunması, başka kurumlara naklen atanmak için başvurulara neden olmaktadır. Mahkememiz çalışanlarının büyük bir kısmının, mali bakımdan daha geniş olanaklar sunabilen diğer kamu kurumlarına geçmek istediklerini vurgulamak istiyorum. Bu başvuruların giderilmesi veya azaltılabilmesi için ücretlerinin uygun seviyeye çıkartılması gerekmektedir.

ÜYE SEÇİMİ

Anayasa Mahkemesi'nin asıl ve yedek üyelerinin seçimi, Anayasa'nın 146. maddesinde sayılan kurumların, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden Cumhurbaşkanı'nca yapılmaktadır. Nitekim, Anayasa'nın 104. maddesinde de, Anayasa Mahkemesi üyelerini seçmek Cumhurbaşkanı'nın görevleri arasında sayılmıştır. Sayın Cumhurbaşkanı'nın Anayasa Mahkemesi Başkanı sıfatıyla 25 Nisan 2000 günü yaptığı, Anayasa Mahkemesinin 38. Kuruluş Günü Törenini açış konuşmasında değindiği gibi; "Anayasa'ya göre Cumhurbaşkanı yalnız "yürütme organı" içinde değil, tüm devlet yapısında üstün bir konuma ve önemli yetkilere sahip bulunmaktadır. Yasaların iptali isteminde de bulunabileceğinden Anayasa'ya uygunluğun yargısal denetiminde de önemli bir yetkiye sahiptir. Ancak, Anayasa'nın 104. maddesinde Cumhurbaşkanı'na verilen yetkiler, parlamenter demokrasinin sınırlarını aşmaktadır. Oysa demokratik devlet düzeninde ulusal iradeyi temsil eden parlamento dışında sorumsuz bir Cumhurbaşkanı'nın yönetimi paylaşması ve tek başına önemli yetkiler kullanması kabul edilemez. Açabileceği bir iptal davasına bakacak olan Anayasa Mahkemesi'nin üyelerini yürütme organının başı olan Cumhurbaşkanı'nın seçmesi hukuk devleti ilkesinin gereklerinden olan yargı bağımsızlığıyla bağdaşmamaktadır."

Kurumlarınca aday gösterildikten sonra nihai olarak Cumhurbaşkanı'nca seçim yapılması, aday olmayı zorlaştırmakta, Cumhurbaşkanı'nın siyasi parti liderleri veya parlamento üyeleri arasından seçilmiş olması durumunda da yargı üzerinde siyasetin etkisini artırmaktadır.

Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi Üyeleri, Yüksek Mahkeme Başkanları veya Daire Başkanlıklarında olduğu gibi doğrudan ve nihai olarak Yüksek Yargı Organları Genel Kurullarınca seçilmelidir.

Anayasa Mahkemesi Üyeliğini çekici olmaktan çıkaran bir diğer neden de, kurulduğu 1962 yılında Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başkan ve Başsavcılarından daha yüksek olan üye maaşlarının zaman içinde daire başkanları seviyesine düşürülmüş olmasıdır. Oysa geçmişte, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay'ın Başkanları, kendi Genel Kurullarından seçilerek Anayasa Mahkemesi üyeliği yapmışlardır. Ancak, Anayasa Mahkemesi Üyelerinin maaşları Daire Başkanları seviyesine indirildikten sonra Yüksek Mahkeme Başkanları bir yana, Daire Başkanlarından dahi adaylık için başvuran olmamaktadır.

Anayasa Mahkemesi'nin, kurulduğu yıllarda olduğu gibi, Yüksek Mahkemeler Başkan ve Daire Başkanlarının üyeliğe aday olabilmesini sağlayacak konuma getirilebilmesi için tek dereceli seçim yanında maaşlarının, Anayasa Mahkemesi Başkanı seviyesine çıkarılması ve Başkan ile Üyeler arasındaki maaş farkının kaldırılması gerekir.

YEDEK ÜYELİK

Mahkememize gerek doğrudan açılan iptal davalarının, gerekse itiraz yoluyla yapılan başvuruların sayılarının, kuruluşundan bugüne kadar geçen sürede en yüksek rakama ulaşması karşısında, Anayasa Mahkemesi kuruluşunun yeniden düzenlenmesi konusu önem kazanmaktadır.

Bu bağlamda, Anayasa'da görev ve yetkileri belirlenen Anayasa Mahkemesi'nin bu görevlerini yerine getirebilmesi için, mesleklerinde temayüz etmiş, başarılı ve üstün nitelikli yargıçlardan oluşan bir kurul halinde çalışmasının öngörülmüş olmasına karşın, üyeleri arasında asıl-yedek ayırımı yapılarak bunlardan bir kısmı bilgi ve deneyimleri ile çalışmalarından yararlanılamayacak konuma getirilmiştir.

Anayasa Mahkemesi içindeki kıdem sıralaması, asıl-yedek üye ayırımı yapılmaksızın üyeliğe seçilme tarihine göre düzenlenmekte ve üyeler aynı hukuki statüye sahip olup; özlük hakları bakımından da herhangi bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi yedek üyeleri, Başkan ve Başkanvekili seçimlerinde asıl üyeliğin boş olması veya üyenin mazereti bulunması halinde seçime katılabildikleri halde, aday olamama nedeniyle bu görevlere seçilme haklarından yoksun bırakılmakta, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkan yada Başkanvekili seçimlerinde ise, aday olabildikleri halde asıl üyelerin tamamının kurula katılmaları halinde, seçimde oy kullanamamaktadırlar. Bu durumun eşitlik ve hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşır yönü bulunmamaktadır.

Ayrıca, asıl-yedek üye ayırımı, Mahkemenin verimli ve süratli çalışmasını engellediğinden Anayasa'da yapılacak ilk değişiklikle yedek üyeliğin kaldırılması gerektiğini belirtmek isterim.

LÂİKLİK VE BAŞÖRTÜSÜ

Anayasa'nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş, 4. maddesinde de, bu niteliğin değiştirilemeyeceği gibi değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği güvenceye bağlanmıştır. Ayrıca 176. maddesi uyarınca Anayasa metni içinde olan ve Anayasa'nın temel görüş ve ilkelerini belirten "Başlangıç" kısmında da, lâiklik ilkesinin gereği olarak, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı vurgulanmıştır. Anayasa'nın 24. maddesi ile güvence altına alınan lâiklik ilkesi, 14. maddeye göre de, kötüye kullanılamayacak temel hak ve özgürlüklerdendir. Nitekim 15. maddede, temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının savaş, seferberlik, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde belirli koşullarla kısmen veya tamamen durdurulabileceğinin öngörülmüş olmasına karşın, sayılan olağanüstü hallerin varlığında dahi kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve bunlardan dolayı suçlanamayacağı açıklanmıştır. Ayrıca, eşitlik ilkesinin düzenlendiği 10. maddede de din, mezhep ve benzeri nedenlerle insanlar arasında ayırım yapılamayacağı belirtilmiştir.

Din ve vicdan özgürlüğü konusunda evrensel anlayışı yansıtan bu kurallara, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 18., İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 9., Kişi Hakları ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 18., Din ve İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayırımcılığın Kaldırılması Bildirisi'nin 1. maddelerinde de yer verilmiş olup, ancak kamu güvenliği, kamu düzeni, kamu sağlığı, genel ahlak, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi nedenlerle din ve vicdan özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir.

Lâik eğitimde dinsel inançlara göre ayırım gözetilemez. Anayasa'nın "Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi" başlıklı 42. maddesinin üçüncü fıkrasında, "Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz", dördüncü fıkrasında da, "Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz" denilerek; Anayasa'nın Başlangıç'ında öngörülen ilkelere bağlılık vurgulanmıştır.

Yükseköğretim kurumlarında bilimsel yöntemlerle yetişerek birlikte çalışmalar yapan gençlerin, kardeşlikleri, arkadaşlıkları ve dayanışmaları yarınları için önemli iken; onların dinsel nedenlerle ayırıma tabi tutulmasına neden olabilecek ve kimin hangi inançtan olduğunu gösterecek biçimde başörtüsü takmalarına hoşgörülü davranılarak, dinsel inanç ve görüşler nedeniyle çatışmalara sevk edebilecek ortamın yaratılmasında ülkenin geleceği bakımından yarar bulunmamaktadır.

Dinsel nedenlerle başörtüsü ve türbanla boyun ve saçların örtülmesine resmi daire ve üniversitelerde serbestlik tanınması, bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlamadır. Kişileri şu yada bu yönde giyinip başlarını örtmeye zorlamak, ayrı ve hatta aynı dinden olanlar arasında bile ayrılıklar yaratacaktır. Bu durumun ise lâiklik ilkesine aykırı düşeceği kuşkusuzdur.

Anayasa Mahkemesi'nin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na eklenen Ek Madde 16'nın iptali nedeniyle verdiği 7.3.1989 günlü, Esas: 1989/1; Karar: 1989/12 sayılı, Refah Partisinin kapatılmasına ilişkin 16.1.1998 günlü, Esas: 1997/1; Karar: 1998/1 sayılı kararlarında açıklandığı gibi, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağı dinde değil akıldadır. Kişilerin iç dünyasına ilişkin olması gereken dini inançlara göre yasal düzenleme yapılması Anayasa'nın 2., 10., 24. ve 174. maddelerine aykırı düşer.

Öte yandan, Danıştay Sekizinci Dairesi'nin 23.2.1984 günlü, 207/330; 16.1.1987 günlü,128/486; 27.6.1988 günlü, 178/512 sayılı kararları ile Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'nun 16.6.1984 günlü, 61/327 sayılı kararlarında da; Yükseköğretim Kurumlarında başörtüsü ve türban takan öğrencilerin, Atatürk devrimleri ile lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı davrandıkları ve dine dayalı devlet düzenini benimsedikleri kabul edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin, Anayasa'daki lâiklik ve düşünce özgürlüğüne ilişkin kurallara verdiği anlam ve içerikle İnsan Hakları Avrupa Komisyonu'nun konuya ilişkin değerlendirmelerinde birçok ortak nokta bulunmaktadır. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesiyle güvence altına alınmış bulunan din ve vicdan özgürlüğü konusunda ihlaller yapıldığı savıyla Türkiye'den yapılan iki adet başvuru üzerine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nca verilen kararda, üniversite yönetimince, eğitimlerini bitiren iki kız öğrenciye, başı açık fotoğraf vermemeleri nedeniyle diplomalarının verilmemesi sözleşmeye aykırı bulunmamıştır.

Belirtilen nedenlerle, tüm siyasal partilerin; dini, din duygularını veya dince mukaddes sayılan şeyleri istismar etmemeleri ve siyasi çıkarları için kullanmamaları gerekir. Yükseköğretim Kurumlarındaki kılık, kıyafet ve başörtüsü konusunda, Atatürk devrimleri ile lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı davranışları destekleyen tutumlardan kaçınma ve bu konuda gereken hassasiyet ve özeni gösterme Anayasa'nın buyruğu gereğidir.

YÜCE DİVAN GÖREVİ

1961 Anayasası'nın hazırlanması sırasında, gerek Anayasa Komisyonu ve gerekse Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu'nda, Yüce Divan Görevinin Anayasa Mahkemesi'nce yerine getirilmesinin benimsenmesi ve Milli Birlik Komitesi'nde de aynı görüşün hakim olması sonucu bu görev Anayasa Mahkemesi'ne verilmiştir.

1982 Anayasası hazırlığında ise, Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu'nun, Yüce Divan görevinin Anayasa Mahkemesi'ne verilmemesi yolundaki görüşüne karşın, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri öğretim üyelerince hazırlanan gerekçeli Anayasa önergesinde, bu görevin Anayasa Mahkemesi'ne verilmesi önerilmiştir. Danışma Meclisinin hazırladığı metin Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu'na gelince, Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu önerisi değişikliğe uğratılarak Yüce Divan görevi 1961 Anayasası'nda olduğu gibi yine Anayasa Mahkemesi'ne verilmiştir.

Her iki Anayasa döneminde de Yüce Divan görevi Anayasa Mahkemesi'ne verilmiş iken, son günlerde konu tekrar kamu oyunun gündemine alınmak istenilmiş ve kimi hukukçular, Yüce Divan görevinin ceza hukukunda uzmanlaşmış yargıçlar tarafından yerine getirilmesi gerektiği, çoğunluğunu ceza hukukçusu olmayan üyelerin oluşturduğu Anayasa Mahkemesi'nin ceza yargılamasına ehil olmayacağı savında bulunmuştur.

Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasına göre, Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanını, Bakanlar Kurulu Üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve Üyelerini, Başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavcıvekillerini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve Üyelerini "görevleriyle ilgili suçlardan dolayı" Yüce Divan sıfatıyla yargılamaktadır.

Anayasa koyucu, memurların görevleriyle ilgili suçlarından dolayı yargılamalarında adli veya askeri yargıyı görevli saymasına karşın, memura göre çok daha farklı statüde bulunan Başbakan, Bakan veya diğer sayılanların göreve uygun davranışı ile görevle bağdaşmayan davranışlarının neler olduğunun belirlenmesinde Anayasa ve idare hukuku alanında uzmanlaşmış yargıçlara gereksinim duymuştur.

Kanunların, Kanun Hükmünde Kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün şekil ve esas bakımından Anayasa'ya uygunluğunu denetleyen Anayasa Mahkemesi, kuşkusuz ki, görev sınırlarının nereden başlayıp nerede sona ereceğini de en iyi bilecek bilgi ve deneyime sahip üyelerden oluşmaktadır.

Kaldı ki Yüce Divan yargıçlığı sadece bir ceza yargıçlığı da değildir. Yargılanan kimselerin görevleri göz önüne alındığında görüleceği gibi, bu görev, ceza hukuku bilgisinden daha çok Anayasa ve idare hukuku bilgi ve deneyimi gerektirir. Bu nedenle, Yüce Divan görevinin Anayasa Mahkemesi'nden alınarak Yargıtay Başkanının başkanlığında Yargıtay Ceza Dairesi Başkanlarından oluşan bir kurula verilmesi yönündeki görüşlere katılmamaktayım.

HUKUK DEVLETİNİN GERÇEKLEŞMESİNDEKİ ENGELLER

Hukuk devleti, yaşadığımız çağda insanlığın en önemli kazanımlarından birisi olmuştur. Bu nedenle temel haklar yönünden yapılacak bir anayasa reformunda, hukuk devleti olmayı engelleyen Anayasa ve yasa kurallarının saptanıp mevzuattan ayıklanması gerekir. Çağdaş demokrasilerin tümünde hukuk devleti; "kişilerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, yönetimin her türlü eylem ve işleminin yargı denetimine tabi tutulduğu, böylece kişilere hukuk güvencesinin sağlandığı bir devlettir" biçiminde tanımlanmaktadır. Çağdaş ve demokratik bir devlet olabilmek için Anayasa yeniden gözden geçirilerek özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, güvenceli, devlet organları arasındaki görev ve yetkileri dengeleyen bir anayasa oluşturulmalıdır.

Anayasanın 2. maddesiyle "Cumhuriyetin nitelikleri" arasında sayılan hukuk devletinin gerçekleşebilmesi için, önemli gördüğümüz şu hususlarda Anayasa değişikliğine gidilmelidir.

**Cumhurbaşkanı'nın, devletin başı sıfatıyla yaptıkları dışında kalan tüm eylem ve işlemleri, Yüksek Askeri Şûra kararları ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarına karşı yargı yolunun kapalı tutulması, temel hakların en önemlilerinden biri olan "hak arama özgürlüğü"nü tehdit etmekte, aynı zamanda, "idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır" biçimindeki Anayasa'nın 125. maddesiyle bağdaşmamaktadır.

**Hukuk devletinin en önemli öğelerinden birisi olan yargı bağımsızlığının varlığından söz edilebilmesi için, hakimlerin, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre görev yapmaları gerekir. Adli ve idari yargıda görevli hakim ve savcıların mesleğe alınma, atama, nakletme, disiplin cezası verme, yükseltme, meslekten uzaklaştırma, Yargıtay, Danıştay Üyeliklerine seçilmeleri, Yargıtay ve Danıştay Genel Kurullarınca gösterilen adaylar arasından Uyuşmazlık Mahkemesine Üye seçmek gibi çok önemli görevleri bulunan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşum biçimi ve Kurul sekreteryası ile Teftiş Kurulu'nun Bakanlığa bağlı olması, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatını ilkesini zedelemektedir. Yürütme organının temsilcilerinden olan Adalet Bakanı ile Bakanlık Kuruluş Kanunu'na göre Bakanın emrinde olan ve Kurul'un tabii üyesi sayılan Bakanlık Müsteşarına Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşumunda yer verilmemelidir. Bu nedenle Kurul'un yapısı değiştirilerek; Adalet Bakanı ile Müsteşar Kuruldan çıkarılmalı ve Yüksek Kurul kararlarına karşı yargı yoluna başvurabilme olanağı tanınmalıdır.

**Anayasa'nın Geçici 15. maddesinin son fıkrası, Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasa'ya aykırılığının iddia edilemeyeceğini öngörmektedir. Bu fıkra yürürlükten kaldırılarak bu dönemde çıkarılan kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin de Anayasa Mahkemesi'nin yargısal denetimine tabi tutulması sağlanmalıdır.

**Anayasal düzenlemeler, bireyin hak ve özgürlüklerinin sağlanması ve genişletilmesi için, devlet gücünü kullananların yönetilenlere karşı yetkilerinin sınırlandırılmasını zorunlu kılar. Olağanüstü hal mevzuatında demokratik hukuk devletinin gerektirdiği değişiklikler yapılmalıdır. Bu bağlamda olağanüstü dönemde çıkartılan kanun hükmünde kararnamelere karşı 

Anayasa Mahkemesi'nin yargısal denetim yolunu tıkayan 148. madde, bu dönemde temel hak ve özgürlüklerin kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenmesine olanak tanıyan 91. madde ve olağanüstü hallerde yürütmenin durdurulması kararı verilmesini sınırlayan 125. madde değiştirilmelidir.

**Anayasa'da ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usûlleri Hakkında Kanun'da gerekli değişiklikler yapılarak; Anayasa Yargısının asıl işlevine ve konumuna uygun düşmeyen düzenlemeler kaldırılmalıdır. Bu bağlamda siyasi partilerin mali denetimi, yasama ve yürütme erkleri dışındaki bağımsız birimlerce örneğin Sayıştay'ca yapılmalı, denetim sonucu Anayasa Mahkemesi'ne bildirilerek, yaptırım için gerekli yargısal kararların Anayasa Mahkemesi'nce alınması sağlanmalıdır.

Konuşmamın bu bölümünde geçen yıl içinde Anayasa Mahkemesi emekli üyelerinden Sayın Sıtkı Şekip ÇOPUROĞLU ile Sayın Mehmet Şerif ATALAY'ın ebediyete intikâl ettiklerini ifade etmekten büyük üzüntü duymaktayım. Mahkememize çok önemli hizmetler veren değerli büyüklerimize Tanrı'dan rahmet diliyor, aziz anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

Geçen yıl Anayasa Mahkemesi Başkanı olan Sayın Ahmet Necdet SEZER'in Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce Cumhurbaşkanı seçilmesi, hukuka saygının göstergesi olduğu gibi, Mahkememiz için de övünç kaynağıdır. Devletin başı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eden, Anayasa'nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözeten, Sayın Cumhurbaşkanı'mıza yeni görevini sağlıkla geçirmesi dileğimle saygılarımı sunuyorum. Ayrıca, yaş sınırına ulaşması sonucu emekliye ayrılan üyemiz Sayın Mustafa YAKUPOĞLU'nun; bundan sonraki yaşamını, sağlık, esenlik ve mutluluk içinde uzun ömürlü geçirmesini temenni ediyorum. Yüce Mahkemede görevler yaparak unutulmaz hizmetler sergileyen çok değerli meslektaşlarımızdan hayatta olanlara da sağlık ve esenlik dileğimi iletiyorum.

Geçmiş yıllardaki kuruluş yıldönümü konuşmalarında ifade edildiği gibi Anayasa Mahkemesi, dün ve bugün olduğu kadar yarınlarda da Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin tam bir yansızlık içinde koruyucusu ve en büyük güvencesi olacaktır.

Tüm konuklara esenlikler dileklerimle saygılar sunuyorum.
Mustafa BUMİN
Anayasa Mahkemesi Başkanı
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2018
Ziyaretçi Sayısı :