ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI MUSTAFA BUMİN'İN 40. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ TÖRENİ AÇIŞ KONUŞMASI
Sayın Cumhurbaşkanım,

Cumhuriyetimizin ve demokratik parlamenter sistemimizin temel kuruluşlarından birisi olarak, hukukun gelişmesi yolunda verdiği çaba sonucu, toplumumuzda saygın ve onurlu yerini alan Anayasa Mahkemesi'nin 40. Kuruluş Yıldönümü Kutlama Törenine teşriflerinizden dolayı şükranlarımı ve saygılarımı sunuyorum.

Anayasa Mahkemesi, kurulduğu 25 Nisan 1962 gününden bugüne kadar, görevini yansız ve bağımsız biçimde yerine getirirken; devamlı olarak Atatürk ilke ve devrimleri ile demokratik hukuk düzenini gözönünde bulundurmuş ve hukuk devletinin temel taşlarından birisi olarak, çağımızda giderek korunup kollanan insan haklarının en üst düzeydeki koruyucusu olmuştur.

Uluslararası hukukta ve Türk hukukunda insan haklarına verilen ve giderek artan önemi daha da belirgin biçimde anlatabilmek için insan haklarının geçirdiği evrime kısaca değinmek gerekir.

İNSAN HAKLARI

Yirminciyüzyılın ikinci yarısı "İnsan Hakları Çağı" haline gelmiş, son dönemlerdeki çabalar sonucu, insan hakları ve özgürlükleri, kuramsal alandan çıkıp uygulama alanına girerek etkili bir güvenceye kavuşturulmuştur. İnsan haklarının korunması ve güvence altına alınması, önceleri bir iç hukuk ve anayasa sorunu olarak görülmüş iken, özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra, devletlerin iç işi olmaktan çıkarak uluslararası bir nitelik kazanmıştır.

Günümüzde insan hakları ve özgürlükleri, insanlığın onuru ve erdemi sayılmaktadır. Bu nedenle devletler, bu yolda en sağlam ve gerçek güvenceyi sağlamak suretiyle insan haklarının yaşama geçirilmesi için, gerekli hukuksal düzenleme ve önlemleri zaman geçirmeksizin almalıdırlar. Vazgeçilmez ve devredilemez nitelikteki insan haklarına, en başta ülkelerin kendi anayasalarında yer verilmelidir. İnsan haklarına dayalı anayasalar, saygın ve çağdaş nitelikleri itibariyle insana ve insanlığa hizmet etmiş olurlar. Devletlerin bu hakları tanımama veya güvenceye almama gibi bir tutuma girmeleri durumunda ise saygınlıkları, hatta varlıkları dahi tartışma konusu olur.

İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasındaki olaylar sonucu, insan haklarının korunmasının sağlanması için yargısal güvenceye kavuşturulması gerekmiştir. Bu nedenle, Avrupa Konseyi çerçevesinde bölgesel bir koruma mekanizması oluşturmak için, "İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi", kısa adıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi yapılmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile, sözleşmeci devletlerde herkese, bu sözleşmenin kapsamına giren hak ve özgürlükler tanınmış; böylece bireyler, ulusal hukuk öznesi olmanın yanında, uluslararası hukuk öznesi olarak da hak sahibi olmuşlardır.

Sözleşmeye taraf olan devletlerin sözleşmeden doğan yükümlülüklerinin yerine getirilmesinin sağlanması amacıyla, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile Avrupa İnsan Hakları Divanı oluşturulmuş, Sözleşmenin güvencesi altına alınan hak ve özgürlüğün, sözleşmeci devlet tarafından çiğnenmesi durumunda, mağdur olan bireyin devletini komisyona şikayet etmesine olanak tanınmıştır.

Avrupa Konseyi üyesi devletler, bireysel başvuru hakkı tanımakla büyük ölçüde insan hakları sorunlarını çözmüşler; Komisyon, Divan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına, ulusal yargı kararlarına olduğu gibi saygılı olmayı öğrenerek; Sözleşmeyi ihlal mevzuattan kaynaklanıyorsa, mevzuatı sözleşmeye uygun hale getirerek, gereksiz yere insan hakları ihlali yapan ülke konumuna düşmekten ve tazminat ödemekten kurtulmuşlardır.

Bireysel başvuru hakkının 28 Ocak 1987'de tanıması sonucu, Sözleşme ile güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerinin çiğnenmesi durumunda, herkese Türkiye'yi Komisyon'a şikayet edebilme hakkı tanınmıştır. Üç yıl sonra 22 Ocak 1990 tarihinde de, Divanın zorunlu yargı yetkisinin tanınması ile Sözleşme, Türkiye bakımından tam olarak işler hale gelmiştir.

Kuşkusuz ki, Sözleşmenin Türkiye'de etkin biçimde uygulanabilmesi için, başta hukukçular olmak üzere tüm yönetenlerin ve bireylerin, Sözleşmeye ilgi duymaları sağlanmalıdır. Bu nedenle, Anayasamızın 90. maddesine göre iç hukukumuzun bir parçası olan sözleşmenin gereği gibi uygulanabilmesi amacıyla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları yakından izlenmeli ve buna göre gerekli önlemler zaman geçirilmeksizin alınmalıdır.

Anayasa Mahkemesi'nin 39. kuruluş yıldönümü nedeniyle geçen yıl yaptığım konuşmamda da belirttiğim gibi, Anayasanın 90. maddesindeki düzenleme nedeniyle, Danıştay'ın sınırlı miktardaki kararları dışında, milli yasalarımızdaki bir kural ile uluslararası Andlaşmaların çatışması durumunda, her zaman ulusalüstü normların uygulanması yoluna gidilememiş, iç hukukumuzda yasaların çatışması halinde uygulanacak yöntem izlenmiştir. Bu tutum ise çoğu kez uluslararası andlaşmalara aykırı da olsa milli yasalarımızın uygulanmasını gerektirmiş, bu nedenle de, Sözleşmede öngörülen temel haklarının ihlal edildiği savıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne fertlerin yaptıkları başvuru, lehlerine sonuçlanmıştır.

Daha çok polis ve güvenlik güçlerinin maksadı aşan uygulamaları ile yaşam hakkı, gözaltında bulundurma süresinin uzunluğu, adil yargılama hakkı ve inanç özgürlüğü, siyasi partilerin kapatılması, hak arama özgürlüğünün sınırlandırılması ve mülkiyet hakkına dayalı olarak yapılan başvuruların büyük bir çoğunluğunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye aleyhine ihlal kararları vermektedir. Her ne kadar Türk Hükümeti yapılan başvuruyu inceleyerek, ihlal kararı çıkacağını tahmin ettiği hallerde, başvurucuyla anlaşıp "Dostane Çözüm" yoluyla belli miktarda tazminat ödemek suretiyle Mahkemenin yargılamasına fırsat vermeden başvuruları sonuçlandırarak Ülkemizi insan hakları ihlali yapan ülke konumuna düşürmekten kurtarmakta ise de, bu yolla ödenen tazminatlar çok önemli miktarlara ulaşmaktadır.

Batılılaşma konusundaki çabalarımızı zorlaştıran ve bizi, hak etmediğimiz biçimde ağır insan hakları ihlali yapan ülke konumuna sokan bu durumdan zaman geçirilmeden çıkmamız gerekir.

2001 yılı içinde Anayasa'da yapılacak değişiklikler arasına Anayasa'nın 90. maddesi de alınarak, Uluslararası Andlaşmalara; uygulamadaki sıra bakımından Anayasa'nın altında, milli yasalarımızın üzerinde yer verilmesine ilişkin tasarının Parlamentodan geçmemesi, kanımızca iyi olmamıştır.

Avrupa'nın birçok ülkesinde bu tür düzenlemelere yer verilmiş iken, 90. maddeyle ilgili Meclis müzakereleri öncesi kimi Devlet yetkilileri, siyasi parti lider ya da mensupları ile yazılı ve görsel medya yazar veya programcıları tarafından yoğun biçimde tasarı aleyhinde yapılan yayın nedeniyle, Anayasanın 90. maddesinde istenilen değişiklik gerçekleşememiştir.

Uluslararası Andlaşmalara yasa üstü değer vermenin, egemenlik hakkımızın kısmen terkedilmesi veya sınırlandırılması anlamına geleceği yolundaki görüşlere katılamıyorum. Çağımızda bu konudaki eski egemenlik anlayışı terkedilerek, insan hak ve özgürlükleri, korunması gerekli en yüksek değerler olarak kabul edilmiş, tüm medeni ülkeler bu değeri korumak amacıyla Uluslararası Andlaşmalara uymayı büyük bir erdem saymışlardır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları Mahkememizce çok yakından izlenerek, bu konudaki gelişmelere kararlarımızda da yer verilmektedir. Mahkemeler arasındaki yakın işbirliği ve dayanışmanın giderek daha da artması nedeniyle, 2001 yılı mayıs ayı içinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı Prof.Dr. Luzius Wildhaber'in Mahkememizi ziyareti ve Üyelerimizin tümünün katılımı ile yapılan toplantı sonucu, Türkiye aleyhine ihlal kararı verilmesinin azaltılması için alınabilecek önlemler üzerinde durulmuştur.

Gerek Mahkeme Başkanı Prof.Dr. Luzius Wildhaber ve gerekse Mahkemenin Türk üyesi Rıza Türmen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince verilen iptal kararlarının, Ceza ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunlarında sayılan yargılamanın yenilenmesi nedenlerine dahil edilerek, iptal kararlarından sonra, ilgililerin eski hale iadelerinin sağlanabileceğini ve bu tür bir yasal düzenlemenin Avusturya, Belçika, Danimarka, İngiltere, İspanya ve İsveç gibi Avrupa devletlerinde mevcut olduğunu, Türkiye için de böyle bir çözümün getirilebileceğini savunmaktadırlar.

Bu öneri ve çözümde gerçek payı bulunmakla birlikte bizce hedef, insan hakları ihlaline neden olan mevzuatın değiştirilerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru miktarının en aza indirilmesi ve Türkiye'nin insan hakları ihlali yapan ülke konumundan çıkarılması olmalıdır.

SİYASİ PARTİ KAPATMA DAVALARI

Anayasa Mahkemesince verilen siyasi parti kapatma kararları, Türkiye'yi dış ülkeler nezdinde en çok eleştiriye uğratan kararların önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Avrupa devletlerinden çok azında sınırlı sayıda siyasi parti kapatma kararı verilmesine karşın, bu tür kararlar Ülkemizde çok büyük miktarlara ulaşmaktadır. Bize göre bunun başlıca iki nedeni vardır. Birincisi, Türkiye'deki siyasi partilerin, başta din duyguları ve dince kutsal sayılan şeyler olmak üzere birçok değer ve durumları kolayca oya çevirerek iktidar olma gayreti içinde bulunmaları, insanlar için yasaklanan söylem ve eylemleri, siyasi parti şeklinde örgütlenerek yapma eğilimine girmeleri, ikincisi de, uluslararası normlarda suç sayılmayan pekçok eylemin Türkiye için siyasi parti kapatma nedeni olarak sayılmış olmasıdır.

Parlamenter demokrasinin Türkiye'de giderek daha da yerleşeceği ve zamanla siyasi partilerin radikal eylemlerden vazgeçeceği umudunu taşıyorum. Ancak Türkiye'nin de, siyasi parti kapatma nedenlerini azaltması, Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında belirtildiği gibi, toplumun değer yargıları ile uyumlu olmasa bile, şiddete teşvik ya da tahrik niteliğinde olmadığı sürece, düşünce ve ifadeyi siyasi partilerin kapatılması nedeni sayan yasa kurallarını zaman geçirmeksizin değiştirmesi gerekir.

Her ne kadar Avrupa Birliğine uyum süreci içinde, Anayasa'nın, siyasi partilerle ilgili 68 ve 69. maddeleri ile Anayasa Mahkemesi'nin çalışma ve yargılama usulünü düzenleyen 149. maddelerinde, 1995 ve 2001 yıllarında kimi değişiklikler yapılarak, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması arzulanmış ise de, bu yeni düzenlemeler dahi bu konudaki sıkıntıları giderememiştir.

Anayasa'nın 69. maddesinde, bir siyasi partinin; tüzük ve programları ile eylemlerinin, 68. maddenin dördüncü paragrafında öngörüldüğü şekilde devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, partinin, sınıf veya zümre diktatörlüğü veya herhangi bir diktatörlüğün savunduğu ve yerleştirilmesini amaçladığının, suç işlenmesini teşvik ettiğinin ve bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin veya yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım aldığının Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde, kapatılmasına karar verileceği öngörülmüş, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununda da bu konuda ayrıntılı kurallar getirilmiştir.

Anayasa'nın 69. maddesinin sekizinci paragrafında, temelli kapatılan bir partinin bir başka ad altında kurulamayacağı kuralı yer almış ise de, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununda bu kurala aykırı davranış kapatma sebepleri arasında sayılmamıştır. Bu düzenleme nedeniyle, kimileri tarafından, Ceza Hukukunun temel ilkelerinden birisi olan "Kanunsuz ceza olmaz" kuralı uyarınca yaptırımının gösterilmediği ileri sürülerek, böyle bir partinin kapatılamayacağı yolunda değerlendirmeler yapılmıştır.

Anayasa'nın 68. maddesinde demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarından olduğu belirtilen siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılmasıyla ilgili olarak Anayasa'da iki kez değişiklik yapılmıştır. Ancak, 17 Ekim 2001 gününde yürürlüğe giren son Anayasa değişikliğine kadar, Anayasa'ya aykırılığı nedeniyle Anayasa Mahkemesine başvurulamayan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, henüz Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerine uyumlu hale gelecek biçimde değiştirilmemiştir. Bu nedenle, Siyasi Partiler Kanununda, Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinde tadadi biçiminde gösterilen haller dışında, siyasi partilerin; kullandığı isimler, yıl sonu kesin hesaplarını vermemeleri, büyük kongrelerini öngörülen süre içinde yapmamaları, aralıksız iki dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimlerine katılmamaları, Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa'nın 136. maddesi hükmüne aykırı amaç gütmeleri gibi bir çok durum halen parti kapatma nedeni olarak sayılmaktadır.

Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinde yapılan değişikliklere uyumlu hale getirmek üzere, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununda köklü değişiklikler yapılmadan, sadece 101., 102 ve 103. maddelerindeki küçük düzeltmelerle bu konudaki sorunlar halledilmiş sayılamaz.

Siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarındaki gerekçeler de gözönünde bulundurularak Sözleşmeye uygun düzenlemeler yapılması uygun ve yeterli olduğu halde, Anayasa'nın 149. maddesinde yapılan değişiklikle, kapatmaya karar verilebilmesi için beşte üç oyçokluğunun öngörülmesinde isabet bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi, çok daha önemli nitelikteki Siyasi Partiler Kanununun Anayasa'ya aykırılığı nedeniyle yapılacak başvurularda 5'e karşı 6 oyla iptal kararı verilebilecek iken, değiştirilen 149. maddeye göre, siyasi partinin kapatılabilmesi için 4'e karşı 7 oy gerekecektir. Böyle bir oy çokluğunun öngörülmesi, 5 oyun 6 oya üstünlüğü gibi antidemokratik bir sonuç doğurmanın yanında, Anayasa Mahkemesi kararına karşı yapılan başvuruyu karara bağlayacak olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde de aranmayan bir çoğunluğun aranmasını gerekli kılacaktır. Nitekim hatırlanacağı gibi, Refah Partisi'nin kapatılmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararının iptali istemiyle yapılan başvuru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 31 Temmuz 2001 gün ve 41340-98 sayılı kararıyla 3'e karşı 4 oyla reddedilmiş, yani salt çoğunlukla karar verilmiştir.

YARGILAMA SÜRECİNİ ETKİLEMEYE DÖNÜK GİRİŞİMLER

Tüm demokratik ülkelerde kabul edilen temel ilkelere göre, hiçbir ulusal veya uluslararası organ, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, hatta tavsiye ve telkinde dahi bulunamaz.

Türkiye, laik ve demokratik bir hukuk devleti olarak kendi yargı organlarının özerkliğini tanımış olup, Anayasa Mahkemesinde görülmekte olan HADEP'in kapatılması istemiyle açılan davada, Avrupa Parlamentosunca yargılama sürecinin durdurulması istemiyle Türkiye'ye yapılan çağrı hoşgörü ile karşılanamaz.

Bu tür istemler, Türkiye'nin çağdaş bir ülke olma kararlılığını, Avrupa Birliğine girme yönündeki azmi ile uluslararası ilişkilerdeki barış ve karşılıklı işbirliğini geliştirme arayışını hiçbir şekilde etkileyemez.

Öte yandan Anayasanın 138. maddesindeki buyruk nedeniyle, Anayasa Mahkemesinde görülmekte olan bir davaya ilişkin olarak tavsiye, telkin veya yönlendirme biçiminde algılanabilecek her türlü tutum ve davranıştan başta hükümet olmak üzere tüm yazılı ve görsel basın mensupları özenle kaçınmalı ve yüklendiği ağır ve önemli görevi yerine getirmede, Anayasa Mahkemesi'nin kamuoyunda var olan saygınlığına gölge düşürülmemelidir.

Kuşkusuz ki bu konuda yargı mensupları daha duyarlı olmalı, mahkemelerin veya genel anlamda yargının saygınlığının sarsılmasına neden olacak söz ve davranışlardan özenle kaçınmalıdır.

Bu nedenle, kimi konulardaki düşüncelerini anlatırken yüksek yargı organlarının başkan ve başsavcıları başta olmak üzere tüm yargı mensupları, velev ki farklı bir kanıda olsalar dahi, meslektaşlarını küçük düşürecek ifade ve tavırlardan özenle kaçınmalı, öneri ve değerlendirmelerini karşılıklı nezaket ölçüleri içinde yapmalıdır.

YARGIYA VERİLEN ÖNEM

Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerinin başında gelen hukuk devleti ilkesinin tüm kurallarıyla gerçekleşebilmesi için yargının hızlı, kaliteli ve adil biçimde işlemesi gerekir. Bu nedenle, hakim, savcı ve diğer yargı personelinin niteliklerinin yükseltilmesi ve yeterli sayıya çıkartılması zorunludur.

Devleti oluşturan üç güçten yargının dünyada giderek artan önem ve etkinliğine karşın, Türkiye'de siyasi iktidarlar bu konuda ihmali aşan umursamazlık içinde bulunmuşlar, zaman zaman yargı reformundan söz etmişlerse de, zorunlu hale gelince sadece küçük düzeltmelerle yetinmişlerdir. Bu yaklaşım en çarpıcı biçimde genel bütçeden yargıya ayrılan payda görülmektedir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, o günler ülkenin içinde bulunduğu çok ağır koşullara rağmen; Adalet Bakanlığına bütçeden ayrılan pay %3,5 iken bu oran her yıl azalma eğilimi göstererek 1996 yılından itibaren %1'in altına düşürülmüştür. 2002 yılında ise bu oran %0,82 olmuştur.

Adalet hizmetlerinin en az giderle ve olabildiğince hızlı biçimde yürütülebilmesi için mahkemeler, Cumhuriyet başsavcılıkları, yardımcı birimler çağımızın gerektirdiği en son teknolojik olanaklarla donatılmalı ve yargıda görev alma cazip hale getirilmelidir. Bunun ise %1'in altındaki bütçe ödeneği ile gerçekleştirilmesi olanaksızdır. Basına da yansıdığı gibi, 2002 Kamu Yatırım programına göre, bilişim projelerine ayrılan kaynak sıralamasında Adalet Bakanlığı sonuncu sırada yer almış; Maliye Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Gümrük Müsteşarlığı, PTT, TÜBİTAK ve Denizcilik Müsteşarlığının gerisinde kalmıştır.

Avrupa Birliğine giriş sürecinin hızlandırıldığı günümüzde, yargıç ve savcılarımız maddi ve fiziki bakımdan Avrupadaki meslektaşlarının seviyesine çıkartılmalıdır. Bugün artık yabancı dile dayalı orta öğretimden sonra hukuk öğrenimi görmüş, iyi bir alt yapıya sahip hukukçular yargıda görev almak istememektedirler. Düşük maaşlarla, çeşitli zorluklar içinde, Türkiye'nin en ücra ilçelerinde hakim ya da savcı olarak görev alma yerine, çok daha iyi ücret ve koşullarda büyük şehirlerdeki özel şirketlerde çalışmayı tercih etmektedirler.

Bilindiği gibi, Türkiye'nin 2001 yılının Şubat ayında girdiği ağır ekonomik krizin atlatılabilmesi için yoğun çaba sarfedilmektedir.

Oysa ülke uzun yıllardır yargı alanında da ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Bugün mahkemelerimiz, altından kalkılamayacak miktarlarda davalarla, yokluk içinde faaliyetlerini sürdürmektedir. Bunu görmeme ya da görmezlikten gelerek yargı alanında gerekli radikal önlemleri zaman geçirmeden almamanın, gelecekte ülkeyi ekonomik kriz kadar ağır tahribata uğratacağını aklımızdan çıkarmamamız gerekir.

Yıllardır özveriyle çalışarak kendilerini mesleklerine adamış Yüksek Mahkemelerin Başkan ve Üyeleri ile meslekte temayüz etmiş hakimlere, bağımsız idari kuruluşların üyeleri kadar ücreti çok gören, bir milletvekilinin aldığı aylığın yarısından da az aylık ödeyen, çalışma koşullarını iyileştirmeyen bir anlayışla yargının her geçen gün, özlemini çektiğimiz hizmeti vermekten biraz daha uzaklaşacağından kuşku duyulmamalıdır.

ANAYASA MAHKEMESİ'NİN İŞ YÜKÜ

Mahkememiz, Ocak 2002 tarihi itibariyle, İnternet'te Web sayfası açmıştır. Bu sayfada, Anayasa Mahkemesi'nin ayrıntılı tanıtımı yanında, Anayasa Mahkemesi'nin ilgili mevzuatı, 1921 Anayasası ve daha sonra yürürlüğe konulan Anayasalar, Anayasa Mahkemesinin 1983-2002 tarihlerini kapsayan dönemde iptal davaları ve itiraz başvuruları nedeniyle verdiği kararlar yer almaktadır.

Anayasa Mahkemesi'nin tanıtım sayfasında; üye ve personele ulaşmayı sağlayan teşkilat şeması, telefon rehberi, tarihçe, kuruluşa ilişkin bilgiler, Mahkemenin görev ve yetkileri, kuruluş günlerinde Mahkeme başkanlarının yaptıkları konuşmaların metinleri, emekli Başkan ve üyeler ile Mahkeme yayınlarını gösteren bilgiler ve Mahkemenin gündemini içeren bölümler yer almaktadır.

Anayasa Mahkemesi de diğer yargı organlarında olduğu gibi çok miktardaki dava ile karşı karşıyadır. Örneğin 2001 yılında, siyasi partilerin mali denetimi ve siyasi parti kapatma davaları dışında toplam 365 başvuru sonuçlandırılmış, 176 dosya da 2002 yılına devretmiştir. Bu miktar 1981 ilâ 1991 yılları arasındaki 10 yıllık süreç içinde Anayasa Mahkemesince karara bağlanan toplam başvurudan fazladır ve 1975 ile 1977 yılları hariç kırk yıllık geçmişinde hiç bir yılda bu miktarın üçte biri kadar dahi başvuru karara bağlanmamıştır. Anayasa Mahkemesinin 1980'den 2001 yılına kadar baktığı işlerin yıllık ortalaması ise 62'dir.

Bu davaların artışında, TBMM'nin 2001 yılında çok yoğun yasama faaliyetlerinde bulunmasının yanında, mahkemelerde görülmekte olan davalarda ileri sürülen Anayasaya aykırılık savlarının, giderek artan miktarlarda mahkemelerce de ciddi görülmesi veya re'sen Anayasa'ya aykırılığının saptanması ve Anayasa'da değişiklik yapılmasına karşın zaman geçirmeden uyum yasalarının çıkartılmaması önemli ölçüde etkili olmuştur.

Ayrıca, 17 Ekim 2001 günü yürürlüğe giren Anayasa değişikliğiyle, Anayasanın Geçici 15. maddesinin üçüncü fıkrası yürürlükten kaldırılarak, 12 Eylül 1980 ilâ 6 Kasım 1983 tarihine kadar geçen süre içinde çıkartılan kanunlar ile kanun hükmünde kararnamelerin de Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülebilir hale getirildiğinden; 2002 yılındaki dava miktarında bu nedenle de önemli ölçüde artış olacaktır.

Öte yandan, soyut norm denetimini sağlamak amacıyla iptal başvurusunda bulunan Anamuhalefet partileri de, Anayasa Mahkemesi'ne başvururken gerekli özeni göstermemektedirler. İlgili yasa kuralları ile Anayasa Mahkemesi'nin içtihatları da gözönünde bulundurarak yapılacak titiz bir incelemeden sonra, Anayasaya aykırılıkları saptananlar için grup başkanları veya vekilleri tarafından Anayasa Mahkemesine iptal davası açılmak üzere parti grup genel kurulundan yetki alınması gerekirken, çoğu kez "...... yasanın kimi maddelerinin iptali ...." denilerek Anayasa Mahkemesi'ne başvurmak üzere parti genel başkanına yetki verilmektedir. Böylece, Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmeyeceği bilinse dahi, seçmenlerin gönlünü almak maksadıyla ve inandırıcılığı bulunmayan gerekçelerle Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmaktadır. Üstelik yasanın tamamına yakın kısmının Anayasanın pek çok maddelerine aykırılığından söz edilerek, Mahkemenin işleri gereksiz yere çoğaltılıp ağırlaştırılmaktadır. Oysa Anamuhalefet partisine, muhalefetin bir türünü sergilemek için değil, Anayasaya aykırı olan yasa kurallarının iptalini sağlamak maksadıyla iptal başvurusunda bulunma hakkı tanınmıştır.

Bir başka olumsuzluk da, iktidar partilerinin, Anayasaya aykırı olduğunu ve başvurulması halinde iptal edileceğini bilmelerine rağmen kimi yasama tasarruflarında bulunmakta ısrarlı olmalarıdır. Bunun en tipik örneği "bütçe kanunları" nda görülmektedir. Anayasa Mahkemesi'nce verilen pek çok iptal kararında açıklandığı gibi, olağan yasalarla düzenlenmesi gereken konuların yıllık bütçe yasalarıyla düzenlenmemesi gerekirken, bütçe yasaların yıllık olması, herhangi bir iptal başvurusu olsa bile, başvurunun Anayasa Mahkemesi'nce sonuçlandırılıp verilecek iptal kararının Resmi Gazete'de yayımlanmasına kadar bir yıl geçeceğinin hesaplanması nedeniyle bütçe yasalarına Anayasaya aykırı kurallar konulmaya devam edilmektedir. Bu nedenledir ki, 1994 ilâ 2001 yılları arasında çıkartılan (8) adet bütçe kanunları için (19) adet iptal başvurusu olmuş, bunlardan (1)'i red, (2)'si karar verilmesine yer olmadığı, (16)'sı ise iptal şeklinde sonuçlanmıştır. Bu sonuç, yasamanın da hukuka saygılı olma konusunda her zaman özenli, hatta arzulu olmadığını açıkça göstermektedir.

Bugünkü oluşum biçimiyle, 1982 yılında (5), 1983 yılında (18), 1984 yılında (10), 1985 yılında (20) ve 1986 yılında (30) başvuruyu karara bağlayan Anayasa Mahkemesi'nin, nitelik ve nicelik bakımında büyük artış gösteren iş yoğunluğunun altından kalkabilmesi ve Ulusumuza özlemini duyduğu hizmeti verebilmesi için, birden çok daire ve kurul şeklinde yeniden yapılandırılması, gerekli danışma birimlerine kavuşturulması gerekir.

Ne yazık ki bugünkü durumuyla Anayasa Mahkemesi'nde görev almak, raportörler de dahil olmak üzere diğer görevlilere herhangi bir avantaj sağlamadığından, eleman bulmakta zorlanıldığı gibi, çalışanlardan büyük bir bölümü de daha yüksek ücret alabilecekleri kanısıyla başka kurumlara naklen geçiş için başvurmaktadır.

39. kuruluş yıldönümünde yaptığım konuşmamda değinmeme rağmen geçen bir yıl içinde çalışanların ücretlerinin iyileştirilmesi konusunda hiç bir olumlu gelişme olmadığı ve bu konudaki çabalarımız da sonuçsuz kaldığından, aynı konuya tekrar değinmek zorunluluğunda kalınmıştır.

Konuşmamın bu bölümünde, Anayasa Mahkemesi emekli üyelerinden Halit Hulki ZARBUN'un geçen yıl içinde ebediyete intikal ettiğini ifade ederken büyük bir üzüntü duyuyorum. Mahkememize çok önemli hizmetler veren değerli büyüğümüze Tanrı'dan rahmet diliyor, aziz anıları önünde saygı ile eğiliyorum.

Ayrıca, yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılan Üyemiz Sayın Mahir Can ILICAK'a bundan sonraki yaşamında sağlık, esenlik ve mutluluk içinde uzun ömürler diliyor, Yüce Mahkemede görev alarak unutulmaz hizmetler sergileyen çok değerli meslektaşlarımızdan hayatta olanlara da sağlık ve esenlik temennilerimi iletiyorum.

Tüm konuklara en iyi dileklerimle saygılar sunuyorum.
Mustafa BUMİN
Anayasa Mahkemesi Başkanı
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2018
Ziyaretçi Sayısı :