ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI MUSTAFA BUMİN'İN 41. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ TÖRENİ AÇIŞ KONUŞMASI
Sayın Cumhurbaşkanım,

Kurulduğu 25 Nisan 1962 gününden bugüne kadar, Cumhuriyetin ve parlamenter demokratik sistemimizin temel kuruluşlarından birisi olarak görevini etkin biçimde sürdürüp, hukukun gelişmesi yolunda verdiği büyük çabalar sonucu, toplumumuzdaki saygın ve onurlu yerini koruyan Anayasa Mahkemesi'nin 41. Kuruluş Yıldönümü Kutlama Törenine teşriflerinizden dolayı size ve tüm değerli konuklarımıza en içten duygularla saygılarımı sunuyorum.

Her yıl 6 eylülde kutlanan "Adli Yıl Açılış Törenlerinde" Yargıtay Başkanları ile Barolar Birliği Başkanları, 1963 yılından başlayarak bugüne kadar devam eden "Anayasa Mahkemesi Kuruluş Yıldönümü Kutlama Törenlerinde" Mahkeme Başkanları ve yine her yıl 10 mayısta yapılan "Danıştay'ın Kuruluş Yıldönümlerinde" Danıştay Başkanı ve Barolar Birliği Başkanlarınca değinilen ve giderilmesi istenilen yargıya ait sorunlar, ne yazık ki bugün de giderek daha da ağırlaşan biçimde devam etmektedir. Bunca yıl yapılan bu konuşmalara rağmen; yargıyı iyileştirme, hızlandırma ve etkinliğini arttırma yolunda gerekli tedbirlerin alınmaması ve özellikle yargıda görev alan hakim, savcı ve yardımcı personelin fizikî çalışma koşullarının iyileştirilerek, yaptıkları görevin önem ve kutsiyetine yaraşır biçimde malî ve sosyal haklara kavuşturulmaması, yargıyı ve yargısal faaliyetleri giderek daha da sorunlu hale getirmiştir.

Bu yıl yapacağım tören açılış konuşmasını iki ana başlık halinde sunmayı uygun buldum. Bunlardan birincisi, Anayasa Mahkemesi de dahil olmak üzere tüm adli, idari ve askeri yargı yerlerini ilgilendiren müşterek sorunlar, ikincisi ise, salt Anayasa Yargısına özgü sorunlar ve çözüm yollarıdır. Hiç kuşku duyulmamalıdır ki, değineceğim konulara, yukarıda sözünü ettiğim yüksek yargı organlarının başkanları tarafından kendi kuruluş günlerinde yaptıkları konuşmalarda bir çok kez tekraren değinilmiştir.

YARGIYA VERİLMESİ GEREKEN ÖNEM

Anayasa'nın Başlangıç'ında belirtildiği gibi, her Türk vatandaşının, Anayasa'da belirtilen temel hak ve özgürlüklerden, eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürebilmesi, maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirebilmesi, Cumhuriyetin temel niteliklerinin başında gelen ve Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesinin tüm kurallarıyla gerçekleşebilmesi için yargının hızlı, adil ve kaliteli biçimde hizmet vermesi gerekir. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinin (1) nolu bendinde, herkesin, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanma ve davasını makul bir süre içinde, aleniyet esaslarına göre ve hakkaniyete uygun biçimde sonuçlandırma hakkı olduğu kuralına yer verilmiştir.

 

Yargı hizmetinin gereği gibi yerine getirilememesinin en önemli nedeni, genel bütçeden yargıya ayrılan payın yıllar itibariyle giderek azalmasıdır. Oysa çağdaş bir yargı ve infaz sisteminin oluşturulabilmesi için, genel bütçeden yargıya yeterli ödeneğin verilmesi gerekir. Ne yazık ki yargısal faaliyetlerin büyük bir çoğunluğu yapı, mefruşat ve teknik donanım bakımından son derece yetersiz binalarda yerine getirilmeye çalışılmakta, bu ise yargının saygınlığı ile bağdaşmamaktadır. Bugün itibariyle adalet hizmetleri, hükümet konaklarının en izbe bölümlerinde veya mesken ya da iş hanı olarak yapılan kiralık adliye binalarında yerine getirilmeye çalışılmakta, bir çok hakim ve cumhuriyet savcısına oda bulunamamakta, mevcut olanların tefrişinde de büyük sıkıntılar çekilmektedir. Girmeye çalıştığımız Avrupa Topluluğu ülkelerinde mahkemelere ne denli önem verildiği ve yargı mensuplarının, saray veya saray benzeri binalarda her türlü teknik donanım içinde hizmet gördükleri herkesin malumudur. Bu nedenledir ki, sadece adını aldığımız ve fakat adından başka Avrupa'dakilere hiç benzemeyen binalara bizde de "Adliye Sarayı" adı verilmiştir. Türkiye'deki en iyi adliye saraylarından birisi ve belki de birincisi Ankara Adliye Sarayı'dır, ama daha 13 yıl önce inşaatının bitirilmiş olmasına rağmen yapıldığı tarih itibariyle hakimlere direkt telefon hattı verilmemiş, hizmet gördükleri çalışma odaları ise iki koltuğun yan yana konamayacağı kadar dar yapılmıştır.

Oysa hakim, Cumhuriyet Savcısı ve diğer yargı personeli için, çağın gelişmelerine ve hizmetin gereklerine uygun bir şekilde, münhasıran yargı hizmet binası olarak inşa edilmiş ve modern araç ve gereçlerle donatılmış hizmet binalarına gereksinim bulunmaktadır. Kuşkusuz ki, yargılamanın süratli bir şekilde sürdürülerek sonuçlandırılabilmesi için ayrıca, yapılacak harcamalara ait carî bütçe ödeneklerinin de zamanında ve yeteri kadar olması zorunludur. Oysa, genellikle yargı için ayrılan ödenekler yetersiz kaldığından, carî harcamaların karşılanmasında çok büyük sıkıntılarla karşılaşılmaktadır. Yeterli ödenek ayrılmaması bir yana, konulan ödeneklerin de zamanında serbest bırakılmaması adli hizmetlerin çok yavaş işlemesine sebep olmakta, bu durum adalete olan güven duygusunu sarstığı gibi, adil yargılanma hakkını da zedelemektedir. Bilindiği gibi, sadece yargılama sürecinin çok uzun sürmesi hali, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, Sözleşmenin 6. maddesinde belirtilen adil yargılama hakkının ihlali olarak değerlendirilmekte ve Devletimiz aleyhine pek çok ihlal kararları verilmesi sonucu, önemli miktarlara varan maddi ve manevi tazminat ödenmektedir.

 

Öte yandan, yeni bir hukuk düzeni kurulması ve yargıda yeni bir yapılanmaya gidilmesi, hakim, savcı ve yardımcı personelin eğitimlerinin günün ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeye yükseltilmesi ile olanaklıdır. Bu nedenle, Adalet Bakanlığınca hazırlanan Türkiye Adalet Akademisi Tasarısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde bekletilmemeli en kısa zamanda kanunlaşması sağlanmalıdır.

Ayrıca, Mahkemelerin baktıkları dava miktarının giderek çok büyük artışlar göstermesi nedeniyle mevcut kadrolar yetersiz kaldığından, yargı hizmetinde çalışanların miktarları artırılmalı, bu personelin gerekli nitelikleri taşıyabilmesi için yetiştirilmelerinde büyük titizlik gösterilmelidir.
YARGIÇ ve SAVCILARIN MALİ ve SOSYAL HAKLARI

Büyük Atatürk, 5 Kasım 1925 tarihindeki Ankara Hukuk Fakültesini açış konuşmasında, adalet ve hukukun her şeyin temeli olduğunu, Cumhuriyetin yapıcısı ve kollayıcısı olan bu büyük kuruluşun açılışından duyduğu mutluluğu hiçbir girişimde duymadığını belirtmek suretiyle, hukuka saygı ve hukukçuya güven düşüncesinin en belirgin örneğini vermiş; "Bir hükümet ancak adalete dayanabilir. Bağımsızlık, özgürlük ve her şey adaletle var olur... Bir ülkede adalet olmazsa o ülkede anarşi var demektir. Orada özgürlük yok demektir." diyerek yargıya verdiği önemi göstermiştir. Kuşkusuz ki Atatürk'ün gerçekleştirdiği hukuk devrimi, Cumhuriyetin en güçlü eserlerinden biridir.

Yüce Atatürk'ün büyük önem verdiği adaletin gereği gibi dağıtılabilmesi için, mahkemelerin tarafsız olması, yani hakimin hüküm verirken, dosyadaki deliller ile kendi hukuk anlayışı ve vicdanının sesinden başka hiçbir şeyin etkisi altında kalmaması gerekir. Eğer bir yargıç karar verirken hukuk esasları ve vicdanı yerine, idarenin veya dava ile ilgili olanlardan herhangi birisinin etkisi altında kalırsa, bu takdirde vereceği karar özde adaletle ilgisi olmayan bir belgeden ibaret kalır. Bu durumda halkın adalete ve devlete olan güven duygusu sarsılır. Sürekli kaygılar altında ezilen ve yarınının ne olacağını bilemeyen kimselerin oluşturduğu toplum, önce çalışma gücünü, sonra da yaşama sevincini yitirir. Gittikçe artan bu güvensizlik ve kaygılar, hak aramada, yargıya başvuru dışında başka yollara yönelmeye yol açar.

Hakimin görevini başarmasında onun vicdanı ve seciyesi önemli bir teminattır. Hakimlerin adalet hizmetini yerine getirirken işledikleri haksızlık, adalet hizmetlerinde görevli olmayan herhangi bir devlet adamı veya kimsenin işlediği haksızlıktan çok daha korkunç, bu yolla açılan yara da diğerlerinden daha büyük ve derindir. Bu nedenle hakimlerin seçilmesine ve yetiştirilmesine çok önem vermek gerekir.

Hakimler, devlet işlerinde kendilerine en ağır işler ve ödevler yüklenilen kimseler olduğuna göre, onların bu sorumluluğuna karşılık olarak kişisel hakları belirlenirken, bu özel durumları, yani görevlerinin ağırlığı yasakoyucu tarafından gözönünde tutulmalı, görevin önem ve ağırlığıyla orantılı olarak çalışma koşulları yanında mali ve sosyal haklar sağlanmalıdır.

1966 ilâ 1972 yılları arasında Anayasa Mahkemesi üyeliği de yapan değerli hukukçu Recai Seçkin, 1962-1963 yıllarında Yargıtay Başkanı sıfatıyla yaptığı adli yıl açış konuşmalarında, hakimlik mesleği ile ilgili olarak şöyle demiştir: "....Adalet kapısı, bilhassa yönetim yerlerinin haksızlığını düzeltecek son kapı olunca adalet işleri, sosyal bakımdan, yönetim işlerinden daha önemli işler niteliğini kazanır... Son kapı olan mahkeme kapısı, gayet sağlam bir kapı olmalıdır ki, haksızlık oradan içeri sızmasın. Bu kapının sağlamlığı, sadece, konulan kanun hükümleriyle hakimin, yönetim erkinin veya işle ilgili bir yurttaşın etkisi dışında, kanun ve vicdanı ile baş başa bırakılması yoluyla sağlanmış olmaz. Kanunun gereği gibi uygulanabilmesi ve hatta hakimin okuduğunu ve söyleneni gereği gibi dinleyebilmesi ve anlayabilmesi, kendisinin herhangi bir üzüntü ve sıkıntısının bulunmamasına, yani iç rahatlığına sahip olmasına bağlıdır. Şayet hakim, maddi ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek güce sahip değilse, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, ruhî bakımdan kendisini işe veremez ve böyle bir hakimin kararı, büyük bir ihtimalle doğru olmaz... Hakimlerin büyük bir çoğunluğu, pek çok akşamlarını evlerinde dinlenerek geçiremedikleri gibi, hafta tatilinden de hemen hemen faydalanamazlar. Bu yaşam şartları, diğer meslektekilerden daha çabuk yıpranıp hastalanmaları veyahut mesleğe tam manasıyla yararlı olabilecekleri olgun bir çağda, meslekten çekilip, serbest hayata atılmaları ve durumu yakından bilen yeni hukukçuların da hakimliğe rağbet etmemeleri sonucunu doğurmaktadır... Bu güne kadar hakim olan yanlış bir düşünceye, hukuk devleti olma yoluna kesin olarak girmemizden sonra artık değer vermemek gerekir. O da, hakimin dahi devletin bir memuru bulunması sebebiyle diğer memurlardan farklı bir malî hakkı olamayacağı ve öbür memurların işlerinin dahi hakimin işi kadar önemli bulunduğu düşüncesidir..."

Bu anlamlı ifadeler, kullanıldığı 40 yıl öncesi gibi bugün de aynen geçerlidir. Geçen bu uzun süreç içinde yargı faaliyetlerinin etkin ve hızlı yürümesini sağlayacak hiçbir ciddi önlem alınmamış, yargıçların çalışma koşulları ve özlük hakları iyileştirilmemiştir.

1960'lı yıllardan önce, birinci sınıfa ayrılmış hakimlerin aylıkları Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi parlamenter maaşları ile eş düzeyde iken, ne yazık ki bugün, bağımsız idari kuruluşlarda çalışan ve 10 yıllık memuriyet kıdemi bulunan bir uzman maaşının altına düşmüştür. Bu nedenle, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu asıl üyeliği yaptığım 1989-1992 yılları arasında İstanbul'a naklen atanan hakim ve savcıların, geçim sıkıntısı çekecekleri mazeretini ileri sürerek tayin yerlerini değiştirmek için ne kadar büyük çaba sarfettikleri hiçbir zaman belleğimden çıkmamıştır.

Açıklıkla söylüyorum, yargıç ve savcıların yaptıkları hizmeti bağımsız idari kurumların uzmanlarının gördüğü işten daha az önemli gören, bu nedenle Avrupa Birliği'ne üye ülkeler bir yana, Macaristan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hakimlerinin sahip olduğu olanaklardan dahi yoksun kılan zihniyetle hukuk devleti gerçekleştirilemez.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

 
EGEMENLİK, İNSAN HAKLARI ve ANAYASA MAHKEMESİ

Anayasalar, insan hak ve özgürlüklerini korumayı, adalet ve bireysel güvenliği sağlamayı amaç edinir. Bu amacın gerçekleştirilmesi için halkın temsilcisi olan yasamanın tasarruflarının da denetlenmesine gereksinim duyulmuş, bu nedenle hukukumuzda önemli bir aşama olan Anayasa Mahkemesi 1961 Anayasasıyla kurulmuştur.

Egemenliğin, devletin meşruiyet kaynağı olan "birey" aleyhine kullanılmasının önündeki en büyük engel Anayasa Mahkemeleridir. Ancak, hukuk düzeninin ve egemenlik kullanımının ulusal niteliği nedeniyle etkin ve akılcı bir zafer olarak nitelendirilebilecek olan Anayasa Mahkemelerinin, egemenliğin meşruiyet kaynağının ulusal zeminden uluslararası zemine kayması, dolayısıyla pozitif hukukun, hatta anayasaların dahi uluslararası güç ilişkilerince belirlenen duruma gelmesi karşısında, bu etkinlik ve geçerliliklerini sürdürebilmeleri tartışılabilir hale gelmiştir.

Bu durumda, Anayasa Mahkemeleri ya işlevsellik kaybına uğrayıp sembolik kurumlar haline indirgenecek, ya da Anayasa Mahkemelerinin işlevleri yeniden tanımlanacaktır. Anayasa Mahkemeleri yalnızca ulusal pozitif normlara göre değil, uluslararası metinlere, kimi zaman onun da ötesinde evrensel ilkelere göre "hukuksallık" denetimi yapacaktır.

Kuşkusuz ki, yalnızca biçimsel anlamdaki bir hukuk devleti ilkesi ile adalet, hukuksal güvenlik, temel hak ve özgürlükler sağlanamaz. Adaleti amaç edinmeyen, insan onuruna uygun düşmeyen bir yasama tasarrufu pozitif hukuk tarafından korunsa dahi, hukuk devleti ilkesine uygun düşmez. Yasaların ve siyasal iktidarlar işlemlerinin, insan haklarını ihlal, ulusal ve uluslararası barışı tehdit, evrensel değerleri zayıflatıcı bir araç olarak kullanılması, pozitif düzenlemeler izin verse ve Anayasal denetim yolları tıkalı olsa bile hukuka uygun hale gelmez.

Bu tür biçimsel anlamda hukuksal olan işlem ve eylemlerin, siyasal yaşama ve dünya barışına nasıl zarar verdiğine dair gerek dünya tarihinde ve gerekse siyasal geçmişimizde birçok örnekler bulunmaktadır.

Etnik köken, din, cinsiyet ve benzeri faktörler gözetmeksizin "insan" ortak paydasında buluşan "yurtta barış, dünyada barış" ilkesinin anlamını her geçen gün daha çok benimseyen Türk Ulusu, dünya ulusları arasındaki onurlu yerini giderek daha da güçlendirmektedir. Türk Ulusu, ulusal onurunun korunmasının ve dünyada barışın sağlanmasının ancak evrensel hukukun tüm dünyaya egemen olması ile mümkün olacağının bilincindedir. Şüphesiz ki, Türk Ulusu adına siyasal iktidarı kullanan organlar da ülkenin dış politikasının belirlenmesine ilişkin işlem ve eylemlerinde bu gerçeği göz önünde bulundurmalıdırlar.

Uluslararası güvenlik ve barışın sağlanamadığı, güç ilişkilerinin belirlenemediği "güçlülerin hukuku" yerine, "evrensel hukuk"un ikame edilemediği bir dünyada ulusal barış ve güvenliğin sağlanması da olanaklı değildir.

Adaletli bir Dünya barışının sağlanabilmesi için; Anayasa'nın Evrensel hukuk ilkelerine ve Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerine aykırı yönlerinin giderilmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi'nin, evrensel hukuku yakından izleyebilecek konuma gelmesini sağlayacak dinamizme kavuşturulmasına iş yoğunluğu engel olduğundan, Mahkemenin konumu ve işlevleri ile bağdaşmayan Siyasi Partilerin Mali Denetimi" görevi Anayasa Mahkemesi'nden alınmalı, Mahkemenin birden çok daire ve kurul halinde yeniden oluşturulması sağlanarak Anayasa şikayeti yolu da kabul edilmek suretiyle güçlü bir temel hak ve özgürlük koruma sistemi Ülkemize yerleştirilmelidir.
ANAYASA MAHKEMESİNİN İŞ YÜKÜ VE
YENİDEN YAPILANMASI LÜZUMU

Anayasa Mahkemesi, insan hak ve özgürlüklerinin korunup kollanması ve hukuk devletinin gerçekleşmesi amacıyla bugüne kadar yürüttüğü etkin ve özverili çalışmalarını bundan sonra da devam ettirecektir. Ancak tüm yargı organlarında olduğu gibi, Anayasa Mahkemesinde de dosyaların karara bağlanması ve verilen kararların, varsa azlık oyları ile beraber yazılarak Resmi Gazeteye verilmesinde gecikmeler olabilmektedir. Kuşkusuz ki bunun başlıca nedeni, Anayasa Mahkemesinin son iki yılda ağır bir iş yükü altına girmiş olmasıdır.

Mahkemeye, kurulduğu 1962 yılından 1980 yılına kadar 18 yıl içinde toplam 1648 başvuru yapılmış olup, bunun yıllık ortalaması 91'dir. 1980 ilâ 2000 yılına kadar geçen 20 yıllık sürede açılan dava adedi ise 1220 olup, yıllık ortalama 61'dir.

Bu 38 yıllık süreçte olağan nitelikteki başvuruya karşın 2001 yılında 556 başvuru yapılmış, 370 adedi karara bağlanarak ertesi yıla 186 dosya devir yapılmıştır. 2002 yılında, önceki yıldan devreden ve gelen toplamı 369 dosyadan 209'u karara bağlanmakla birlikte 160 adet dosya da 2003 yılına devretmiştir. 20 Nisan 2003 tarihi itibariyle mevcut dosya adedi 201'e ulaşmıştır.

Son iki yılda çıkartılan işlerin, 2000 yılına kadar geçen 38 yılın ortalaması olan 75 dosya ile mukayese edilmesi halinde yüzde beşyüz oranında arttığı görülmektedir. Bu artan iş yükü de kararların yazımını ve Resmi Gazetede yayımını geciktirmektedir.

Anayasa Mahkemesi'nin ağır iş yükü altına girmesini başlıca dört nedene bağlamak mümkündür. Bunlardan birincisi, Avrupa Birliğine giriş süreci nedeniyle gerek 3 Kasım 2002 seçimlerinden önceki ve gerekse bugünkü Hükümet döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin çok yoğun çalışma yaparak pek çok yasayı yürürlüğe koyması; ikincisi, 2001 yılında Anayasa'da yapılan önemli nitelikteki değişikliklere rağmen, zaman geçirilmeksizin değiştirilen Anayasa kurallarına uyumlu biçimde gerekli yasal düzenlemelerin yapılamamış olması, üçüncü bir neden de, tüm yargı organlarına olduğu gibi, Anayasa Mahkemesine başvuru yollarının da gerek vatandaşlar ve gerekse Mahkemeler tarafından öğrenilmiş bulunulması, dördüncüsü ise, Anayasa'nın geçici 15. maddesinin kaldırılması sonucu daha önce Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülemeyen Konsey döneminde çıkartılan 626 adet yasa hakkında Anayasa Mahkemesine başvurma imkanının sağlanmış olmasıdır.

Bir hukuk devletinde Anayasa Mahkemesine başvuruyu sınırlayan yasal düzenlemeler yapılamayacağına göre, giderek artan bu dava yükünün altından kalkılabilmesi için, Anayasa Mahkemesinin, 41 yıl önce kurulduğu gün oluşturulan geleneksel yapısından kurtarılması ve yeniden yapılandırılması gerekir.

Bu konuda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin oluşum biçimi ve çalışma yönteminin örnek olarak alınabileceğini düşünüyorum. Türkiye Barolar Birliği Anayasa Önerisi Hazırlama Komisyonu Üyelerince hazırlanan ve Birlik tarafından 2001 yılında yayınlanan Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Önerisi isimli çalışmada, Anayasa Mahkemesi için gösterilen oluşum, ana hatları itibariyle tarafımdan da olumlu karşılanmaktadır.

Böylece Anayasa Mahkemesi bir Büyük Kurul, iki Daire, iki de Kurul'dan oluşacak; Büyük Kurul Anayasa Mahkemesi Başkanının Başkanlığında 18 Üye, Daireler 1 Başkan ve 8 Üye, Kurullar da 1 Başkan ile 6 Üyeden oluşacak, ayrıca Daire ve Kurullar nezdinde üçer Üyeli "Ön İnceleme Komisyonları" kurulacaktır.

Ana hatları itibariyle açıklanan bu oluşumla, gelecekte tanınacak olan bireysel başvuru ve organ başvurusu sonucu onbinleri bulacak olan dosyaların altından kalkılması sağlanmış olacaktır.

Anayasa Mahkemesinin iş yükünün azaltılabilmesi için Anayasakoyucu ile başvuran mahkemelere de önemli görevler düşmektedir. Bu nedenle Anayasa Komisyonu, anayasa yargısını çok iyi bilen hukukçu üyelerden oluşturulmalı, yasa yapım süreci içinde Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin geçmişteki içtihatları yakından izlenerek yasalaşma sürecine geçilmelidir. Oysa çoğu kez birkaç kişilik küçük bir grubun özverili çalışması ile yasa metni şekillenmekte, Genel Kurulda son anlarda verilen önergelerle maddelerde değişiklikler yapılarak mevcut olan uyum ve bütünlük bozulmaktadır.

Öte yandan, ilk derece mahkemelerinden gelen başvurular gereken ciddiyet ve hassasiyetle hazırlanmalı, hakimler, kendilerini Anayasaya aykırılık kanaatına ulaştıran nedenleri, kendi anlayış biçimlerine göre değil, Anayasa Mahkemesinin verdiği kararlardaki gerekçelere dayandırmalıdır.
ANAYASA NORMUNUN ANAYASAL DENETİMİ

Anayasa'nın 148. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi, Anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden denetleyebilmekte, bu tür denetim ise, teklif ve oylama çoğunluğu ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı bulunmaktadır.

Anayasa değişikliklerinin esas yönünden Anayasanın diğer kuralları ile Uluslararası Sözleşmelere aykırılığının incelenememesi, siyasal iktidarları, hukukun genel ilkelerine aykırı olsa bile, beğenmedikleri Anayasa kurallarını sık sık değiştirerek, yasalara anayasal güvence sağlamak gibi bir gayret içine sokmaktadır. Böyle bir anayasa kuralına göre çıkartılan yasalar, hukuka aykırılığına karşın şeklen anayasaya uygun görünmekte, belki anayasal denetimden kaçırılmakta, fakat hukuk devleti ilkesine aykırı düşmektedir.

Anayasa'nın 2. maddesinde öngörülen nitelikte hukuk devleti olabilmek için, insan haklarına saygı göstermek, bu hakları koruyucu, adaletli bir hukuk düzeni kurmak ve bunu devam ettirmekle kendini zorunlu saymak, bütün etkinliklerde hukuka uygun davranmak gerekir. Hukuk devleti ilkesi, devletin tüm organlarının üstünde hukukun mutlak bir egemenliğe sahip olmasını, yasa koyucunun da kendisini her zaman, Anayasa yanında, hukukun üstün kuralları ile de bağlı saymasını zorunlu kılar. Hukukun temel ilkelerine dayanmayan, Devletin amaç ve varlık nedeniyle bağdaşmayan ve sadece belirli bir zamanda oluşan çoğunluğa dayanılarak çıkartılan yasalar, kamu vicdanında olumsuz tepkiler yaratır. Böyle bir yasayı ve hatta anayasayı hukuk devletinin tasarrufu niteliğinde saymak olanaksızdır. Devletin tüm organlarının yaptığı işlemlerin geçerliliği, hukuk devleti ilkesine uygunluğuna bağlıdır. Ayrıca, hukuk devletinin öğeleri arasında, yasaların kamu yararını gözetmesi ilkesi de vardır. Bu ilkenin anlamı, kamu yararı düşüncesi olmaksızın, yalnızca özel çıkar ve durumlar için veya yalnızca belli kişiler yararına herhangi bir yasa kuralının konulamayacağıdır.

Açıklanan nedenlerle, Anayasa normunun, sınırlı biçimdeki şekil denetimi dışında Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi olamamasından yararlanarak, ulusalüstü hukuk normlarına veya hukukun genel ilkelerine aykırı Anayasa değişiklikleri yapmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
YEDEK ÜYELİĞİN KALDIRILMASI

25 Nisan 2001 günü Anayasa Mahkemesinin 39. Kuruluş Yıldönümü Kutlama Töreninde değindiğim yedek üyeliğin kaldırılması konusuna, önümüzdeki dönemde yapılacak kapsamlı Anayasa değişiklikleri sırasında değerlendirilmesi arzusuyla bir kez daha değineceğim.

Aynı kaynaklardan, aynı koşullara bağlı olarak aynı yöntemlerle seçilen ve aynı statüde bulunan Anayasa Mahkemesi üyeleri arasında asıl ve yedek ayrımı yapılmasının hiçbir haklı nedeni ve hizmete ilişkin herhangi bir yararı da yoktur. Avusturya Anayasa Mahkemesi dışında hiçbir Avrupa Anayasa Mahkemesinde yedek üyelik bulunmamaktadır. Asıl üyeliğin boş olması veya üyenin özrü bulunması durumunda, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Başkanvekili seçiminde oy kullanabildiği halde bu görevlere seçilme hakkından yoksun olan, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkan ya da Başkanvekili seçimlerinde aday olabildikleri halde, asıl üyelerin tamamının kurula katılması durumunda bu seçimde oy kullanamayan yedek üyeliğin kaldırılması gerekir. Hiç kuşku yoktur ki, yedek üyeliğin kaldırılmasıyla Mahkemenin daha verimli çalışması sağlanmış ve etkinliği de arttırılmış olacaktır.
SİYASAL PARTİLERİN KAPATILMASI DAVALARI

40. Kuruluş Yıldönümü Kutlama Töreninde bu konudaki görüşlerimizi belirtmemize rağmen geçen bir yıllık süreç içinde konu güncelliğini koruduğu ve hatta diğerlerine nazaran daha da ön plana geçtiği için konuya yeniden değinilmiştir.

Anayasa'nın 68. maddesiyle, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez öğelerinden sayılan siyasi partilerin faaliyetleri, Türkiye'de pek çok kez yargı kararı ile sona erdirilmektedir. Bugün itibariyle kapatma kararı verilen siyasi parti sayısı 24 olup, bu rakam, parlamenter demokrasi ile yönetilen ülkelerden hiçbirinde rastlanmayacak kadar yüksektir. Türkiye'deki siyasi partilerin, tüm değerleri oya çevirerek iktidar olabilme gayreti içinde, fertler için yasaklanan söz ve eylemleri yapma eğiliminde olmaları, kapatma kararı verilmesinde önemli bir etken ise de, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda pekçok davranışın kapatma nedeni olarak sayılmış olması da kapatma kararı verilmesine yol açmaktadır.

1995 ve 2001 yıllarında Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinde yapılan değişikliklerde, siyasi partilerin kapatılma nedenleri sayılmak suretiyle, bunlar dışında kalan eylemlerle kapatma kararı verilemeyeceği öngörülmüş, 149. maddesiyle de karar nisabında yükselme yapılmış ise de, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, tümü itibariyle ele alınarak Anayasa'da yapılan değişikliğe uyumlu hale getirilmediğinden, partilerin kullandığı kimi isimler, büyük kongrelerini öngörülen süre içinde yapmamaları, aralıksız iki dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimlerine katılmamaları, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa'nın 136. maddesi hükmüne aykırı amaç gütmeleri gibi birçok durum halen parti kapatma nedeni sayılmaktadır.

2001 yılında Anayasa'nın geçici 15. maddesinde yapılan değişikliğe kadar, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun sonradan değiştirilen maddeleri dışında kalan bölümleri için Anayasa'ya aykırılık savıyla Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmasının yasaklanmış olması, bu yasakların kalıcı olmasını sağlamış, Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilemediği gibi parlamento tarafından da değiştirilerek Ulusalüstü normlara ve Anayasa'ya uyumlu hale getirilmemiştir.

Öte yandan, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 104. maddesinde yapılan son değişiklikle, bir siyasi partinin, bu Kanun'un 101. maddesi dışında kalan emredici hükümleriyle diğer kanunların siyasi partilerle ilgili emredici hükümlerine aykırı eylemlerinin sabit görülmesi ve altı aylık süre içinde bu aykırılığın giderilmemesi durumunda, o siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılabilmesi için Anayasa Mahkemesi'ne Cumhuriyet Başsavcılığı'nca resen dava açılabileceği öngörülmüş ise de, genel seçimlerde aldıkları oy itibariyle Devlet yardımı alamayan partiler bakımından bu maddenin uygulanabilme olanağının bulunamayacağı gözardı edilmiştir. Hernekadar aynı anılan Kanun'un 111. maddesinde 2.1.2002 gününde yapılan değişiklikle, 104. maddeye göre verilen ihtar kararının gereğini yerine getirmeyerek partiyi Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakan sorumlular ile Devlet yardımından faydalanmayan siyasi partilerin sorumluları hakkında üç aydan altı aya kadar hapis cezası verileceği kurala bağlanmış ise de, bu durum dahi Devlet yardımı alamayan partilerin, 104. maddeye aykırı eylemlerinin parti bakımından cezasız kalması sonucunu değiştirmemektedir. O halde tüm partiler için uygulanabilir nitelikte müeyyideler getirilmesi gerekir.

 

Öte yandan, siyasi partilerin kapatılması başlıca iki bakımdan önem arzetmektedir. Bunlardan birincisi, partinin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olanlar bakımından kapatma kararının Resmi Gazete'de yayımından başlayarak beş yıl süreyle getirilen seçilme yasağı, diğeri ise, partinin malvarlığının Hazine'ye irat kaydedilmesi keyfiyetidir. Malvarlığına sahip olmayan siyasal partiler ile, alacağı oy itibariyle ülke ve il barajını aşamaması sonucu seçilemeyen adaylar için bu müeyyideler pratik bir sonuç doğurmayacaktır.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,
CUMHURBAŞKANINA

YÜKSEK MAHKEME ÜYELERİNİ VE YARGITAY BAŞSAVCISINI SEÇME
 KONUSUNDA TANINAN YETKİLER

Anayasa'nın 2. maddesinde sözü edilen hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesini gerçekleştirilebilmek için gereken koşullardan birisi de yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatıdır.

Anayasa'nın 104. maddesinin (c) bendine göre Cumhurbaşkanı; Anayasa Mahkemesi, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri ile Yargıtay Başsavcısını kendisine sunulan adaylar arasından, Danıştay üyelerinin dörtte birini de doğrudan seçmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanımız Anayasa Mahkemesi Başkanı sıfatıyla 25 Nisan 2000 günü, Anayasa Mahkemesi'nin 38. Kuruluş Yıldönümü Kutlama Töreninde yaptıkları konuşmalarında; "...Anayasa'ya göre, Cumhurbaşkanı, yalnız 'Yürütme organı' içinde değil, tüm devlet yapısında üstün bir konuma ve yetkilere sahip bulunmaktadır. Yasaların iptali isteminde de bulunabileceğinden Anayasa'ya uygunluğun yargısal denetiminde de önemli bir yetkiye sahiptir. Ancak Anayasa'nın 104. maddesinde Cumhurbaşkanına verilen yetkiler parlamenter demokrasinin sınırlarını aşmaktadır. Oysa, demokratik devlet düzeninde, ulusal iradeyi temsil eden parlamento dışında sorumsuz bir Cumhurbaşkanının yönetimi paylaşması ve tek başına önemli yetkiler kullanması kabul edilemez. Açabileceği bir iptal davasına bakacak olan Anayasa Mahkemesi'nin üyelerini yürütme organının başı olan, Cumhurbaşkanının seçmesi hukuk devleti ilkesinin gereklerinden olan yargı bağımsızlığıyla bağdaşmamaktadır. ...Anayasa'nın 104. maddesinin (c) bendi yürürlükten kaldırılmalı veya en azından Cumhurbaşkanı'nın Anayasa Mahkemesi üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını seçme görev ve yetkisine mutlaka son verilmelidir..." demişler; bir yıl önceki konuşmalarında da, bu konuda tanınan yetkilerin objektif ve olumlu kullanılıyor olmasının da sorunu ortadan kaldırmayacağını ifade etmişlerdir.

Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptıkları konuşmadan alıntı yaptığım görüşlerine bütün gönlümle katılıyor, Anayasa değişikliklerinde gerekli düzeltmelerin yapılacağını umuyorum. Hiç kuşku yoktur ki, anılan Yüksek Mahkeme ve Kurul Üyelikleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yapılacak seçimin tek dereceli olarak Yüksek Mahkemeler Genel Kurullarınca yapılması en uygun olanıdır. Yargıtay Daire Başkanları ile Birinci Başkanını doğrudan seçen Yargıtay Genel Kurulunun, Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını nihai olarak seçemeyeceğini düşünmek mümkün değildir. Kaldı ki, Danıştay'da da Danıştay Başsavcısı, Danıştay Genel Kurulunca tek dereceli olarak seçilmektedir. Nitekim 1961 Anayasasının 145. maddesine göre Anayasa Mahkemesi Üyeleri, Yargıtay ve Danıştay Genel Kurullarınca kendi Başkan ve Üyeleri ile Başsavcıları arasından üye tam sayısının salt çoğunluğu ve gizli oyla seçiliyorlardı. İki dereceli seçim, birçok Yüksek Mahkeme üyesinin aday olma arzusunu engellemekte, adayların, Genel Kuruldan en yüksek oyu alarak seçilmiş olmaları halinde bile, Cumhurbaşkanına yakınlığı bulunan başkalarıyla birlikte aynı listede sunulmaları durumunda seçilme şansları olmayacağı izlenimine kapılmalarına neden olmaktadır.

HAKİMLER VE SAVCILAR YÜKSEK KURULU

1982 Anayasası, yürütmeyi güçlendiren, bireye karşı devleti ön planda tutan bir anlayışla, 1961 Anayasasının birçok kurallarına aykırı biçimde hukukun üstünlüğünü ve hukuk devleti ilkesini zedeleyen ve biri diğeriyle çelişen kimi kurallar içermektedir.

Bu genel yapısı nedeniyle Anayasada yargı bağımsızlığını ve hakim teminatını zedeleyen düzenlemeler bulunmaktadır. Örneğin, Yargıtay Başkanı Sayın Eraslan Özkaya'nın 2002-2003 adli yılı açılış konuşmasında belirttiği gibi, Anayasa'nın; hakim ve savcıların idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlı olduklarını öngören 140. maddesinin altıncı fıkrası, hakimler ve savcıların denetimi ve görevlerine ilişkin soruşturma yapma iznini Adalet Bakanlığına veren 144. maddesi, hakim ve savcıların, mesleğe kabul, atama, nakletme, yükselme, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme ve görevden uzaklaştırma gibi özlük hakları konusunda idari dava konusu yapılamayacak nitelikte kesin kararlar verilmesini öngören 159. maddesi hakimlik teminatı ve yargı bağımsızlığını zedeleyecek niteliktedir. Adalet Bakanının Başkanlığını yaptığı ve Adalet Bakanlığı Kuruluş Kanununa göre Bakanın emrinde olan ve Kurulun tabii üyesi sayılan Bakanlık müsteşarının da bulunduğu ve kendisine ait müstakil binası, sekreteryası ve teftiş kurulu bulunmayan bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun aldığı kararlar hakimin bağımsızlığı ve teminatına gölge düşürmektedir.

Bu nedenle Yüksek Kurul, adli ve idari yargı bölümlerinden oluşmak üzere yeniden yapılanmalı, Kurulun objektif kriterlere göre karar vermesini sağlayacak kurallar konmalı, Kurul kararlarının yargısal denetimi sağlanmalı, sekreterya ve teftiş kurulu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na bağlanmalı ve bu Kurulun müstakil bütçesi olmalıdır.

ANAYASADA YER ALAN VE YARGISAL DENETİMİ

SINIRLAYAN KURALLAR

Hukuk devleti ve hukuka bağlı devlet, yönetenlerin de yönetilenler gibi hukuka bağlı olmasını gerekli kılar. Devletin üstün otoritesinin hukuka bağlılığının ilk koşulu ise yargı denetiminin devletin tüm organlarını kapsamasıdır. Hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu, idarenin yargısal denetimidir. İdarenin hukuka bağlılığının tam olarak sağlanabilmesi için; yargı denetiminin yaygın olması, kimi idari işlem ve eylemlerinin yargı denetiminin dışında kalmaması ve hak arama özgürlüğünün herkese açık olması gerekir. Devlet, hak arama özgürlüğünü daraltan tüm sınırlamaları ortadan kaldırmalı ve bu yolla adaletin gerçekleştirilmesini sağlamalıdır.

Kimi kişi veya kurumların yaptığı işlerin önem ve özelliğinden söz edilerek, işlemlerinin yargı denetimi dışında bırakılması ve anayasal denetimden kaçırmak maksadıyla bu kurallara anayasada yer verilmesi hukuk devleti ilkesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesiyle bağdaşmaz.

Bu nedenlerle, Anayasa'nın 105. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan; Cumhurbaşkanının resen imzaladığı kararlar ve emirler, 125. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan; Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şura kararları, 129. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan; uyarma ve kınama cezalarına ilişkin kararlar ile 159. maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan; Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarının yargı denetimi dışında bırakılmasını öngören kuralların Anayasa'dan çıkartılması gerekir.

Konuşmamın bu bölümünde yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılan Üyelerimiz Sayın Rüştü Sönmez ile Sayın Nurettin Turan'a bundan sonraki emeklilik yaşamlarında sağlık, esenlik ve mutluluk içinde uzun ömürler diliyor, Yüce Mahkemede görev alarak unutulmaz hizmetler veren çok değerli meslektaşlarımızdan hayatta olanlara da sağlık ve esenlik temennilerimi iletiyorum.

Tüm konuklara en iyi dileklerimle saygılar sunuyorum.
Mustafa BUMİN
Anayasa Mahkemesi Başkanı
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2018
Ziyaretçi Sayısı :