ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI MUSTAFA BUMİN'İN 42. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ TÖRENİ AÇIŞ KONUŞMASI
Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli konuklar,

Kurulduğu 1962 yılından bugüne kadar geçen süreç içinde, çağdaş hukuk devletinin gerçekleşmesi için, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı kalarak, özverili biçimde görevini yerine getiren ve böylece toplumdaki saygın yerini koruyan Anayasa Mahkemesinin 42.Kuruluş Yıldönümü Kutlama Törenine teşriflerinizden dolayı size ve tüm konuklarımıza şükranlarımı ve saygılarımı sunuyorum.

Anayasa Mahkemesi Başkanı sıfatıyla yapacağım bu dördüncü konuşmayı hazırlamadan önce, Yargıtay Başkanları ile Türkiye Barolar Birliği Başkanlarının her yıl 6 Eylül'de yaptıkları adli yıl açış konuşmalarını, 10 Mayısta Danıştay'ın Kuruluş Yıldönümleri nedeniyle Danıştay Başkanları ve Türkiye Barolar Birliği Başkanlarının hazırladığı ve keza Anayasa Mahkemesinin Kuruluş Yıldönümleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi Başkanları tarafından hazırlanan konuşmaların büyük bir bölümünü inceledim. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, 20 yılı aşkın süredir yapılan konuşmalardaki konuların  tümünü başlıca 10 başlık altında toplamak mümkündür. Tüm Başkanlar, değişik biçimde de olsa aynı sorunlara birçok kez değinerek çözüm yolları önermiş, ancak geçen süreç içinde, bu konularda arzulanan iyileştirmeler yapılamamıştır.

Bu konuşmamda da genel olarak yargının kimi sorunları yanında, Anayasa Mahkemesinin çalışmalarına ve Anayasa Yargısının daha etkin ve hızlı biçimde sürdürülebilmesi için gerekli önlemlere değineceğim.

YARGIÇLIĞIN ARZULANAN MESLEK OLMADIĞI

Çağımızda giderek yargıya daha çok önem verilerek, toplumların gelişmesinde yargının önemi ve etkisi bütün ülkelerde kabul edilmişken, ne yazık ki Türkiye'de hakimlik ve savcılık mesleğine verilen önem azalmıştır. İyi yetişmiş ve yabancı dil üzerine eğitim görmüş hukuk fakültesi mezunları, artık hakimlik ve savcılık mesleğine girmeyi düşünmemektedir. Çok üzücüdür ki, hakimlik sınavının ikinci aşaması olan mülâkat sırasında adaylara neden yargıç olmak istedikleri sorulduğunda, birçok kamu kurumu sayıldıktan sonra, oralarda çalışma olanağını bulamadıkları için hakimliğe geçmek istediklerinin beyan edildiği görülmektedir. İyi yetişmiş hukuk mezunlarının hakimlik mesleğini tercih etmemelerinin nedeni, mesleğe başlarken alacakları aylıktan çok daha fazlasını, başta özel teşebbüsler olmak üzere birçok kurum yada kuruluşlardan alma olanaklarının bulunmasıdır. Ayrıca, hakimlik görevinin, tüm olanaklardan yoksun, kırsal bir ilçe olan 5.bölgeden başlamak üzere sırasıyla bölge esasına göre yapılacağı, birinci bölgede görev alabilmek için, emsali arasında temayüz ederek birinci sınıfa ayrılmış olmak gerektiği, bunun için ise, en az (10) yıl fiilen bu görevde bulunulmasının zorunlu olduğu  unutulmamalıdır. Kuşkusuz ki tüm meslektaşlarım, 5.bölge olan ilçelerde görev yapmanın zorluk ve yokluklarını çok iyi bilmektedirler.

Avrupa Birliğinden gönderilen iki uzmanın, birçok hakim, savcı, avukat ve hükümet yetkilisiyle konuştuktan sonra Türkiye hakkında düzenlediği raporda, 10 yılını doldurmamış 4742 adet hakimin, aldıkları maaşlarının azlığı nedeniyle yoksulluk sınırının altında yaşadıkları açıklanmıştır.

1998-1999 adli yılı açılış konuşmasını yapan o günkü Yargıtay Başkanı Sayın Mehmet Uygun'un, konunun önemini vurgulamak için kullandığı, ".... vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışan hakimin kararının tam ve en sağlıklı olacağını düşünmek insan aklına ve doğasına ters düşer ..." sözcüklerini karikatür konusu yapanların, Avrupa Birliği uzmanlarınca hazırlanan bu rapora diyeceklerini merakla bekliyorum.

Bir Alman atasözünde, "Ülke yalnız adalette ebedileşir ve adaletsizlikle yıkılır." söylemine yer verilmiş, Alman filozofu Kant, "Eğer adalet kaybolursa, insanların dünyada yaşamalarının anlamı kalmaz." Konfuçyüs, "Adalet kutup yıldızı gibidir. Hep yerinde durur ve geride kalan her şey onun etrafında döner." demişlerdir.

Büyük Atatürk ise, 5 Kasım 1925 günü Ankara Hukuk Fakültesinin açılışı sırasında yaptığı konuşmada, "...Bir hükûmet ancak adaletle dayanabilir. Bağımsızlık özgürlük her şey adaletle var olur... Bir ülkede adalet olmazsa o ülkede anarşi var demektir. Orada özgürlük yok demektir" diyerek yargının önemini açıklamıştır.

Adalet için söylenen bu anlamlı sözler, adalet dağıtacak hakimlerin de çok iyi yetişmiş olmalarını ve bu yüce görevi yapacak nitelikleri taşımalarını zorunlu kılar. Adalet devletin temeli ise, adaletin temeli de  hakimlerdir. Hakimlerin görevlerini başarmalarında ise, vicdan ve seciyeleri başlıca teminattır.

Ağır sorumluluk altında ve fiziki bakımdan yetersiz koşullarda görev yapan hakimin, söyleneni gereği gibi dinleyip anlayabilmesi için, kendisinin herhangi bir sıkıntı ve üzüntüsünün bulunmaması, yani iç huzura sahip olması gerekir. Şayet hakim, asgari ihtiyaçlarını karşılayacak gelire sahip değilse, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, kendisini ruhi bakımdan işine veremez. Çoğunlukla hakimlerin çalışmaları, mesai saatleri ile sınırlı değildir. Başta Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi Raportörleri olmak üzere, Daire Üyeleri, Başkanları ve Anayasa Mahkemesi Üyeleri, hafta sonu tatilini ve hafta içi akşamlarını genellikle dosya inceleme, karar yada  azlık oyu yazma veya mevzuat araştırmakla geçirirler. Akşamlarını evlerinde dinlenerek geçiremedikleri gibi, hemen hemen hafta tatillerinden de yararlanamazlar. Hakimler, bu ağır yaşam koşulları nedeniyle diğer meslek mensuplarından daha çabuk yıpranırlar, yada bu yorucu çalışmaya dayanamayıp mesleğin gerektirdiği olgunluğa eriştikleri ve çok daha yararlı çalışmalar yapabilecekleri dönemde, yaş sınırından önce emekliye ayrılırlar. Hakimlerin bu ağır ve sağlıksız çalışma koşullarını  yakından bilen  çocukları veya yakınları da, çok düşük ücretlerle, ağır koşullarda, 5.bölgelerden başlamak üzere hakimlik yapmayı kabul etmezler.

Hakim ve savcılarımızın en önemli noksanlıklarından birisi de, bir yada daha fazla lisanı bilimsel toplantılara katılarak, düşündüklerini anlatacak veya tartışmaya katılacak seviyede bilememeleridir. Avrupa Birliğine giriş için müzakere günü alacağımız bu dönemde, yargıda yabancı dilin önemi kendini daha da hissettirmektedir. Avrupa Birliğine girmemiz halinde, uygulanması gereken yabancı dilde yazılmış mevzuatı kullanamayacak hakimlerle hukuk alanında başarılı olunamaz. Bu nedenle, çok iyi yabancı dil bilen hukuk mezunlarının hakimliğe girmelerini sağlayacak tedbirlerin geç kalınmadan alınmasının yanında, halen görevde bulunup da lisanı yeterli seviyede olmayanların, yabancı dillerinin gelişmesini sağlayabilmeleri için, zaman zaman belli miktarlarda, önce Türkiye'de yabancı dil eğitimine tabi tutulmaları, sonra da yurt dışına bir program içinde gönderilerek, öğrendikleri yabancı dili mahallinde devamlı kullanıp pratiklerini artırmaları sağlanmalıdır. Kaymakam stajyerleri için uygulanan belli süreli yurt dışına gönderme programının,  hiç değilse  adli ve idari yargı hakim stajı yapanlardan bir bölümüne de uygulanması çok yararlı olacaktır.

Yargının işleyişinde görülen kimi aksaklılar ile yargılama sürecindeki gecikmeler,  yargının iç yapısına ilişkin sorunların çözümlenememiş, sözü edilen yargı reformunun gerçekleştirilememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Nüfus artışı, hızlı kentleşme, ülkenin sosyal ve ekonomik yapısındaki çelişkilerin ortaya çıkardığı anlaşmazlıklar davaların çoğalmasında etkili olmuştur.

Yargılama sürecinin çok uzun olmasının nedenlerinden birisi de, bir hakimin bakacağı dava adedinin, Avrupa Birliğine dahil üye devletlerdekilerle mukayese edilemeyecek miktarda fazla oluşudur. Yerel mahkemelerdeki davaların çokluğu yanında, temyiz mercii olarak Yargıtay ve Danıştay'da görülen işlerde de, yıllar itibariyle çok önemli miktarlarda artışlar olmuştur. Yargıtay'daki işlerin çokluğu, daha önceleri kurulan, ancak nitelikli hakim bulmadaki zorluklar nedeniyle kaldırılan, İstinaf Mahkemeleri (Bölge Adliye Mahkemeleri)'nin kuruluşunu yeniden gündeme getirmiştir. Son adli yıl açılışında değinilen ve yeniden kurulması istenilen Bölge Adliye Mahkemelerinin, kuruluşunu takip eden yıllarda bir süre Yargıtay'ın işini hafifleteceğinden hiç kuşku duyulmamakla beraber, kurulduğu yıllarda var olan ve kaldırılmalarına neden olan gerekçenin bu gün de geçerli olduğunu düşünüyorum. Adli yargıdaki hakim açığı hatırlandığında, bu konudaki endişemde ne oranda haklı olduğum ortaya çıkacaktır.

Kanımca, mahkemelerdeki dava adedinin azaltılabilmesi için, ihtilafların mahkemelere taşınmasını engelleyecek ara çözüm yollarının geliştirilmesi gerekir. Bilindiği gibi, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok Avrupa devletlerinde, yargılama aşamasından önce, uyuşmazlıkları çözecek uzlaşma ve hakem kurulları gibi ara mekanizmalar bulunmakta ve uyuşmazlıklar, yargılama yapılmadan bu yerlerde çözüme kavuşturulmaktadır.  İdari yargı alanında da, yıllardır birçok sempozyumda konu işlendiği halde bir türlü hayata geçirilemeyen "ombudsman" kurumunun faaliyete geçmesi durumunda, idari yargı yerlerine yapılacak başvurularda önemli miktarlarda azalma olacaktır. Bu türlü kuruluşların Amerika Birleşik Devletlerinde uyuşmazlıkların büyük oranda mahkemelere taşınmasını önlediği, uyuşmazlıkların ancak %6 sının yargı yerlerinde çözümlendiği hatırlanacak olursa, ara çözüm yollarının kabulü halinde, Türkiye'de de mahkemelerin işlerinde önemli azalmalar olacağı kuşkusuzdur.

Anayasanın 141.maddesinde, "Davaların en az giderle ve mümkün olan süratte sonuçlandırılması yargının görevidir", İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 6.maddesinde de, "Her şahıs .... davasının mâkul bir süre içinde .... dinlenmesini istemek hakkına sahiptir" denilmektedir. Mahkemelerdeki davaların uzun yıllar sonra sonuçlanması kuşkusuz ki, anılan kurallarda öngörülen "adil yargılanma hakkı"nın ihlali demektir. Nitekim, yargılamanın uzun yıllara yayılması nedeniyle, sözleşmenin 6.maddesinde sözü edilen adil yargılanma hakkının ihlal edildiği yolunda, gerek Türkiye ve gerekse diğer ülkeler aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince verilmiş pek çok kararlar vardır. Bu nedenle, yargılamada sürati sağlayacak önlemlerin derhal alınması gerekir.

YARGI BAĞIMSIZLIĞI VE HAKİM TEMİNATI

Yargının bağımsızlığı, yasama ve yürütmenin, doğrudan veya dolaylı yollardan yargıyı yönlendirmemesi, baskı altında tutmaması, yada böyle bir izlenimi yaratacak tavırlardan kaçınmasını gerekli kılar.

Çağımızda yargının bağımsızlığı o denli önem kazanmıştır ki, ulusların Anayasalarının yanında, birçok uluslararası andlaşma veya metinlerde de yargı bağımsızlığına yer verilmiştir.

Ülkemizde Anayasa'nın 138.maddesinde, "Mahkemelerin bağımsızlığı", 139.maddesinde de, "hakimlik ve savcılık teminatı" yer almaktadır. Yargının bağımsızlığı ve yargıcın teminatına verilen önem nedeniyle  birçok uluslararası metinde, bunlar yargıcın ve yargının nitelikleri olarak değil, kişilerin hakkı olarak düzenlenmiştir. Örneğin, "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"nin 10.maddesinde, "herkes, haklarının, borçlarının veya kendisine karşı cezai mahiyette herhangi bir isnadın tespitinde, tam bir eşitlikte, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından .... görülmesi hakkına sahiptir.", Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6.maddesinde de, "Her şahıs ... yasal, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının mâkul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir." denilerek mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olması öngörülmüştür.             Yargı bağımsızlığı ve hakim teminatı kavramları, yargıya diğer erkler karşısında üstünlük sağlamak amacıyla değil, hak ve özgürlüklerin güvencesi olan yargılama işlevinin etkin biçimde yerine getirilebilmesi için hakime, onu iç ve dış etkilerden koruyacak bir statü sağlamak amacına yöneliktir.

Anayasa ve uluslararası Antlaşmalarındaki bu emredici kurallara karşın, Türkiye'de yargının bağımsızlığı ve hakimin teminatını zedeleyen ve yürütme karşısında yargıyı korumasız bırakan düzenlemeler ve oluşumlar bulunmaktadır.

Bunların başında, hakimlerin özlük haklarıyla ilgili tüm kararları almaya yetkili kılınan ve kararları  yargı denetimi dışında bırakılan, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurumu'nun oluşumu ve kararları üzerinde yürütmenin temsilcisi olan Adalet Bakanının etkisi gelmektedir.

Nitekim, Avrupa Birliği Komisyonu tarafından hazırlattırılan 28 Eylül 2003 günlü, "Türkiye Cumhuriyetinde Yargı Sisteminin İşleyişi" isimli 156 sayfalık raporda da, Türk yargısının, kabul edilemeyecek oranda, Adalet Bakanlığının siyasal iradesinin etkisinde kalmaya devam ettiği belirtilmiştir.

Son 10 yılı aşan süreç içinde, tüm Yüksek Mahkeme Başkanları tarafından, Kuruluş Yıldönümü konuşmalarında eleştiri konusu yapılmasına ve yeni oluşumlar için model önerilmesine rağmen, bugüne kadar Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşumu değiştirilmemiş, Teftiş Kurulu ile Sekreteryanın Adalet Bakanlığı tarafından, yürütülmesine devam edilmiştir. Sadece, Yargıtay ve Danıştay'dan gelen Kurul'un asıl üyelerinin, görev sürelerince kurumlarından izinli sayılmaları sağlanmıştır.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu asıl üyelerinin, daha hazırlıklı olabilmeleri ve etkili karar alabilmelerini sağlamak amacıyla, (4) yıllık görev süresince kurumlarından izinli sayılmaları yönünde yapılan yasal düzenleme, kimi olumlu sonuçlar sağlamış ise de, bu kez Yargıtay ve Danıştay'da Daire Başkanlığı yada başka türlü beklentileri olanların, uzun süre kurumlarından ayrı kalmaları kendi gelecekleri için önemli sakıncalar yaratacağından, mesleklerinde başarılı olan ve temsil kabiliyeti bulunan üyeler, Kurul üyeliğine aday olmaktan çekinmekte, aday olup seçilenler de, gelecekteki beklentileri nedeniyle seçimde tarafsız davranamamaktadırlar.

1981 öncesi daha farklı biçimde oluşturulan, hakimlerle ilgili kararların alınmasında Adalet Bakanı ve Müsteşarın da karara katılmadığı Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu, Teftiş Kurulu ve sekreteryası da bulunduğu, üyeleri de görev süresince izinli olduğu halde, çalışmalarında kimi sübjektif değerlendirmeler olduğu gerekçesi ile kaldırılmış ve yerine bugünkü oluşum getirilmiştir.

YARGITAY VE DANIŞTAY ÜYELİKLERİ SEÇİMİ

Anayasa'nın 159. ve 2461 sayılı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu'nun 4.maddesi uyarınca, Yargıtay ve Danıştay Üyeliklerine seçme dahil olmak üzere, hakim ve savcıların tüm özlük hakları hakkında idari davaya da konu olamayacak nitelikte kesin kararlar veren Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, yeniden oluşturulduğu 1981 yılından bugüne kadar kendisinden beklenen düzeyde hizmetler verememiştir.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarının idari dava konusu yapılamaması, bu kararlar alınırken daha rahat hareket edilmesini sağlamış, yedek üyelerin de katılımıyla toplanan itirazları inceleme kurulunun itirazlar üzerine verdiği kararlarda istenilen seviyede düzeltmeler yapılamamıştır.

Kurulun aldığı tüm kararlar çok önemli olmakla birlikte, bunlardan birisi vardır ki, yeniden inceleme yoluyla Kurul, yada itiraz üzerine İtirazları İnceleme Kurulu tarafından düzeltilmesi mümkün değildir. Bu, Yargıtay ve Danıştay üyeliklerine seçim kararıdır.  

1989 ilâ 1992 yılları arasında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu asıl üyeliği yapmam nedeniyle çok yakından bildiğim gibi, Adalet Bakanları, çok istisnaî olarak Kurul'un olağan çalışmalarına katılmalarına rağmen, yeniden kurulduğu 1981 yılından bugüne kadar geçen süreç içinde, Bakanın katılımı olmaksızın yapılmış bir tek seçim bulunmamaktadır. Bu durum dahi, üye seçiminin Kurul'un diğer işlerinin tümünden çok daha önemli olduğunun göstergesidir.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun yaptığı işlerden en çok eleştiri toplayanı da, Yargıtay ve Danıştay Üyeliklerine seçim kararlarıdır. Yüksek Mahkemelere üye seçiminin, objektif ve genel değerlendirme esaslarına göre yapılamadığı, kimi yakınlıklar ve durumlar nedeniyle tarafsız davranılamadığı kanaati yaygındır.

Yargıtay ve Danıştay'a üye seçimine ilişkin kararlarda, 1981 öncesi ve 1981 sonrası oluşan Kurulların yaptıkları değerlendirmelerin objektif olamamasının nedeninin,  başta kurul üyelerinin kurumlarındaki gelecek beklentileri olmak üzere, birlikte çalıştığı arkadaşlarıyla olan yakın ilişkilerinden kaynaklandığı bilinmektedir.

Açıklanan nedenlerle, Yargıtay ve Danıştay'a Üye seçiminin, genel ve objektif değerlendirme esaslarına göre yapılmasını sağlayacak yasal önlemler gecikmeksizin alınmalıdır.

YOLSUZLUKLA MÜCADELE

Yolsuzluk ve yolsuzlukla mücadele, son yıllarda Dünyanın ve Ülkemizin gündemini oluşturan en önemli konulardan birisi olmuştur.

Ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal alanlarda kendisini gösteren bozulma ve ahlaki çöküntü sonucu ortaya çıkan yolsuzluk, vatandaşların Devlete, hukuka ve siyaset kurumuna olan güven duygusunu zedelemiştir. Bu nedenle, genel anlamda Devlete olan güven duygusunu zaafa uğratan yolsuzluklara karşı etkin bir mücadelenin yapılması gerekmektedir.

Yolsuzlukla ilgili olarak Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler nezdinde yapılan çalışmalarda, bu kriminolojik ve sosyolojik olayın, basit bir rüşvet yada haksız çıkar sağlamanın ötesinde, demokratik rejimleri tehdit eden, gelir dağılımını bozan, ekonomik düzeni kökten sarsan bir olgu olduğu kabul edilmiştir.

Yolsuzluk sorunu sadece cezai yaptırımlarla çözülemeyeceğinden, konunun siyasi, sosyal ve ekonomik boyutlarının da göz önünde bulundurulması ve yolsuzlukla mücadelenin, tüm toplumsal alan ve kesimleri de içerecek biçimde yapılması gerekmektedir.

Yolsuzlukla mücadelede, Devletin işlem ve faaliyetlerinde şeffaflığın sağlanması büyük önem arzetmekte ise de, cezai önlemlerin yanı sıra, özel hukuk ve idare hukuku alanlarında da kimi önlemlerin alınması gerekmektedir. Öte yandan, bu mücadeleyi yapacak personel de, nitelikli ve etkin hale getirilerek yolsuzluk konusunda kamuoyu aydınlatılıp bu konuda destek vermesi sağlanmalıdır.

Yolsuzluk suçlarının uluslararası nitelik taşıması nedeniyle, bu tür suçlarla mücadelede, uluslararası işbirliği ve hukuksal yardımın sağlıklı ve hızlı biçimde işletilmesi büyük bir önem arzetmektedir. Bu nedenle ülkemiz, "Uluslararası Ticari İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi", "Yolsuzluğa Karşı Özel Hukuk Sözleşmesi", "Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi" ve "Yolsuzluğa Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi" gibi uluslararası metinleri imzalamıştır.

Yolsuzlukla mücadelede suçların soruşturulması ve kovuşturulması kolay olmadığından, delillere ulaşmada birçok güçlüklerle karşılaşılması nedeniyle, kimi düzenlemeler yapılması zorunlu hale gelmiştir. Bu amaçla, 4969 sayılı "Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile 5020 sayılı "Bankalar Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun"lar 2003 yılında yürürlüğe girmiştir.

Bu ihtiyaç sonucu, Adalet Bakanlığınca hazırlanan "Yolsuzlukla Mücadele Kanunu Tasarısı" ile yolsuzlukla etkili mücadele amaçlanmış, bu suçların soruşturulması ve kovuşturulmasında uygulanacak esas ve usuller düzenlenmiştir.

Bu bağlamda, son aylarda Yargıtay Üyelerinin kimileri hakkında rüşvet suçlamaları nedeniyle başlatılan soruşturma ve kovuşturmalarda çok dikkatli olunmalı, tüm yargı mensuplarını kamu oyunda küçük düşürecek davranışlardan özenle kaçınılmalı, ağır koşullar altında özverili biçimde çalışan hakim ve savcıların çalışma istek ve arzuları zedelenmemelidir. Kuşkusuz ki, bu türlü eylemler var ise yasal gereği derhal yerine getirilmeli, geç kalınmadan soruşturma veya cezai kovuşturma sonuçlandırılmalıdır. Ancak, henüz sanık durumunda dahi olmayan bir yüksek mahkeme üyesini, suçsuz olması halinde tüm aile fertleriyle birlikte telafisi olanaksız biçimde manevi çöküntüye uğratacak, zamansız ve gereksiz açıklamalar yapılmamalıdır.

 
ANAYASANIN 90.MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ

Bilindiği gibi, Avrupa Birliğine giriş süreci öncesi olan son üç yıl içinde, insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesi konusunda, başta Anayasa olmak üzere çok önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Örneğin, 3 Ekim 2001 tarihinde Anayasa'da yapılan (34) değişiklikten (27)'si insan haklarına ilişkindir. Ayrıca (7) uyum paketi ile de pek çok yasada bu konuda önemli değişiklikler yapılmıştır.

Bu süreç içinde yapılan yasal düzenlemeler sonucu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Türkiye aleyhine yapılan başvurularda, önceki yıllara göre önemli miktarlarda azalma olmuştur.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin başlangıç kısmı ile 1.maddesine göre, tüm âkit devletlerin, iç hukuklarında yer alan sözleşme ile çatışan yasalarını değiştirmesi gerektiği halde, Türkiye'de bu konuda gerekli düzenlemelerin tümü henüz yapılamamıştır.

Sözleşme ile Ulusal yasalar arasında herhangi bir çatışma olması halinde, Ulusal yasalarda yer alan Sözleşmeye aykırı hükümlerin ihmal edilerek, doğrudan Sözleşme kurallarının uygulanması gerektiği yolunda öğretide yer alan kimi önerilere ve Yüksek Mahkeme kararlarına karşın, bu konuda görüş birliği yoktur.

Nitekim, Anayasa Mahkemesi'nce verilen 27.2.1997 günlü ve Esas:1996/55; Karar:1997/33 sayılı kararda, Anayasanın 90.maddesinde usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan Uluslararası andlaşmaların kanun hükmünde olduğunun ve bu andlaşmaların iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurulamayacağının öngörülmüş olmasına rağmen, aralarında norm çatışması bulunması durumunda, Uluslararası andlaşmaların uygulamada öncelik kazanamayacağı, zira anılan maddenin son fıkrasında; "usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir" kuralına yer verildiği, bu nedenle, Uluslararası andlaşmalar ile Ulusal yasalar arasında çatışma bulunması halinde uyuşmazlığın, iki Ulusal yasa arasında çatışma bulunması halinde izlenecek yöntemle çözülmesi gerekeceği gerekçesine yer verilmiştir.

Doktrin ve uygulamada yer alan tereddütlerin giderilebilmesi için; Polonya, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Romanya, İspanya, Portekiz, Avusturya, Yunanistan, Slovakya ve İsveç'te olduğu gibi, kuralların uyuşmaması halinde, Uluslararası andlaşma hükümlerinin, ulusal yasalara göre uygulamada öncelik taşıdığı yolundaki hükmün Anayasa'nın 90.maddesine konulması gerekir.

2001 yılındaki Anayasa değişiklikleri arasında, Anayasa'nın 90.maddesinde bu yolda bir değişiklik yapılmasına yer verilmiş olmasına rağmen, bu değişiklik gerçekleşememiştir. Bu konudaki Anayasa değişikliğinin gerçekleşmemesinde, bu düzenlemeyle egemenlik hakkının devredileceği yolundaki görüşlerin önemli oranda payı olmuştur. Oysa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne yasa üstü kural niteliği tanımak, uygar bir toplum içinde insanca yaşayabilmek için, kendi temsilcimizin de yargıç olarak yer aldığı Uluslararası Mahkemenin yetkilendirilmesidir. Aksi takdirde, Ülkemiz aleyhine yapılan birçok başvurular üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ihlal kararları verecek, bu kararlar nedeniyle Devletimiz milyarlarca Euro ödemek zorunda kalacak ve Ulusal mahkemelerce yapılan yeniden yargılamalar sonucu çoğu kararlar da değiştirilmiş olacaktır.

Açıklanan nedenlerle, bütün bu zararlı sonuçların kaldırılması için, Anayasa'nın 90.maddesinde gereken değişiklik yapılarak, en azından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve benzerlerinin, Ulusal yasalarımıza göre uygulama önceliği olduğu kuralına yer verilmelidir.

ANAYASANIN 146 İLA 153.MADDELERİNDE YAPILMASI İSTENİLEN DEĞİŞİKLİKLER

Anayasa Mahkemesi, kurulduğu 1962 yılından bugüne kadar hukuk devletini gerçekleştirmek için özverili biçimde çalışmalar yapmış, gerek Ülkemizde ve gerekse Uluslararası camiada saygınlık kazanmıştır. Ancak zamanla, tüm yargı yerlerinde olduğu gibi, Anayasa Mahkemesindeki davalarda da büyük oranda artışlar olmuştur. Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuruların da giderek çoğalması üzerine, Anayasa Mahkemesi'nin oluşum ve çalışma biçimi ile görev ve yetkileri konusunda yeni düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştur.

Anayasa'da kapsamlı değişiklikler yapılacağı yolundaki haberlerden sonra, Anayasa Mahkemesi kurulu tarafından, bu konuda çalışmalar yapmak üzere komisyon oluşturulmuş, bu komisyon, yaptığı çalışmaların sonucunu, sadece Anayasa Mahkemesi ile sınırlı olmak üzere bir rapor halinde Kurul'a sunmuş, Kurul tarafından yapılan tartışma ve oylamalar sonucu ortaya çıkan metin, Başkan'ın kişisel görüşü değil, Mahkeme'nin görüşü olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına, Hükümete ve Ana Muhalefet Partisi Başkanlığına sunulmuştur.

Bu taslakla getirilmesi düşünülen başlıca yenilikler şunlardır:

- Cumhurbaşkanı'nca Anayasa Mahkemesine seçilecek üye adedi (4)'ten (2)'ye indirilerek, Cumhurbaşkanlığı kontenjanından alınan (2) üyeden, (1)'i Yargıtay, (1)'i de Danıştay'ın kontenjanına aktarılmıştır.

- Yüksek Mahkemelerden gelecek üyelerin seçiminin nihai olarak kendi Genel Kurullarınca yapılması sağlanarak, seçilme yaş sınırı, en az (3) yıl süreyle üyelik görevinde bulunmuş olmak kaydıyla (50) olarak belirlenmiştir.

- Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne; (1)'i Yüksek Öğretim Kurumu, (1)'i Türkiye Barolar Birliğince gösterilen (3)'er aday arasından, (2)'si de doğrudan Sayıştay üyeleri arasından olmak üzere (4) üye seçme imkanı tanınmıştır.

- Anayasa Mahkemesi yedek üyeliği kaldırılmış, üyelik süresi (12) yıl ile sınırlandırılmış ve emeklilik yaşı (67)'ye yükseltilmiştir.

- Anayasa Mahkemesi üyeleri (Başkan ve Başkanvekilleri dahil) (17)'ye çıkartılmış, Mahkeme (2) Daire, (1) Genel Kurul'dan oluşturulmuştur.

- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile sınırlı olmak üzere, kanun yollarının tüketilmiş olması koşulu ile Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru (Anayasa şikayeti) yolu açılmıştır.

- Anayasa Mahkemesince işin esasına girilerek verilen ret kararının, Resmi Gazetede yayımlanmasından itibaren halen (10) yıl olan ayni kurala karşı yapılacak başvuru yasağı (5) yıla indirilmiştir.

- Anayasa Mahkemesince geliştirilen ve (10) yıldır uygulanan yürürlüğü durdurma kararlarına Anayasal dayanak verilmiştir.

Yukarıda sayılan değişiklikler için yapılan çalışmalarda tüm Avrupa Anayasa Mahkemeleri incelenmiş, Federal Almanya Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi model olarak benimsenmiştir.

Anayasa Mahkemesince, yapılan çalışmalar sonucu kendi oluşum biçimi ve görev alanıyla sınırlı olmak üzere önerilen Anayasa değişikliği, konunun yeterince incelenmemesi nedeniyle kimilerince yanlış değerlendirilmiş, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne üye seçimi konusunda tanınan yetki nedeniyle Anayasa Mahkemesi'nin siyasallaşacağı kaygısı ifade edilmiştir.

Almanya, Macaristan, Polonya, Portekiz ve Slovakya gibi Anayasa Mahkemesi üyelerinin tümünün parlamento tarafından seçildiği ülkeler bir yana, genel ve yaygın olan uygulama biçimine göre, Anayasa Mahkemesi üyelerinin 1/3'ü parlamento tarafından seçilmektedir. Nitekim bilindiği gibi, Ülkemizde de 1961 Anayasası döneminde, (15) asıl (5) yedek üyeden oluşan Anayasa Mahkemesi üyelerinden (5) asıl ve (2) de yedek olmak üzere (7) adedi, Millet Meclisi ve Senato tarafından seçilmiştir.

Türkiye Barolar Birliğinin, içinde Emekli Anayasa Mahkemesi Başkanı, Türkiye Barolar Birliği eski başkanı ve dokuz da profesörün bulunduğu komisyona hazırlattığı Anayasa değişikliği önerisinde, (21) üyeden oluşacak Anayasa Mahkemesinin (7) üyesinin (1/3) oranında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmesinin önerilmesine karşın Anayasa Mahkemesince hazırlanan taslakta, (17) üyeden (4)'ünün (dörtte birinden daha düşük oranda) Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçimi uygun bulunmuştur. Bunlardan (2)'sinin, Yüksek Öğretim Kurumu ile Türkiye Barolar Birliğinin göstereceği (3)'er aday arasından seçimi zorunlu olacağından, bu iki üye seçiminde parlamento bağlı yetkili olup, Sayıştay'a Üye seçmeye yetkili olan Meclis, buradan gelecek (2) üyenin seçiminde doğrudan yetkili kılınmıştır.

Bu oluşumu itibariyle Anayasa Mahkemesi'nin siyasallaştığını söylemek, ne dünyadaki örnekleriyle ne de gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

Kaldı ki bugün yürürlükte olan şekliyle Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesinin (15) üyesinden (4)'ünü doğrudan, geri kalan (11) üyeyi de gösterilen adaylar arasından seçtiğine göre, gelecekte bir siyasal parti genel Başkanının Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde, Anayasa Mahkemesinin daha az siyasallaşacağı söylenemez.

Anayasa Mahkemesi'nin hazırladığı Anayasa değişikliğine ilişkin taslağa Yargıtay ve Danıştay tarafından yöneltilen eleştirilerin ikinci bölümü de, kesinleşmiş yargı kararlarına karşı, sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki anayasal hak ve özgürlüklerden birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiası ile yapılacak ferdi başvuru (anayasa şikayeti) yoluna ilişkin olanıdır.

Türkiye tarafından, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (Mahkemesi)'nun yargı yetkisi ve bu yere ferdi başvuru hakkının tanınmasından sonra, Ülkemiz aleyhine pek çok başvuru yapılmış ve bu başvuruların çoğunluğunun Türkiye aleyhine sonuçlanması nedeniyle, milyarlarca Euro tazminat ödemek zorunda kalınmıştır. Ülkemizi hem Uluslararası toplulukta insan hakları ihlali yapan ülke görünümünden çıkarmak, hem de gereksiz yere çok yüksek miktarlara varan tazminat ödemekten kurtarmak için, sınırlı biçimde Anayasa şikayeti hakkı tanınması önerilmiştir.

Başta Almanya olmak üzere Avusturya, İspanya gibi birçok Avrupa Ülkesinde başarıyla uygulanan bireysel başvuru yöntemi (Anayasa şikayeti) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan bireysel başvuruya benzeyen bir iç hukuk uygulaması olup, bu yolla, temel hak ve özgürlüklere yönelik kamu gücü ihlallerinin olay bazında belirlenmesi ve ihlal edilen hakkın iç hukukumuz aracılığıyla onarılması için gerekli önlemlerin alınmasının sağlanması amaçlanmıştır.

Anayasa şikayeti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurabilmenin ön koşulu olarak kabul edildiğinde, kuşkusuz ki, bu Mahkemede Türkiye aleyhine açılacak davalarda önemli miktarda azalma olacaktır.

Anayasa şikayeti, ilke olarak klasik haklarla sınırlı tutulmuş, böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulamalarıyla da paralellik kurulmak istenilmiştir. Anayasa şikayeti yönteminin sağlıklı ve etkili biçimde işlemesi, başvuru ve görüşülebilirlik koşullarının belirlenebilmesini, bu koşulların bir ön inceleme aşaması ile değerlendirilmesini ve Anayasa Mahkemesi'nde buna uygun bir yapılanmaya gidilmesini gerektirmektedir.

İnsan hak ve özgürlüklerinin, korunması gereken en yüce değerler olduğunun kabul edildiği günümüzün hukuk devletinde, bu tür gelişmelerin gerisinde kalınamaz. Anayasa şikayeti yolunun kabulü halinde, Anayasa Mahkemesine diğer Yüksek Mahkemelerden daha üstün bir statü tanınacağı biçimindeki çağdaş gelişmelere uygun olmayan, gerçeklerle ve Ülke çıkarları ile bağdaşmayan görüşte isabet yoktur. Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kesinleşmiş kararlarına karşı yapılan başvurular sonucu, yabancı bir ülkede, yabancı yargıçlar tarafından verilen kararlara karşı duyulmayan hoşnutsuzluk ve sızlanmaların, bu Yüksek Mahkemelerin seçtikleri üyeler tarafından oluşan Anayasa Mahkemesi'ne karşı ileri sürülmesi iyi niyet kurallarıyla bağdaşmaz. Esasen unutulmamalıdır ki, Türkiye'de yıllardır, anılan Yüksek Mahkemelerin kesinleşmiş kararlarını kaldıran bir başka Yüksek Mahkeme de vardır. Bu da Uyuşmazlık Mahkemesi'dir. Zira Uyuşmazlık Mahkemesi, hüküm uyuşmazlığının varlığı halinde yargı yerlerinden birinin kararını kaldırabileceği gibi, ikisinin kararını da kaldırarak yeni ve değişik bir karar verebilir.

Hukuk alanında çağın gerisinde kalınmaması için, özellikle Yüksek Mahkemeler Başkan ve Üyeleri, her türlü duygusallıktan kendilerini arındırmalı ve hukukun gelişmesi yolundaki çabaları engellememelidir. Çağı yakalamak amacıyla yapılan anayasal ve yasal değişikliklerin, bu türlü davranışlarla önünün kesilmesi girişimleri, bugüne kadar Ülkemize yarar sağlamadığı gibi, bundan sonra da kuşkusuz ki sağlamayacaktır.

Konuşmamın bu bölümünde yaş sınırı nedeniyle geçen bir yıl içinde emekliye ayrılan üyelerimiz Sayın Enis Tunga, Sayın Mustafa Yaşar Aygün, Sayın Yalçın Acargün, Sayın Samia Akbulut  ve Sayın Aysel Pekiner'e bundan sonraki emeklilik yaşamlarında sağlık, esenlik ve mutluluklar içinde uzun ömürler temenni ediyorum.

Ayrıca, Yüce Mahkemede görev alarak Anayasa Yargısının gelişiminde unutulmaz hizmetler veren çok değerli meslektaşlarımızdan hayatta olanlara sağlık ve esenlikler, vefat ederek aramızdan ayrılanlara da Tanrıdan rahmetler diliyorum.

Kuruluş Yıldönümü toplantımıza katılarak beni dinlemek lütfunda bulunmalarından dolayı tüm konuklara en iyi dileklerimi ve saygılarımı sunuyorum.
Mustafa BUMİN
Anayasa Mahkemesi Başkanı
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2018
Ziyaretçi Sayısı :