ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI MUSTAFA BUMİN'İN 43. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ BİLİMSEL TOPLANTIYI AÇIŞ KONUŞMASI
Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Anayasa Mahkemesi, kurulduğu 1962 yılından bugüne kadar geçen süreçte, Anayasa'nın Başlangıç bölümünde öngörüldüğü gibi, hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği, laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı, her Türk vatandaşının Anayasa'da yer alan temel hak ve özgürlüklerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak, milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir yaşam sürdürme, maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisinde olduğunun bilinci içinde özveri ile görevini yerine getirmiş ve böylece toplumdaki saygın yerini almıştır. Bu görev anlayışına sahip olan Anayasa Mahkemesi'nin 43. Kuruluş Yıldönümü Kutlama Törenine teşriflerinizden dolayı size ve tüm konuklarımıza şükranlarımı sunuyorum.

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunu'nun 58. ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 41. maddelerine göre, her yıl Nisan ayının (25)'i Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluş günüdür ve törenlerle kutlanır, seminerler ve konferanslar tertiplenir. Yıllardır uygulanan geleneğe göre de, Anayasa Mahkemesinin Kuruluş Yıldönümlerinde Başkanları tarafından açış konuşması yapılır ve bu konuşmada yer alacak konu ve içeriklerinin belirlenmesi Mahkeme Başkanlarının inisiyatifindedir. Başkanlar konuşmalarını hazırlarken veya hazırladıktan sonra Kurul'un onayını almazlar veya bilgisine sunmazlar. Hatta, Mahkeme üyeleri de açış konuşmasının içeriğini merasim öncesi dağıtılan metinden öğrenirler.

Bu nedenle 2001, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında yaptığım konuşmalarda olduğu gibi, bu konuşmamdaki değerleme ve açıklamalar, benim kişisel görüşlerimdir. Ancak hiç kuşku yoktur ki, konuşmalar hazırlanırken, diğer yüksek yargı kuruluşları yanında, özellikle Anayasa Mahkemesinin değindiğim konulara ilişkin kararları göz önünde tutulmuştur.

Bu yıl Anayasa Mahkemesi Başkanı sıfatıyla yapacağım beşinci konuşmamda, her yıl 6 Eylüllerde Yargıtay Başkanları ile Türkiye Barolar Birliği Başkanlarının, 10 Mayıs'larda Danıştay Başkanları ile yine Türkiye Barolar Birliği Başkanlarının, 25 Nisan'larda  da Anayasa Mahkemesi Başkanlarının defaetle değindikleri yargının genel sorunlarına değinmeyeceğim. Çünkü, geçen yıl yaptığım konuşmada belirttiğim gibi, bu yargısal sorunlara, hemen hemen tüm yüksek yargı Başkanlarınca, yıllarca değinildiği halde, bugüne kadar geçen süreçte iktidarlar tarafından ciddi çözümler getirilememiştir. Otuz dokuz yıllık meslek hayatımda, Danıştay tetkik hakimliği, savcılığı, üyeliği, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu asıl üyeliği, Anayasa Mahkemesi Üyeliği, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkan Yardımcılığı ve Başkanlığı, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı yapmış bir yargıç olarak, iktidar olan tüm siyasal partilerin, yargının birikmiş sorunlarının çözümünde yeterli ilgi ve başarıyı göstermediklerini müşahede ettim. Ne yazık ki yargının sorunları, giderek daha da ağırlaşan biçimde devam etmektedir. Üzülerek söylüyorum, tüm iktidarlar, süratli ve etkin biçimde faaliyet gösteren yargı yerine, ağır ve hantal çalışan, uyuşmazlıkları yıllar sonra karara bağlayan mahkemeleri yeğlemişlerdir. Bir başka üzücü nokta da yargıya ve sorunlarına kamuoyunun gösterdiği ilgisizlik olmuştur. 

Türkiye'de insanlar, taraf olarak mahkemelere başvurdukları zaman ancak yargının sorunları olduğunu fark etmişler, yargısal sürecin ağır işlemesinden yakınmışlardır. Buna rağmen birçok nedenle pek çok kez gittikleri mahkemelerin fiziki yetersizliğinden rahatsızlık duymamışlar, yürütmenin temsilcisi olan kaymakam ve vali'nin makamında gördükleri fiziki imkanları, aynı binanın zemin veya bodrum katlarında görev yapan hakim ve savcı odalarında aramamışlardır.

Ancak, geçen yıl hizmete açılan İzmir, Denizli, Rize ve Afyon adliye binaları ile hemen hemen tüm adli ve idari yargı hakimlerine verilen diz üstü bilgisayarlar bu konudaki olumlu gelişmelerdir. Ayrıca, yıllardır genel bütçeden Adalet Bakanlığı'na ayrılan % 08'lerin altındaki payların 2005 yılı için % 1'lerin üzerine çıkartılmış olması da geleceğe ilişkin karamsarlığımızı kısmen azaltmaktadır.

ANAYASA MAHKEMESİNİN YENİDEN OLUŞUMU

1961 Anayasası döneminde kurulan ve o tarihlerde (15) asıl ve (5) yedek üyeden oluşan Anayasa Mahkemesi'nin üye adedi, 1982 Anayasa'sının 146. maddesiyle getirilen düzenleme sonucu, (11) asıl ve (4) yedek olmak üzere (15)'e indirilmiştir.

Anayasa Mahkemelerinin önemi, temel hak ve özgürlükleri korumadaki etkin faaliyetleri nedeniyle Dünyada ve Türkiye'de giderek daha da artmış, yerel mahkemelerde görülmekte olan davalarda taraflar, bakılmakta olan davalarında uygulanan yasa kurallarından Anayasa'ya aykırı gördüklerinin iptalini sağlamak amacıyla Anayasa'ya aykırılık savında bulunmuşlar, davaya bakan yargıçlar da bu savları ciddi görüp, Anayasa Mahkemesi'ne sıkça başvurma eğilimine girmişlerdir. İtiraz yoluyla yapılan başvurulardaki bu artış yanında, özellikle son yıllarda, Avrupa Biriliğine giriş süreci nedeniyle, Türkiye Büyük Millet Meclisince birçok yasada değişiklik yapılmıştır. Bu hızlı çalışmalar nedeniyle, çoğu kez yasalaşma evresi öncesinde yeterli hazırlık yapılamamış, iktidarın Muhalefet partisiyle gerekli uzlaşmayı sağlayamaması nedeniyle de, kabul edilen yasaların iptali için Anamuhalefet Partisi tarafından Anayasa Mahkemesi'ne pek çok başvuruda bulunulmuş, hemen hemen bu başvuruların tamamında iptali istenen kuralların aynı zamanda yürürlüklerinin de durdurulması istenilmiştir. Ana Muhalefet Partisinin dışında Cumhurbaşkanı tarafından da birçok yasa kurallarının iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle başvuruda bulunulmuştur.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesi'nin kurulduğu 25 Nisan 1962'den 2004 yılına kadar geçen süreç içinde, Yüce Divan sıfatıyla (7) adet davaya bakılmış iken, 2004 yılında (5) adet dava açılmıştır. Başka bir anlatımla, 42 yılda Yüce Divan sıfatıyla (7) davaya bakılmasına karşın, son bir yıl içinde açılan dava adedi (5) olmuştur. Açılan davaların çok geniş kapsamlı oldukları, bakanların bakanlıkları döneminde yaptıkları belirli nitelikteki işlerin tümünden yargılandıkları hatırlanacak olursa, önümüzdeki mesainin büyük bir bölümünü bu işlerin alacağını, Anayasa Mahkemesi'nin; olağan işlerinden olan kanun, kanun hükmünde kararname ve TBMM İçtüzüğü'nün denetlenmesi ile siyasi partilere ilişkin başvuruların karara bağlanmasına yeterli zamanın ayıramayacağını söylemek yanlış olmayacaktır.  Türkiye'de davaların sonuçlanmasının çoğu kez çok uzun süreler aldığı, başka bir söylemle giderek yargılama sürecinde artış görüldüğü bilinmektedir. Oysa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, makul süre içinde davaların sonuçlandırılmamasını, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde yer alan "adil yargılanma hakkı"nın ihlali olarak görmüş ve birçok ülke için bu nedenle ihlal kararları vermiştir.

Anayasa Mahkemesi'ne de hızla artan oranda yapılan başvurular nedeniyle, davaların sonuçlandırılması birden çok yıllara yayılmıştır. Gelecekte daha da uzun yıllara sarkacak olan bu yargılama sürecinin kısaltılması için, Anayasa Mahkemesi'nin birden çok kurul biçiminde çalışmasını sağlayacak yeni bir oluşuma gitmek zarureti hasıl olmuştur. Mahkemenin yeniden oluşumunu da içeren Anayasa değişikliği çalışmaları yapılırken, Anayasa Mahkemesi'nce (5) kişilik bir komisyon kurulmuş, bu komisyonun hazırladığı rapor, Anayasa Mahkemesi üyelerinin tümünün katıldığı kurulda görüşülerek son şeklini almıştır. Yeni modelde, Anayasa Mahkemesi'nin iki kurul halinde çalışması benimsenirken, Dünya'daki birçok Anayasa Mahkemeleri incelenmiş ve daha çok Federal Almanya Anayasa Mahkemesiyle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin oluşum biçimi etkili olmuştur. Bu iki Mahkemede başarı ile uygulanan birden çok kurul biçimindeki oluşumun, Türkiye'de de gerçekleştirilmesi halinde, Anayasa Yargısının daha süratli ve etkin biçimde çalışması sağlanmış olacaktır.

ANAYASA MAHKEMESİNE KİŞİSEL BAŞVURU (ŞİKAYET) HAKKI TANINMASI

Bir yıl önce Anayasa Mahkemesince hazırlanarak, TBMM Meclisi Başkanına, Başbakana ve Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanına takdim edilen, Anayasa Mahkemesinin görevleri ve yapısıyla ilgili Anayasa değişikliği taslağının en önemli bölümü belki de, temel hak ve özgürlüklere daha çok güvence sağlayacak olan "bireysel başvuru" ya da "şikayet" hakkının tanınmış olmasıdır. Bu başvuru hakkı, Anayasa'da yer alan tüm haklar için değil, bunlardan sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde sayılan temel hakları ihlal edilenlere tanınmıştır.  Kuşkusuz ki bireysel başvuru hakkının tanınması halinde, Anayasa Mahkemesinin iş yükünde önemli artışlar olacaktır. Bu nedenle, Mahkemenin iki kurul halinde çalışmak üzere yeniden yapılanması yanında, bireysel başvuruların kabule şayan olup olmadığını inceleyecek bir "ön inceleme komisyonu" kurulması da gerekecektir. Bu nedenle, Anayasa değişikliği taslağında yer almayan bireysel başvuru yolunun işleyişine ilişkin ayrıntılar, Anayasa Mahkemesi Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunu'nda düzenlenecektir.

Anayasa Mahkemesinin katlanarak artan işyükü nedeniyle, başvuruların karara bağlanma sürecinin ortalama (2) yılı geçmesine karşın, bireysel başvuru hakkının tanınması halinde, onbinleri bulacak başvuruların altından nasıl kalkınılacağı yolunda bir soru akla gelebilir. Kuşkusuz ki bu başvuru yolunun açılması halinde, kişisel tahminime göre de, bir yılda sekezbini aşacak miktarda  başvuru olacaktır. 24 Eylül 2001 tarihinde Karsruhe'de Federal Almanya Anayasa Mahkemesi nezdinde yapılan resmi temas ve incelemelerde, o günkü Anayasa Mahkemesi Başkanı Jutta Limbach; Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek'in de parlamento tescilcisi olarak katıldığı toplantılarda, Almanya'da bu yolla yılda 4.800 civarında başvuru olduğunu, bunlardan ancak %3'ünün kabul edilebilir nitelikte bulunarak esasının incelendiğini, %97'sinin ise üç kişilik ön inceleme komisyonlarınca kabul edilemez nitelikte görülerek reddedildiğini bu ret kararlarında gerekçe bulunmayabileceği gibi, kararın oybirliği ile alınması halinde, itiraz da edilemediğini  ifade etmiştir. Macaristan Anayasa Mahkemesi nezdinde 21-22 Mayıs 2002 günlerinde yaptığım inceleme ve araştırma ziyaretinde, bu Ülkenin Anayasa Mahkemesi'ne de ferdi başvuru hakkının bulunduğunu, hatta bu başvuruyu yapabilmek için, Macaristan uyruğunda olmak ve iptali istenen normla kişisel menfaat ilişkisi bulunmak gibi koşulun da aranmadığı anlatılmıştır. Avrupa'da; Federal Almanya, Avusturya, Macaristan, İspanya, Portekiz, Rusya dahil olmak üzere (19) ülkede, Asya'da; Moğolistan, Güney Kore, Gürcistan, Kırgızistan, Suriye de dahil olmak üzere (8) ülkede, Orta ve güney Amerika'da; Brezilya ve kısmen Kolombiya'da, Afrika'da; Sudan ve Senegal'in de dahil olduğu (4) ülkede başarı ile uygulanan ferdi başvuru hakkının (Şikayet hakkı) Türkiye'de de uygulanmasına duygusal ya da yeterli bilgi sahibi olunamamasına dayalı nedenlerle karşı çıkmak, Türk Ulusunu, kimi temel hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakacağı gibi, başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere Devletimizin imza attığı insanlığın yüksek değerlerinin korunmasını sağlayan diğer birçok uluslararası antlaşmalara da uygun düşmeyecektir.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin şikayet hakkını da içerecek biçimde, yeniden yapılanmasına ilişkin taslağın hazırlanması aşamasında Yurt dışından davet edilen Federal Almanya Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Prof.Dr. Winfriet HASSEMER, Avusturya Anayasa Mahkemesi Üyesi Prof.Dr.Herbert HALLER, Venedik Komisyonu Üyesi Prof.Dr. Peter PACZOLAY ve Türkiye'den de Anayasa Komisyonu Başkanı ile (8) Üniversite üyesinin katılımıyla düzenlenen, 26 ve 27 Nisan 2004 günlerinde yapılan sempozyumda hiçbir konuşmacı, şikayet hakkı tanınmasının sakıncalı olacağını belirtmemiş, tüm konuşmacılar, bu düzenlemenin bir an önce gerçekleştirilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.  Ayrıca, bununla da yetinilmeyerek, bu konuda Strazburg'ta bulunan Venedik Komisyonu'na da başvurularak görüş istenmiş, gelen cevabî raporda, ferdi başvuru hakkının Türkiye'de tanınmasının çok önemli gelişme olacağı ve takdirle karşılandığı belirtilmiştir.

Anayasada bu konuda yapılacak düzenleme ile, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuruların çokluğu bakımından halen dördüncü sırada bulunan ve bugüne kadar verilen hak ihlal kararları nedeniyle milyonlarca Euro tazminat ödeme zorunda bırakılan Türkiye'yi, bu konuda geriye çekmek, bu tür başvuruların önce Türk Anayasa Mahkemesince incelenmesi sonucu, sözleşmeye açıkça aykırı bulunan hak ihlallerinin Türkiye'de giderilmesini sağlayıp, hem dış ülkeler nezdinde Türkiye'yi temel hak ve özgürlüklerin yeterince korunamadığı ülke görünümünden çıkarmak, hem de gereksiz yere çok önemli miktarlara varan tazminatlar ödenmesi engellenmek istenilmiştir.

ULUSLARASI ANLAŞMALARIN İÇ HUKUKUMUZDAKİ YERİ

2001, 2002 ve 2004 yılları Törenlerinde yaptığım konuşmalarda, Uluslararası hukuk kurallarının iç hukukumuzdaki yeri ve önemine değinerek, Anayasa'nın 90.maddesinin değiştirilerek, özellikle temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası hukuk normlarının iç hukukumuzda, Ulusal yasalarımızın üzerinde yer almasının sağlanması gerektiğini belirtmiştim.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile, Sözleşmeye taraf olan devletlerde herkese, bu sözleşme kapsamına giren hak ve özgürlükler tanınmış, böylece bireyler ulusal hukuk öznesi olmanın yanında, uluslararası hukuk öznesi olarak da hak sahibi olmuşlardır.

Türkiye tarafından, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile Avrupa İnsan Hakları Divanına bireysel başvuru hakkının tanındığı 1987 ve Divan'ın zorunlu yargı yetkisinin tanındığı 1990 tarihinden itibaren, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin iç hukukumuzdaki önemi daha da artmıştır. Ancak 7 Mayıs 2004 tarihinde Anayasa'nın 90.maddesinin son fıkrasına yapılan ilaveden önce, Ulusal Yasalarımızla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan kuralların çatışması halinde (çok az sayıdaki Danıştay kararları dışında), Sözleşme kuralları esas alınarak dava sonuçlandırılmıyor, iki ulusal yasanın çatışması halinde uyulacak yöntem izlenerek uyuşmazlık çözüme kavuşturuluyordu. Bu nedenle de, çoğu kez Sözleşme kurallarına aykırı biçimde alınan kararlar nedeniyle, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru sonucu, ihlal kararları veriliyor ve Türkiye tazminat ödemeye mahkum ediliyordu.

İlk kez 2001 yılında yapılan kapsamlı Anayasa değişiklikleri arasında yer alan Anayasa'nın 90.maddesini değiştirme girişiminde başarılı olunamamasına karşın, 7 Mayıs 2004 tarihinde 90.maddenin son fıkrasına; "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır" kuralı getirilerek bu konudaki sıkıntının giderilmesi sağlanmıştır.

Ancak anılan maddede, ".... Temel hak ve özgürlüklere ilişkin ...." şeklinde bir ifade kullanılması nedeniyle bu ibarenin uygulamada kimi tereddütler doğuracağı böyle genel ifade kullanılması yerine, norm sıralamasında Ulusal yasalarımızın önünde yer alması istenilen temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmaların ismen sayılmasının daha doğru olacağı yolunda pek çok görüşler ileri sürülmüş ise de, bu tür duraksamaların zamanla Yüksek Mahkemeler içtihatları ile giderileceği, 90.maddenin bu haliyle bile bireylere temel hak ve özgürlükleri konusunda önemli kazanımlar sağlayacağı kuşkusuzdur.

ANAYASA MAHKEMESİNİN ULUSLARARASI İLİŞKİLERİ

İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasındaki savaş yıllarında insanlığın karşılaştığı büyük kayıplar ve ıstıraplar sonucu, birey devlet karşısında korunması gereken değer olarak görülmüş, bu nedenle fertler, temel haklarının korunması için yargısal güvencelere kavuşturulmuştur. Başta ülkelerin Anayasa Mahkemeleri olmak üzere, uluslararası boyutta da Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Divanı, daha sonraları da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi oluşturularak, insanlara temel hak ve özgürlüklerinin korunması konusunda ulusal mahkemelerinden alamadıkları hakları için uluslararası yargı yerlerine başvurma imkanı tanınmıştır.

Bu gelişim süreci, tüm ülkelerde, yüklendikleri bu önemli görevleri nedeniyle Anayasa Mahkemelerini ön plana çıkarmış, ülkelerin Anayasa Mahkemeleri arasında yakın işbirliği sağlanmıştır. Türk Anayasa Mahkemesi 1987 yılında Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı'nın üyesi olmuş, Avrupa'nın diğer ülkelerindeki Anayasa Mahkemeleri ile işbirliği sağlanarak, Anayasa yargısının gelişmesi konusunda önemli çalışmalar yapmıştır. Son beş yıllık dönemde bu türlü temaslar üst seviyeye çıkartılmış, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini ve çalışmalarını yakından izlemek amacıyla tüm üyeler Strazburg'a götürülmüştür. Türk Anayasa Mahkemesinin kararlarını internet yoluyla dünyada izleme olanağı bulunduğundan, Rusya Anayasa Mahkemesi Başkan ve Üyeleri ile Moskova'da yapılan görüşmelerde, Türk Anayasa Mahkemesi kararları üzerinde tartışmalar yapılabilmiştir. Ayrıca, 12-18 Mayıs 2002 tarihlerinde Brüksel'de yapılan 12. Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı'na gidilerek, toplantıdan önce hazırlanarak gönderilen ulusal rapor savunulmuştur. 2005 yılının Mayıs ayında bu kez Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyetinde yapılacak olan 13.Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı için Ulusal rapor hazırlanıp gönderilmiş, ancak bu evrede toplantıya katılmamaya karar verilmiştir.

Avrupa Anayasa Mahkemeleri ile aynı Konferansın üyesi olarak yakın ve sıcak işbirliğimiz dışında uzakdoğuda; Moğolistan ve Güney Kore, Amerika'da, Amerika Yüksek Mahkemesi ile yakın temaslar kurulmuş, Moğolistan, Güney Kore Anayasa Mahkemeleri Başkanları dışında Rusya, Romanya, Ukrayna, Bulgaristan, Beyaz Rusya, Mısır, Hindistan, Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Başkanları ile Federal Almanya Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili, Avusturya, Macaristan ve Kırgızistan Anayasa Mahkemeleri üyeleri Türkiye'ye çağırılarak bu ülkelerin Anayasa Mahkemeleri ile yakın ve samimi işbirliği sağlanmıştır. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı Luzius Wildhaber ile Türk yargıç Rıza Türmen'in Mahkememizin düzenlediği sempozyumlara katılmaları sağlanmış, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye hakkında verdiği kararlar yakından izlenmiştir.

LAİKLİK İLKESİNİN TÜRKİYE İÇİN ÖNEMİ

İlk kez 25 Nisan 2001 günü yaptığım Anayasa Mahkemesi'nin 39. Kuruluş Yıldönümü konuşmasında, laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti için taşıdığı öneme, başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olmak üzere bu konuyu düzenleyen kimi uluslararası normlardan da söz ederek değinmiş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi, Danıştay 8. Daire ve İdari Dava Daireleri Genel Kurulu kararlarında türbanın inanç gereği takılan giysi olmadığı, bir nevi simge olarak kullanıldığı, resmi daire ve üniversitelerde başörtüsü serbestisi tanımanın bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlama olduğu biçiminde gerekçelere yer verildiğini belirtmiştim.

Bu konuşmanın yapıldığı günden bugüne kadar geçen (4) yılda konu güncelliğini yitirmemiş, aksine giderek artan biçimde gündemde tutulmak istenilmiştir. Ancak, bu (4) yıllık süre içinde Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin verdiği kararlar konuya daha da netlik kazandırmıştır.

Anayasa'nın 176. maddesi uyarınca Anayasa metni içinde yer alan "Başlangıç" kısmında; laiklik ilkesinin gereği olarak, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı vurgulandıktan sonra, Anayasa'nın 2., 4., 10., 14., 15. ve 24. maddelerinde de bu konuda özel düzenlemeler getirilmiştir.

Din ve vicdan özgürlüğü konusunda evrensel anlayışı yansıtan kurallara İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 18., İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 9., Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 18., Din ve İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayırımcılığın Kaldırılması Bildirisi'nin 1. maddelerinde de yer verilmiştir.

Türkiye'de din ve din duyguları ile dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilerek oya çevrilmesi batı ülkelerine göre çok daha kolay ve olağan olduğundan, geçmişte bu yola başvuran partiler laiklik karşıtı bu eylemleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi'nce kapatılmış bu karara karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yaptıkları başvurular da reddedilmiştir.

Ülkemizde zaman zaman kimi parti yetkilileri, bayanların inançları gereği türban takabilecekleri, bu tür bir giysi ile yükseköğretim kurumlarına devama engel olunmasının; Anayasa ile tanınan temel haklardan olan "eğitim ve öğrenim hakkı" ile "inanç özgürlüğü"ne müdahale olduğu yolunda savlar ileri sürmüşlerdir.

Oysa bu konuda Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce verilmiş pek çok kararlar vardır ve yargının değerlendirmesine göre, dinsel nedenlerle türbanla boyun ve saçların örtülmesine resmi daire ve üniversitelerde serbestlik tanınması, bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlama olup; kişileri şu ya da bu biçimde giyindirip başlarını örtmeye zorlamak, dinsel inanç ve görüşler nedeniyle gençler arasında çatışmalara neden olacak ortamın yaratılmasını sağlayacak, hatta aynı dinden olanlar arasında bile ayrılıklar yaratacağından, bu davranış biçimi laiklik ilkesine aykırı düşecektir.

Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin başörtüsüne ilişkin istikrar bulmuş kararları varken, kimi yazılı ve görsel yayın organlarınca bu konunun gündemde tutulmaya çalışılması, kimi siyasal partiler yetkililerince de, yasal düzenlemeler yapılarak, türbanla öğrenim yapma olanağının tanınacağı yolunda beyanlarda bulunulması, bu konudaki yargı içtihatlarını bilmemekten kaynaklanmıyorsa, din duygularını kullanarak siyasi avantaj sağlamaya yöneliktir.

Anayasa'daki laik düzenlemeler kaldığı sürece, türbanlı kızların  yükseköğretim kurumlarına öğrenci sıfatıyla, öğrenimlerinden sonra da resmi dairelere kamu görevlisi olarak girmelerini sağlayacak tüm yasal düzenlemeler Anayasa'ya aykırı olacaktır. Hatta bu konuda Anayasa'ya kural konulsa bile bu kez, Anayasa'nın bu yeni kuralı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne uygun olmayacaktır.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesi'nin, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na eklenen "EK MADDE 17"de yer alan; "yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir." kuralının iptali istemiyle açılan davada, 2.4.1991 günlü, Esas: 1990/36; Karar: 1991/8 sayılı kararla başvurunun reddine karar verdiğinden söz edilerek, yükseköğretim kurumlarında türban takılmasını sağlayacak yasal düzenleme yapılabileceğini söylemek, ya anılan kararın gerekçelerini bilmemek veya gerekçe gözardı edilerek sadece sonuç bölümüne bakıp değerlendirme yapmaktır. Bilindiği gibi, Mahkeme kararları gerekçeleri ile bir bütün teşkil eder, idareyi ve yasamayı bağlar. Başka bir söylemle, kararların sonuç bölümüne anlam kazandıran kararların gerekçeleridir.

Söz konusu kararın gerekçesine bakıldığında, hiçbir duraksamaya yer kalmayacak biçimde yükseköğretim kurumlarında türban takılmasına olur veren açıklama bulunmadığı görülecektir. Aksine, bu konudaki açıklamalar yapıldıktan sonra ilgili bölümün sonunda; "...sonuç olarak, ister dini inanç gereği olsun, isterse başka nedenlerle olsun, yükseköğretim kurumlarındaki kılık-kıyafetin çağdaş duruma ters düşmemesi gerekir." denilmektedir.

Açıklanan nedenlerle, bu kararın sonuç bölümünde "başvurunun reddine" denildiğinden hareketle, yasal düzenleme yapılarak türbanlı kız öğrencilerin yükseköğretim kurumlarına devamının sağlanabileceği söylenemez. Bu konuda yapılacak yasal düzenlemenin, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na eklenen Ek Madde 16'nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü, Esas: 1989/1; Karar: 1989/12, Refah Partisi'nin temelli kapatılmasına ilişkin 16.1.1998 günlü, Esas: 1997/1; Karar: 1998/1, Fazilet Partisi'nin temelli kapatılmasına ilişkin 22.6.2001 günlü, Esas: 1999/2; Karar: 2001/2 sayılı kararlarla Refah Partisi'nin kapatılmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararına yapılan itiraz sonucu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 3.Dairesince verilen 31.7.2001 günlü ve 41.340/98 sayılı, bu karara yapılan itirazın reddine ilişkin 31.02.2003 günlü ve aynı sayılı Büyük Daire kararlarına aykırı olacağı kuşkusuzdur.  

Konuşmamın son bölümünde, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı da yapmış olan Anayasa Mahkemesi emekli üyelerinden Mustafa ŞAHİN'in 4 Ocak 2005 günü  ebediyete intikal ettiğini ifade ederken büyük üzüntü duyuyorum. Mahkememize çok önemli hizmetler veren değerli büyüğümüze Tanrı'dan rahmet diliyor, aziz anıları önünde saygı ile eğiliyorum.

Ayrıca, yaş sınırı nedeniyle geçen bir yıl içinde emekliye ayrılan üyelerimiz sayın Ali HÜNER, Sayın Ertuğrul ERSOY ve Sayın Fazıl SAĞLAM'a bundan sonraki emeklilik yaşamlarında sağlık, esenlik ve mutluluklar içinde geçirecekleri uzun ömürler diliyor, Yüce Mahkeme'de görev alarak unutulmaz hizmetler sergileyen çok değerli meslektaşlarımızdan hayatta olanlara da sağlık ve esenlikler temennilerimi iletiyorum.

Kuruluş Yıldönümü toplantımıza katılarak beni dinlemek zahmetinde bulunan tüm konuklara en iyi dileklerimi ve saygılarımı sunuyorum.
Mustafa BUMİN
Anayasa Mahkemesi Başkanı
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2018
Ziyaretçi Sayısı :