Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay TUĞCU'nun 44. Açış Yıldönümü Konuşması
Sayın Cumhurbaşkanım,

Çocukluğumuzda söylediğimiz, çocuklarımızın söylediği ve her zaman söylenecek olan "Andımız"da verdiğimiz söz doğrultusunda, "açtığı yolda, gösterdiği hedefe durmadan yürüyeceğimiz" ulu önder Atatürk'ün ilke ve devrimlerine bağlı olarak, kurulduğu 1962 yılından bu yana demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin gerçekleştirilmesi amacıyla görev yapan Anayasa Mahkemesi'nin 44. Kuruluş Yıldönümü Kutlama Töreni'ne onur vermenizden dolayı size ve tüm değerli konuklarımıza şükranlarımı ve saygılarımı sunuyorum.

ANAYASANIN ÜSTÜNLÜĞÜ VE BAĞLAYICILIĞI

Kayıtsız şartsız Millete ait olan egemenliğin, Anayasa'nın koyduğu esaslar dahilinde yetkili organlar eliyle kullanılması "kuvvetler ayrılığı" olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu kavramın, "fonksiyonlar ayrılığı" anlamında kullanıldığı da bilinmektedir. Yasama, yürütme ve yargı organları, niteliği itibarıyla farklı yetkiler kullanmakla beraber, Devlet iktidarının farklı görünümlerini oluşturmaktadırlar. 

Bu çerçevede yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılmakta olup kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün Anayasa'ya uygunluğunu denetleme yetkisi ise Anayasa Mahkemesi'ne ait bulunmaktadır. 

Yargılama fonksiyonunu yerine getiren organların varlığı çok eski tarihlere kadar uzanmakla birlikte yasama organının işlemlerinin anayasaya uygunluk denetimine tabi tutulması, yakın geçmişte ortaya çıkmıştır. Günümüzde hakim olan "hukuk devleti" anlayışı, anayasa yargısının varlığını gerekli kılmaktadır. Zira hukuk devleti ilkesi temelde, devletin tüm işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygun olmasını ve bunların yargı denetimine tabi tutulmasını gerektirir. 

Tarihsel süreç içinde, anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesinin soyut bir prensip olmaktan çıkarılarak siyasal ve toplumsal yaşamda elle tutulur, gözle görülür bir hale getirilmesi, anayasa yargısı kurumlarının oluşturulması ile mümkün olmuştur. 

Anayasalar, devletin temel organlarının yetki ve görev alanları ile işleyişlerini, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini genel ilkeler çerçevesinde düzenleyen metinlerdir. Anayasa mahkemeleri ise anayasanın üstünlüğü ilkesinin hukuksal yöntem ve araçlarla korunması işlevini yerine getirmektedirler. Bu işlev anayasa yargısının varlık nedenini ve meşruiyet temelini oluşturmaktadır. Hukukun genel ilkeleri ve Anayasa kurallarıyla bağdaşmayan işlem ve eylemler ile yasama tasarruflarının anayasa mahkemelerince çeşitli hukuksal yaptırımlara bağlanması, anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesinin zorunlu bir sonucudur. 

ELEŞTİRİ HAKKI VE SINIRLARI

Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin ve bağlayıcı olması, onların eleştirilemez olduğu anlamına gelmemektedir. Diğer deyişle, mahkeme kararlarına uyma yükümlülüğü, söz konusu kararları eleştirme hakkını ortadan kaldırmamaktadır. Bir hukuk devletinde, yargı kararlarının da eleştirilebilmesi doğaldır. Mahkeme kararlarının oybirliği ile alınmadığı durumlarda, azlık oyu kullanan üyelerin düşüncelerinin de bu anlamda karşı hukuki düşünceyi oluşturduğu açıktır. Anayasa Mahkemesi'nin işin esasına girerek reddettiği konularda on yıl geçtikten sonra tekrar başvuruda bulunulabilmesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının eleştiriye açık ve değişebilir nitelikte olduğunun bir diğer kanıtıdır. 

Bir hukuk devletinde, mahkeme kararlarının gerek akademik çevrelerde,  gerekse uygulayıcılar tarafından ele alınıp incelenmesi gerekli ve yararlıdır. Bu tür eleştirilerin yargıya yeni ufuklar açma olasılığı her zaman vardır. Bununla birlikte, doğruyu bulmak adına yapılacak eleştirilerin belirli bir düzeyde ve nitelikte olması gerektiği de kuşkusuzdur.

Anayasa Mahkemesi üyelerinin bugüne kadarki mesleki yaşamları süresince yargıda ve Devletin diğer kademelerinde yürüttükleri görevler ve üstlendikleri sorumluluklar, yaptıkları araştırmalar, verdikleri eserler, ulusal ve uluslararası toplantılarda sundukları bildiriler, Anayasa yargısı ile temel hak ve özgürlükler konularındaki gelişmeleri yakından takip etmeleri dikkate alındığında, üyelerimizin bu çalışmaları dolayısıyla elde ettikleri birikimlerin Mahkememizin kararlarının niteliğine etkili olduğu açıktır. Ayrıca Mahkememizde çalışmakta olan raportörlerin pek çoğu değişik alanlarda yüksek lisans, sayıca önemli bir kısmı da doktora çalışması yapmış, bunlardan bir kısmı yardımcı doçent ve doçent unvanlarını kazanmışlardır. Kitap ve makale şeklinde pek çok bilimsel yayınları bulunan raportörlerimiz, Anayasa Mahkemesi'ndeki görevlerinin yanı sıra üniversitelerde ve değişik kuruluşlarda eğitim-öğretim faaliyetlerine de katılmaktadırlar.

Belirtilen durum, Anayasa Mahkemesi'nce yürütülen çalışmaların niteliğine ışık tutmaktadır. Anayasa Mahkemesi, bilimsel yöntemle yaptığı çalışmalar sonucu verdiği kararlara karşı yapılacak eleştirilerin de aynı nitelikte olmasını bekleme hakkına sahiptir. Bu kapsamda bulunmayan ve gerek mahkemenin, gerekse mahkeme üyelerinin kişiliğine saldırı niteliğinde bulunan eylemlerin, ciddi eleştiri olarak kabulü mümkün değildir.

Burada eleştiri hakkının kullanımına sınırlama getiren kimi olgulara da değinmek istiyorum. 5187 sayılı Basın Kanunu'nun "Yargıyı etkileme" başlıklı 19. maddesine göre, soruşturma evresinin başlamasından takipsizlik kararı verilmesine veya kamu davasının açılmasına kadar geçen süre içerisinde, Cumhuriyet savcısı, hakim veya mahkeme işlemlerinin ve soruşturma ile ilgili diğer belgelerin içeriğini yayımlamak, ayrıca görülmekte olan bir dava kesin kararla sonuçlanıncaya kadar, bu dava ile ilgili hakim veya mahkeme işlemleri hakkında mütalaa yayımlamak suçtur. Bu hükümle ulaşılmak istenen amacın,  devam etmekte olan davalarda yargılamanın seyrine etki etmeye yönelik yayınlar yapılmasını engellemek ve böylece "mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi"ni korumak olduğu açıktır. 

Anayasa'nın 138. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan "Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz" hükmü de aynı amaca yöneliktir. 

"Düşünce ve ifade hürriyeti" ile "bilim hürriyeti" görüntüsü altında yargı kararlarına yapılan müdahalelerin hoş görülebilmesi de mümkün değildir. Belirtilen husus, "basın hürriyeti" bakımından da geçerlidir. Bakılan davalara ilişkin düşünce ve yorumlar ne kadar değerli olursa olsunlar yargılamanın sona ermesinden sonra açıklanmalı, yargı kararları ancak bu aşamada tartışılabilmelidir. 

Anayasa Mahkemesi olarak, faaliyetlerimizi ve kararlarımızı kamuoyuna dikkat ve özenle, objektif bir şekilde yansıtan basın organlarına ve mensuplarına teşekkürü bir borç biliyorum. Ancak, maalesef, son zamanlarda ortaya çıkan, eleştiri hakkını ve maksadını aşan, bağımsız güç olan yargıyı doğrudan hedef alan yıpratıcı yaklaşımları üzüntüyle izlemekteyiz. Unutulmamalıdır ki, demokratik bir toplumda bağımsız yargı, teneffüs edilen hava gibidir; varlığında önemi anlaşılmazsa, yokluğunda, devletten söz etmek de mümkün olmaz. Bu nedenledir ki, "Adalet, devletin temelidir". 

Bu açıklamalarım, yargının işleyişinde hiçbir zaman aksaklıklar ve olumsuzlukların ortaya çıkmadığı şeklinde algılanmamalıdır. Yargının işleyişinde zaman zaman ortaya çıkabilecek aksaklıkların doğal karşılanması gerekir. Önemli olan bu aksaklıkların giderilebilmesidir. Bunların giderileceği kurum ve kurullar ise, yine yargı bünyesinde yer almaktadır. İdari yönden, hakim ve savcılar hakkında tasarrufta bulunabilme yetkisinin münhasıran Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na ait olduğu da unutulmamalıdır. 
 
MAHKEMEMİZİN İŞ YÜKÜ

Anayasa Mahkemesi'nin iş yükü son yıllarda önceki yıllara oranla büyük artış göstermiştir. İş yükünün artışında, Yüce Divan'da bakılan davalar ile gerek iptal davası açmaya yetkili olanlarda gerekse itiraz yoluna başvurma yetkisine sahip olan mahkemelerde Anayasa Mahkemesi'ne başvurma eğiliminin artış göstermesi önemli etkenlerdir. 

İş yükündeki bu artışa, iptal başvuruları yönünden, Avrupa Birliği üyelik süreci bağlamında yürürlüğe konulan yasalar ile yeterince tartışılmadan kabul edilen kimi yasalar da etki etmektedir. Günlük dilde "torba kanun" olarak nitelenen ve yürürlükteki pek çok yasada değişiklik öngören yasal düzenlemelere karşı yapılan başvurular da artan iş yükünün nedenleri arasındadır. 

Mahkemenin iş yükünün bugünkü seviyeye gelmesinde, itiraz başvurularında meydana gelen artış önemli bir rol oynamaktadır. Ancak bu başvuruları, bireylerin ve mahkemelerin, temel hak ve özgürlüklere verdikleri önemin ve bu hakların uygulamada yerleşmesinin bir göstergesi olarak kabul ettiğimizi ifade etmek isterim. Hatta toplumsal yapıda ve hukuk düzeninde meydana gelen gelişmelere paralel olarak, Anayasa Mahkemesi'nin işin esasına girerek reddettiği konularda yeniden itiraz başvurusu yapılabilmesi için beklenilmesi gereken on yıllık sürenin beş yıla düşürülmesi gerektiği görüşünde olduğumuzu belirtmek isterim. 

YÜCE DİVAN GÖREVİ

Anayasa Mahkemesi'ne Yüce Divan sıfatıyla verilen yargılama görev ve yetkisi yönünden yapılan açıklamalara cevap verilmesi, bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Zira bu konuda gerekli açıklamanın yapılmaması, Yüce Divan hakkındaki farklı değerlendirmelerin kabulü anlamına gelebilir. 

Yüce Divan görevinin Anayasa Mahkemesi'ne verilmesi 1961 Anayasası'ndan itibaren anayasa koyucunun bir tercihi olmuştur. Bu tercihin isabetini bilimsel ve etik ölçüler içerisinde tartışmak mümkün olmakla birlikte, kurucu iktidar bu tercihini değiştirmeyi gündeme getirmediği sürece, Anayasa Mahkemesi'nin Yüce Divan görevine sahip olmasının hukuksal açıdan tartışılacak bir yönü bulunmamaktadır. Bu konu, son yıllarda bazı kurumsal zaaflar nedeniyle kabulü mümkün olmayan kimi yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açtığından, Yüce Divan'ın oluşumu ve niteliğinin ortaya konulabilmesi bakımından Yüce Divan yargılamasının tarihçesi üzerinde durulmasının ve yapılan kimi eleştirilerin cevaplanmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. 

1876, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında, Yüce Divan görevinin farklı hukuksal formasyonlara sahip üyelerden oluşan yargılama makamlarınca yerine getirilmesinin tercih edildiği görülmektedir. Diğer bir ifadeyle, Türk anayasa tarihinde Yüce Divan görevi hiçbir zaman salt ceza yargısı formasyonuna sahip üyelerden oluşan bir kurula verilmiş değildir. Aksine, Yüce Divan'ın görev alanının gereği olarak, Yüce Divan yargıçlarının hukukun çeşitli dallarında uzmanlık birikimine sahip kişiler arasından oluşturulması yönündeki tercih, Anayasa tarihimizde kesintisiz bir çizgi halinde kendini göstermektedir. 

1876 Anayasası ile bakanları, Temyiz Mahkemesi başkan ve üyelerini görevleriyle ilgili işlem ve eylemlerinden dolayı yargılama yetkisi verilen Divan-ı Âli; Heyeti Ayan, Şurayı Devlet ve Temyiz Mahkemesi başkan ve üyeleri arasından seçilen üyelerden oluşmaktaydı. 

1924 Anayasası'nın 61 ve devamı maddelerinde de, Yücedivan'ın Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri arasından oluşturulması öngörülmüştü. 

1961 ve 1982 Anayasalarında ise, Yüce Divan görevi Anayasa Mahkemesi'ne verilmiştir.

Yüce Divan'ın bu tarihsel gelişimi de dikkate alındığında yargılamanın sağlıklı yapılabilmesi bakımından, salt ceza hukuku kurallarının gözetilmesinin yeterli olmadığı, yargılanan kişilerin eylemlerinin, "kamu hizmeti", "kamu yararı" gibi kamu görevlerinin yürütülmesinde önem arz eden kamu hukuku kavramlarının dikkate alınarak ve bu kişilerin konumlarının da gözetilerek değerlendirilmesi zorunluluğu karşısında, Yüce Divan görevinin ceza hukukçularının yanı sıra idare hukukçuları, özel hukukçular ile üst düzey kamu görevlilerinin de yer aldığı bir kurul tarafından yerine getirilmesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Anayasa Mahkemesi de bugün bu gerekliliğin ifadesi olarak söz konusu görevini yerine getirmektedir. Karşılaştırmalı anayasa yargısı incelemelerinin gösterdiği gibi, birçok ülkede bu görev anayasa mahkemelerine aittir. 

Konu hakkında daha farklı değerlendirmelerde bulunulabilmesi mümkün olmakla birlikte Yüce Divan'da devam eden yargılamalar gözetildiğinde, yapılmakta olan tartışmaların zamansız olduğunu belirtmek istiyorum. 

BİREYSEL BAŞVURU

Bireysel başvuru ile ilgili kimi hususların da kısaca gözden geçirilmesinin yararlı olacağını düşünüyorum. Anayasa yargısına yer veren ülkelerin önemli bir kısmında bireysel başvuru yolunun tanınmış olduğu görülmektedir. Çağdaş gelişmelerin izlenmesi bakımından bu müesseseye kayıtsız kalınması söz konusu olamaz. Bu nedenle Anayasa Mahkememiz, bireysel başvuru ya da anayasa şikâyeti adıyla anılan müessesenin Türk hukuk sisteminde benimsenmesinin yararlı olacağı düşüncesi ile 2004 yılında hazırladığı anayasa değişikliği önerilerini içeren taslakta bu müesseseye yer vermişti. Konu hukukumuzda yeterince tartışılmadığı için kimi isabetsiz sonuçlara varıldı. Bu bağlamda en çok sözü edilen endişelerin başında, bireysel başvuru yolunun Anayasa Mahkemesi'nin iş yükünü olağanüstü artıracağı gelmektedir. Bu endişe belli bir haklılık payı taşımakla birlikte, bireysel başvuru yolunun kabul edilmesinin, ancak eş zamanlı olarak Anayasa Mahkemesi'nin yapısında değişikliğe gidilmesiyle mümkün olabileceğinin önerildiği de unutulmamalıdır. 

"Bireysel başvuru" müessesesi ile ilgili olarak Anayasa'da yapılması önerilen değişikliklerin, yüksek mahkemelerin denkliği ilkesini zedeleyeceği ve yüksek mahkemeler içerisinde Anayasa Mahkemesi'ne üstünlük sağlayacağı dile getirilmektedir. 

Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru üzerine yapacağı incelemenin, anayasal bir hakkın ihlal edilip edilmediğinin belirlenmesinden ibaret olacağı unutulmamalıdır. "Bireysel başvuru" müessesesinin oluşturulması ile amaçlanan bu husus gözetildiğinde, Anayasa Mahkemesi'nin kendisine bir üstünlük sağlama amacının bulunmadığı, hukuk devletine yakışanı yapmayı amaçladığı açıktır. Bu öneriye konumları gereği daha objektif yaklaşabilen hukuk çevreleri ve Venedik Komisyonu ile İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de destek vermişlerdir. Öte yandan, yüksek mahkemeler arasındaki üstünlük tartışmaları gereksizdir. 

Anayasa'da öngörülen "işbölümü" ilkesi, yalnızca yasama, yürütme ve yargı organları arasında geçerli değildir. Bu ilke aynı zamanda sözü edilen erklerin kendi içerisinde de geçerli bulunmaktadır. Bununla birlikte, yargı erki bir bütün olup, yargı organlarının faaliyetlerinin toplamı "yargı"yı oluşturmaktadır. Kişisel ya da kurumsal çekişmelerin, yargının bütünlüğü ilkesini zedeleyeceği, zayıflatacağı açıktır. Yargının yara alması halinde bu durumun hiçbir yarar sağlamayacağı bilincinde olduğumuzu ifade etmekle yetinmek istiyorum. 

YARGININ BAĞIMSIZLIĞI VE SORUNLARI

"Mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi", öncelikle yargının yasama ve yürütme organları karşısındaki bağımsızlığını ifade eder. Mahkemelerin bağımsızlığına düşen her gölge, hukuk devletine düşmüş olacaktır. Bu anlamda, "hakimlik ve savcılık teminatı"nın önemi ortaya çıkmaktadır. Anayasa'nın 140. maddesinde, hakim ve savcıların niteliklerinin, atanmalarının ve özlük haklarının, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceğinin hükme bağlanması, belirtilen hususun bir ifadesini oluşturmaktadır. 

Anayasa'nın 128. maddesi, Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevleri yerine getirecek "memurlar ve diğer kamu görevlileri"ne ilişkin düzenlemeler içermektedir. "Yargı"nın, kuvvetler ayrılığı ilkesindeki üç erkten birini oluşturduğu gözetildiğinde yargı görevini yerine getiren hakim ve savcıların, yürütmenin uzantısı olan idarede görev yapan kamu görevlileri kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Görevlerini genel idare esaslarına göre yürüten kamu görevlileri ile görevlerini mahkemelerin bağımsızlığı esasına göre yürüten hakim ve savcıların aynı kapsamda değerlendirilmeleri Anayasa'da yer alan kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı bulunmaktadır. 

Belirtilen bu hususlar, hakim ve savcıların özlük haklarının, memurların ve diğer kamu görevlilerinin özlük haklarından farklı düzenlenmesi zorunluluğunun haklı gerekçesini oluşturmaktadır. Hakim ve savcıların özlük haklarına ilişkin olarak yapılacak düzenlemelerde yargının, yasama ve yürütme karşısındaki konumu belirleyici olmalıdır. Anayasa'nın 139. ve 140. maddelerinde farklı bir statü olarak belirlenen hakimlik ve savcılığın, özlük haklarının da statülerinin bir gereği olarak yürüttükleri hizmetin önemi ve ağırlığı gözetilerek belirlenmesi gerekmektedir. 

Hakim ve savcıların özlük hakları bağlamında Avrupa Birliği organları başta olmak üzere yurtdışından yapılan eleştirilerin de bizler için ayrı bir üzüntü kaynağı olduğu bilinmelidir. 

Bu doğrultuda, yargı mensuplarının özlük haklarında hak ettikleri iyileştirmenin gerçekleştirilmesi ve mesleğin saygınlığına uygun bir hayat standardını sağlayacak gerekli yasal düzenlemelerin bir an önce yapılması zorunludur. Böylece, hukuk fakültelerinden mezun olan başarılı gençlerin hakim ve savcılık mesleğini tercih etmeleri ve özlük hakları daha uygun olan başka görevlere yönelmeleri de engellenebilecektir.

Üstelik, Sosyal Güvenlik Kanunu Tasarısının yasalaşması ile hakim ve savcıların bu kapsamdaki aylıkları en az % 22 oranında azalacak, böylece bu Yasa ile en çok kayba uğrayacak meslek mensupları hakimler ve savcılar olacaktır. Bunun nedeni ise sanıldığının aksine, hakim ve savcıların mesleğe başlangıcından itibaren diğer birçok meslek grubuna göre düşük aylık almaları ve bunun en üst kademeye kadar devam etmesidir. Bir an evvel yargının bir erk olarak hak ettiği saygınlığa uygun biçimde, hâkim ve savcıların özlük haklarında iyileştirme yapılmalı ve Sosyal Güvenlik Kanunu Tasarısındaki olumsuzlukların mutlaka giderilmesi gerekmektedir. 

Kanımca, yargı bağımsızlığının sağlanması bakımından hakimlik ve savcılık mesleğine giriş öncesindeki süreç de ele alınmalı ve hukuk fakültelerindeki eğitim standardı yükseltilmelidir. Çünkü bilmeyeni etkilemek, yönlendirmek kolaydır. Hukuk fakültesi sayısının artmış olması öğretimin niteliğinin istenilen düzeye ulaştığı anlamına gelmemektedir. Bu alandaki iyileştirmelerin, öncelikle, ihtiyaca uygun sayı ve nitelikte öğretim elemanı temin edilmesine ve bunların çalışma koşullarının iyileştirilmesine bağlı olduğu unutulmamalıdır. Hukuk eğitiminin istenilen düzeye yükseltilebilmesi bakımından hukuk fakültelerinin beş yıla çıkarılması önerileri çözüm olarak düşünülebilir. Böylece hukuk eğitimi yanında, bir hukukçu için zorunlu çağdaş dünya görüşü ve davranış değerleri oluşturulmasına da olanak sağlanabilir. Ayrıca, uluslararası ilişkilerde bilmemekten değil, fakat anlatamamaktan kaynaklanan zorluklarımız olduğu dikkate alındığında bu eksikliğimizi giderebilmek için hukuk fakültelerinde bu beş yıllık eğitim döneminde yabancı dil eğitiminin de yoğunlaştırılması öngörülebilir. 

Hakim ve savcıların mesleğe kabulü aşamasında objektif kriterlerin uygulandığı inancını ve teminatını sağlayacak düzenlemeler yapılmalı, liyakat esasının başlıca tercih nedeni olduğunun kabulü sağlanmalıdır. 

Son dönemlerde bir taraftan yargının yasama ve yürütmeye müdahale ettiği yakınmaları, diğer taraftan ise yargının yasama ve yürütmenin baskısı veya uygulamaları ile siyasallaştığı iddiaları yaygın olarak dile getirilmekte olup bu hususlar yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda ciddi endişeler yaratmakta ve yargı erki bu çelişkiler içerisinde zayıflatılmaktadır. 

İş yoğunluğu yargının her kesiminde ve her aşamasında adil yargılanma koşullarını zorlamakta, yargılamalar yıllarca sürmekte, bu durum vatandaşları başka çareler aramaya yöneltmektedir. 

Hukuk fakültesi öğreniminde belirttiğimiz yabancı dil eğitiminin eksikliği, hakimlerimiz bakımından da önem arz etmektedir. Özellikle, Anayasanın 90. maddesinde yapılan değişiklikle insan hak ve özgürlüklerine ilişkin uluslararası anlaşmaları öncelikle uygulamak, bu anlaşmalarla ilgili İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin içtihatlarını takip etmek durumunda olan hakim ve savcılarımızın Yurt dışında ve Yurt içinde yabancı dil öğrenmeleri sağlanmalı ve bu eğitim Avrupa Birliği'ne girme süreci içinde büyük ölçüde tamamlanmalıdır. 

Yoğun iş yükü altında çalışan adli personelin hizmet içi eğitimleri ve motivasyonları arttırılmalı, yetişmiş personelin çalışma koşulları iyileştirilmeli ve böylece daha iyi olanaklar sağlayan kurumlara geçmeleri önlenmelidir. 

Bütün bunlara rağmen ümitsiz olmamak gerekir. Yargının sorunlarını ve çözüm yollarını biliyorsak elbirliği ve güçbirliği içinde çözüme ulaşabiliriz. Sayın Adalet Bakanı'nın da bu konudaki istek ve gayretini bilmekteyim. Bakanlıkça hazırlanan eğitim programları, hemen hemen bütün mahkemelere dağıtılan bilgisayarlar, UYAP uygulamaları, birçok yerde yenilenen adliye binaları ve hakim ve savcıların özlük haklarının Anayasaya uygun olarak yeniden düzenlenmesi çalışmaları ümit vericidir. Bu çalışmaların başarıya ulaşmasının, bütçeden yargıya ayrılan payın arttırılmasına bağlı olduğu kuşkusuzdur. Esasen, yargıya ve adalete verilen önemi gösteren yaklaşımların hayata geçirilmesi toplumumuzun da ortak beklentisidir. 

DIŞ İLİŞKİLER

Bu yıl İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin yeni yargı yılı sebebiyle yaptığı toplantıya davet edilmem nedeniyle, diğer Avrupa ülkelerinin Ülkemize ve hukukumuza bakışını gözlemleme fırsatı buldum. Mutlulukla ifade edebilirim ki Ülkemize büyük ilgi gösterilmekte ve gerçekleştirilen hukuk reformları yakından takip edilmektedir. Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlama amacıyla ilk kez yürürlüğe konulan ya da değiştirilen yasaların, bu sonuca katkısı büyüktür. Artık, Ülkemiz, yargısı ve hukuk düzeninden dolayı sorgulanan bir ülke olmaktan çıkmış, uygulamaları ve deneyimleriyle ilgili görüş alışverişinde bulunulmak istenen bir konuma gelmiştir. Çeşitli Avrupa ülkelerinin yüksek mahkemelerinden Mahkememize gelen davet ve yazılardan da bunu anlamak mümkündür. Nitekim son olarak bu yıl içerisinde Fransız Anayasa Konseyi'nde ve Avusturya Anayasa Mahkemesinde yaptığımız çalışmalar bu düzeyde gerçekleşmiştir. 

Bunlara ilaveten Ülkemize gelen yüksek mahkeme başkanları ve üyelerinin Mahkememizi ziyaretleri sırasında çeşitli konularda mesleki görüşmeler gerçekleştirilmiştir. 

Mahkememiz raportörleri, Dışişleri Bakanlığı'nın isteği üzerine zaman zaman tarama süreci çalışmalarına katılmakta, ayrıca, hazırlanan eğitim programı çerçevesinde Iraklı siyasi parti ve grupların temsilcilerinden oluşan heyetlere anayasa hukuku ve anayasa yargısı konularında bilgi aktarılması görevini de memnuniyetle yerine getirmektedirler. 

Önceki yıllarda olduğu gibi, bu yılki sempozyumumuza da Yurt dışından değerli konuklarımız katılmaktadırlar. Bu katılımlar, Mahkememizin diğer ülkelerin anayasa mahkemeleri ile olan yakın işbirliğinin de bir göstergesidir. Aramızda görmekten mutluluk duyduğumuz Azerbaycan, Kazakistan, Tacikistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kırgızistan ve Bulgaristan Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyelerine ve Venedik Komisyonu Sekreterine bir kez daha hoş geldiniz diyorum. 

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin bu yılki açılış konuşmasının ilk kez bir Türk hukukçu olarak tarafımdan yapılmış olmasından duyduğum şahsi mutluluğun ötesinde, bu olay, Türkiye'nin Avrupa'da söyleyecek sözünün olduğu anlamını taşıması bakımından da özellikle sevindiricidir. Anayasa Mahkemesi Başkanlığını bir bayanın yürütmesi nedeniyle söz konusu toplantıda şahsıma gösterilen ilginin, Atatürk'ün kurduğu demokratik, laik ve çağdaş Cumhuriyetin bir eseri olmasından dolayı ayrıca gurur duyuyor ve bir Türk kadını olarak, yüce önder Atatürk'e bir kez daha sonsuz şükran ve saygılarımı sunuyorum.

Konuşmamın sonunda, 8 Mart 2006 günü ebediyete intikal eden Anayasa Mahkemesi emekli üyelerinden Ahmet KOÇAK'a Tanrı'dan rahmet diliyor, Anayasa yargısına çok önemli hizmetler veren değerli büyüğümüzü saygıyla anıyorum. 

Ayrıca, yaş sınırı nedeniyle 26 Haziran 2005 tarihinde emekliye ayrılan Anayasa Mahkemesi'nin saygıdeğer Başkanı Mustafa BUMİN'e bundan sonraki emeklilik yaşamında sağlık, esenlik ve mutluluk içinde geçireceği uzun bir ömür diliyorum. 

Kuruluş yıldönümü toplantımıza katılarak beni dinlemek lûtfunda bulunan tüm konuklara en iyi dileklerimi ve saygılarımı sunuyorum.
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2018
Ziyaretçi Sayısı :