ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 

Esas Sayısı : 1999/2 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı : 2001/2

Karar Günü : 22.6.2001

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Fazilet Partisi

DAVANIN KONUSU : Fazilet Partisi’nin, Anayasa’nın 2., 24., 68., 69. ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 78., 86. ve 87. maddeleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 7.5.1999 günlü, SP.95 Hz.1999/116 sayılı iddianamesi şöyledir:

Anayasamızın 24/son maddesinde:

(Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz)

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 87 nci maddesinde ise:

(Siyasî partiler, Devletin sosyal veya ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar)

Hükümlerine yer verilmiştir.

Yukarıda açıkladığım Anayasa ve yasa hükümleri ile, Anayasamızın 2, 68, 69, Siyasî Partiler Kanununun 78 ve 86 ncı maddeleri birlikte değerlendirildiğinde Fazilet Partisinin temelli kapatılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Şöyle ki:

1- Refah Partisinin kapatılmasına ilişkin Anayasa Mahkememizin 16.1.1998 gün ve 1/1 sayılı kararında;

Kamusal kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında başörtüsü ve onunla birlikte kullanılan belli biçimdeki giysi, bir ayrıcalıktan öte ayırım aracı niteliğindedir. Dinsel kaynaklı düzenlemelerle girişimler Anayasa karşısında geçerli olamaz ve bu tür eylemler Anayasa’daki lâiklik ilkesine aykırılık oluşturur.

Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasında, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı, 138. maddesinde de, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları, bu organlarla İdarenin mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği öngörülmüştür. Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında siyasî partilerin “hukuk devleti ilkesi”ne uymakla yükümlü oldukları belirtilmiştir. Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasına göre, gerçek ve tüzel kişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi kararları siyasî partileri de bağlar.

Anayasa Mahkemesi’nin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen ek madde 16’nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü, E: 1989/l, K: 1989/12 sayılı kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağının dinde değil akılda bulunduğu, kişilerin iç dünyasına ilişkin olması gereken dinî inançlara göre yasal düzenleme yapılmasının Anayasa’nın 2.. 10., 24. ve 174. maddelerine aykırı olduğu belirtilmiştir.

Öte yandan, Danıştay Sekizinci Dairesi’nin 23.2.1984 günlü, 207/330; 16.11.1987 günlü, 128/486; 27.6.1988 günlü 178/512 sayılı kararları ile Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 16.6.1994 günlü, 61/327 sayılı kararlarında da, Yüksek Öğretim Kurumlarında başörtüsü ve türban takan öğrencilerin Atatürk devrimleri ile lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı davrandıkları ve dine dayalı devlet düzenini benimsedikleri kabul edilmiştir. Buna karşın, davalı Parti Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN ile kimi parti yetkililerinin mahkeme kararlarını etkisiz hale getirmek için resmi daire ve üniversitelerde türban kullanmayı teşvik eden lâiklik ve hukuk devleti ilkelerine aykırı konuşmalar yaptıkları anlaşılmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın lâiklik ve düşünce özgürlüğüne ilişkin kurallarına verdiği anlam ve içerikle İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’nun konuya ilişkin değerlendirmelerinde birçok ortak nokta bulunmaktadır. Komisyon No:18783/9l, L.B/ Türkiye K.T. günlü, 3.5.1993, No.16278/90, S.K/Türkiye K.T. 3.5.1993 günlü kararlarında, yüksek öğrenimini lâik bir üniversitede yapmayı seçen bir öğrencinin bu Üniversitenin düzenlemelerini kabul etmiş sayılacağını, üniversitelerce getirilen düzenlemelerin, farklı inanıştaki öğrencilerin birlikteliğini sağlamak amacına yönelik olarak, Öğrencilerin dinsel inançlarını açığa vurma özgürlüklerini yer ve biçim bakımından sınırlayabileceğin!, özellikle nüfusun büyük bîr çoğunluğunun belirli bir dine mensup olduğu ülkelerde, bu dinin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçimde sınırlama olmaksızın sergilenmesinin, sözü geçen dini uygulamayan veya başka bir dine mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabileceğini, lâik üniversitelerin, öğrencilerin kılık ve kıyafetlerine ilişkin kurallar koyarken, kimi kökten dincilerin yüksek öğretimde kamu düzenini bozmamalarını ve diğerlerinin inançlarına zarar vermemelerini sağlamaya özen gösterebilecekleri açıklanarak L. B. ve Ş. K. isimli öğrencilere, lâik üniversite düzeninin gereklerine uygun biçimde fotoğraf vermedikleri gerekçesiyle okul diploması verilmemesi, din ve vicdan özgürlüğüne müdahale olarak görülmemiş ve şikayetin kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

Parti Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’ın lâiklik ilkesine ilişkin Anayasa ve yasa kuralları ile Anayasa Mahkemesi kararlarını gözardı ederek, resmi daire ve üniversitelerde türban ve başörtüsü kullanmayı teşvik eden konuşmaları lâik düzen karşıtları için bir mesaj oluşturmuştur) denilmektedir.

Bu karar, 22.2.1998 gün ve 23266 sayılı Resmî Gazetede yayınlanarak, tüm siyasi partilerimiz ve vatandaşlarımızca öğrenilmiştir.

Bilindiği gibi, siyasal islamcıların faaliyetlerinin orada «açık ve yakın tehlike» oluşturmamasına rağmen Cenevre Kanton Hükümeti. 16.10.1996 tarihli kararı ile, Kantonal Eğitim Müdürlüğünün, Müslüman bir bayan öğretmenin, derslere, islam dini geleneğine uyarak, başına türban takıp derslere girmesini yasaklamıştı.

Bu karara yapılan itirazı değerlendiren İsviçre Yüksek Mahkemesinin 12.11.1997 gün ve 419/1996 sayılı kararında (Karar için Bakınız Manisa Barosu Dergisi, Nisan 1998, Sayı 65):

(Her ne kadar, ilgili yönünden, kendi giysileri ile açığa vurulan dinsel kimliği büyük bir önem taşımakta ise de, belli koşullarda bu tür giysilerin yasaklanması, «inanç özgürlüğü»nün özüne tecavüz sayılamaz. Çünkü, idari merci tarafından yapılan bu yasaklamada, «önemli derecede kamu yararı»nın varlığı sözkonusudur) denilmektedir.

Hal böyleyken ve hiçbir uluslararası sözleşmede «dinsel kimliğini açığa vuran giysilerle öğrenim görme veya kamu kuruluşlarında görev yapmanın inanç özgürlüğünün bir parçası olduğu veya insan haklarından sayıldığına» dair herhangi bir hüküm bulunmamasına rağmen, Fazilet Partisi Genel Başkanı dahil, tüm yöneticileri, milletvekilleri ve belediye başkanları, adeta kandan başka birşeyle beslenemeyen vampirler gibi, vatandaşlarımızın bir kısmının dinsel inançlarını en kolay bu yoldan sömürüp, lâik devlet düzenimizle çatışmaya sokabileceklerinin bilincinde olarak ve Anayasa Mahkememizin anılan kararını hiçe sayarak, meydan meydan, köy köy dolaşıp, tüm televizyonlardaki açık oturum ve söyleşilere katılarak, «kamu kurumlarında ve üniversitelerde başörtüsü ile çalışma ve öğrenim görmenin vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu, yasaklar getiren mevzuat ve bunları uygulayan kamu görevlilerinin lâikliğe aykırı davranışta bulunarak suç işlediklerini» iddia ederek, halkımızın bir bölümünü Devletimize karşı kışkırtmayı alışkanlık haline getirmişlerdir.

Bu kışkırtmaların sonucu, «başörtüsüne uzanan eller kırılsın» sloganının atıldığı, bu sloganın yazıldığı pankartların taşındığı toplantılar ve yasalarımıza aykırı yürüyüşler düzenlenmiş, televizyon ekranlarına da yansıyan bu toplantı veya yürüyüşlerde, Fazilet Partisi yöneticisi, milletvekili veya belediye başkanlarından bîr çoğunun hazır bulunduğu, bu slogan ve pankartları işitmeleri ve görmelerine rağmen, başörtüsü yasağının mutlaka kalkması gerektiğine ilişkin konuşmalar yaptıkları görülmüştür.

18 Nisan 1999 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinden önce, annesi türbanını çıkartmadığı için bir kamu kuruluşundan uzaklaştırılmak zorunda bırakılmış, kendisi de türbanlı ve “hiçbir zaman ve hiçbir yerde türbanını çıkarmayacağını” herzaman söyleyen Merve Kavakçı adlı hanım, Fazilet Partisi yöneticileri tarafından seçilebilecek bir yerden önce milletvekili adayı gösterilmiş; başta Recai Kutan olmak üzere Fazilet Partisinin tüm yöneticileri Merve Kavakçı’nın, hem Mecliste türbanlı olarak yemin edebileceğinin, hem de Meclis çalışmalarına türbanlı olarak katılabileceğinin propagandasını yapmaya başlamışlardır.

Ekte gönderdiğim görüntülü kasetlerle birlikte, Fazilet Partisi İstanbul milletvekili Nazlı Ilıcak’ın, 2.5.1999 tarihinde İnterstar Televizyonu 19.30 haber bülteni ve 3.5.1999 tarihinde Show TV 19.30 haber bülteninde «canlı yayın»a katılarak söylediklerinin birlikte değerlendirilmesinden, böşörtüsü kavgasının T.B.M.M.ne taşınmasının sağlanması için Merve Kavakçı’nın özel olarak seçildiği ve Mecliste yapacağı eylemi tüm Fazilet Partisi Milletvekilleri ve parti yönetcilerinin önceden bildiği anlaşılmaktadır.

Yine bilginize sunduğum görüntülü kasetlerin incelenmesinden, başörtüsü ile yemin etme eylemi yapmak için T.B.M.M.ne, Nazlı Ilıcak’ın refakatinde gelen Merve Kavakçı için yaptıkları tezahürat ve yemin töreninin sonucuna doğru salonda bulunmadığı halde, Merve Kavakçı’nın ismi okununca Fazilet Partisi milletvekillerinin tümünün katıldığı tezahürattan; 3.5.1999 günü Merve Kavakçı’nın T.B.M.M.de yaptığı ve başörtüsü eylemini, insafsız ve ancak bir ajan provokatöre yakışacak biçimde, Amerika’da zencilerin insan hakları için yaptığı mücadeleye benzettiği basın toplantısına, Fazilet Partisi Grup Başkanvekili Abdullatif ŞENER’le birlikte, Fazilet Partisinin pekçok milletvekilinin katılması, eyleminin Fazilet Partisi yöneticileri tarafından planlandığını ve teşvik edildiğini açık bir biçimde göstermektedir.

Olay, tarafsız, içtiği andın anlamını bilen ve pekçok kamu görevlisinin aksine içtiği anda bağlı kalan Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel tarafından, olay gecesi, TRT 1 de yayınlanan «Politikanın Nabzı» programında şu şekilde değerlendirilmiştir.

(T.B.M.M. bu çeşit hadiselere sahne olmamalıydı. Olayı herkesin kınadığını hissediyorum... Bu münferit hadise aslında bugünün hadisesi değildir. Günlerdir planlanan bir hadisedir... Yani bir hadise çıkarılacaktır... Bu aslında provokatörlüktür. Bu tip ajan provokatörler çok görülmüştür... Gemi azıya alınmıştır... Bu işi bu hale getiren kişi, bunu yapmaya memurdur.... Eğer bunu İslamın şartı sayıyorsa, bu bölücülüktür.... İslam da fitne çıkarmak, katilden beterdir... Açıklıkla söyleyeyim bu bir cereyandır. Demokratik Cumhuriyete karşı bir cereyandır. Bu cereyanın sahiplerine, devlet dairelerinde. Meclis gibi nizamı 75 yıldır uygulanan bir yerde gösteri yapmalarına imkân verilemez) demiştir.

Olgun kişiliğiyle tanınan Başbakanımız Bülent Ecevit dahi çileden çıkmış, Meclis Kürsüsünden ve olay anında:

(Türkiye’de hiç kimse hanımların Özel yaşamında giyimine, kuşamına, inançları gereği başını örtmesine karışmıyor. Ancak T.B.M.M. hiç kimsenin özel yaşam mekanı değildir, burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar, devlerin kurallarına, geleneklerine uymak zorundadırlar. Burası Devlete meydan okunacak yer değildir) demek zorunda kalmıştır.

Daima ülkemizde özgürlüklerin genişletilmesinden yana tavır koymuş olan Oktay Ekşi, 2.5.1999 günü Hürriyet Gazetesinde yayınlanan başyazısında, olayı gerçek anlamda değerlendirerek şöyle demiştir:(... Merve Kavakçı ise kendisine Necmettin ERBAKAN tarafından verilen, sadece Meclis’i değil, sistemi de birlikte toprilleme görevini Meclis Genel Kurul salonuna, siyasi bir simge haline gelmiş olan “başörtüsü” ile girerek yerine getirdiği için mutluydu.

Belli ki adeta bir terör çetesi gibi hazırlanmışlar.

Geride sabotaj planlarını hazırlayan bir beyin var. Yaptığı PKK’nın “kutsal bir görev yapacağına” inandırdığı, sonra beline bomba sarıp belli bir tarihte belli bir yerde o bombayı patlatarak öbür dünyaya gönderdiği kadın militanları kullanmasından farklı değil.

Onlar kendilerini havaya uçururken çok çok beş on kişiyi de öldürebiliyorlar. Bu olaydakinin görevi sistemi havaya uçurmak.

Sabotaj planının sahibi belli ki Necmettin ERBAKAN’dan başkası değil.

Nazlı Ilıcak’la Merve Kavakçı da sabotaj planının uygulayıcıları. Görev bölümünü böyle yapmışlar.

Ama ERBAKAN’la Ilıcak açısından sorun yok. Çünkü bomba Kavakcı’nın beline sarılı.

Dün Meclis’te yaşananların özeti bize kalırsa bu idi.

Pardon... Bir önemli benzerlik daha vardı:

Yaklaşık sekiz yıl önce TBMM’nin yeni bir yasama dönemine başlayacağı gün aynen Merve gibi, militan bir ruhla oraya gelmiş bir Leyla Zana vardı. O da “yemin törenini” kendi “kutsal” inancı yönünde kullanmaya kalkmıştı. Ancak onunki “bölmek”ti. Merve ise “yıkmak” için gelmişti.).

T.B.M.M. İçtüzüğünde, «türbanla yemin edilemez» şeklinde yasaklayıcı bir hüküm bulunmaması. Fazilet Partisi yöneticileri ile, Merve Kavakçı’nın eylemine meşruiyet kazandırmaz. Çünkü Anayasa Mahkememiz, yüksek öğrenim kurumları, resmî daireler dahil, tüm KAMUSAL KURULUŞLARDA, başörtüsü ve onun’a birlikte kullanılan belli biçimlerdeki giysilerin giyilebilmesi için yapılacak yasal düzenleme girişimlerinin geçerli olamayacağını ve bu tür eylemlerin Anayasa’daki laiklik ilkesine aykırılık oluşturacağını açık bir biçimde belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi kararları, hem yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve hem de gerçek ve tüzel kişileri bağlar. T.B.M.M.de hanım milletvekillerine başörtüsüyle yemin etmelerine ve yasama faaliyetlerine katılmasına izin veren T.B.M.M. Başkanı hakkında gereğini yapmak görevli Cumhuriyet Başsavcılarına ait olmakla birlikte; Anayasamızın değişmez ilkeleri ve Anayasa Mahkememizin uyum gösteren içtihatları karşısında, resmî dairelerimizde, belediyelerimizde, okullarımızda. Türkiye Büyük Millet Meclisinde, başka bir deyişle tüm kamusal kuruluşlarda, başörtüsü veya türban gibi dinsel kaynaklı giysilerle eğitim veya görev yapılması için girişimlerde bulunan veya destek veren siyasi partiler hakkında kapatma davası açmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görevi kötüye kullanmak suçunun sanığı olabileceği de gözden uzak tutulmamalıdır.

2- Fazilet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül, 2.5.1999 tarihinde, Kanal 7’de yayınlanan Hafta Sonu Haberlerine saat 21.38 de canlı yayına iştirak ederek (RTÜK’den getirttiğimiz görüntülü kaset ektedir) söyle demiştir:

(... Başörtülü birisi Mecliste Anayasa’yı ihlâl ediyorsa, Meclisin dışında da ihlâl ediyor demektir. O zaman dışardaki bütün başörtülüleri topla, otobüstekiler de ihlal ediyor demektir. Uçağa da bindiremezsin. Eğer bu Anayasayı ihlal suçu ise ...özel hayatınızda Anayasa’yı ihlal edersiniz, laikliği ihlâl edersiniz, milletvekili olunca laikliği ihlal edemezsiniz. Bu çok yanlış bir mantık) demiştir.

Adıgeçen Genel Başkan Yardımcısı, Anayasa Mahkemesi kararlarına uygun şekilde, Dünya işlerinin laik hukukla, din işlerinin de kendi kurallarıyla yürütülmesini kabul etmiyor. Her ikisinin de aynı kurallara tabi olmasını istiyor. Anayasamızın 24/son ve Siyasî Partiler Kanununun 87 nci maddesine aykırı şekilde, dini hissiyatı alet ederek, laik devlet düzenimiz aleyhine propaganda yapıyor.\/O\

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 101 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre, siyasi partilerin Genel Başkan Yardımcılarının sözlü yada yazılı beyanları partiyi bağlar ve bu beyanlar 87 nci madde gibi bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırılık teşkil ediyorsa, yalnız başına parti kapatma nedenidir.

3- Yukarıda açıkladığım eylemlerin Fazilet Partisi’nin lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini kanıtlayacağına inancımız tam olmakla birlikte; Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 22.3.1999 ve Hz.1998/349, 4.5.1999 gün ve Hz.l998/349 sayılı yazılarına ekli tüm belgeleri de incelemenize sunmayı bir görev sayıyoruz.

Bu belgelerden, Fazilet Partisi Denizli Milletvekili Ramazan Yenidede’nin 15.5.1998 tarihinde yaptığı basın açıklamasını, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının «Milli Görüş Hakkında İddianamesi»ni ve dayanağı olan delilleri, Fazilet Partisi Hatay Milletvekili Mehmet Sılay’ın, 1998 yılında yayınlanan ve mahkeme kararıyla toplatılan «Parlamentodan Haber» başlıklı kitapta yazdıklarının Özellikle gözönünde tutulmasında yarar görüyoruz.

4- Anayasamızın 69 ncu maddesinin yedinci fıkrası gereğince «Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.»

Refah Partisi’nin kapatılacağını anlayan yöneticilerinin, kapatma tarihine yakın günlerde ve kendi yakınlarına «Hülle Partisi» olarak adlandırılabilecek şekilde Fazilet Partisini kurdurdukları, ülkemizde sokaktaki çocuklar tarafından dahi bilinmektedir.

Malûm olanın ayrıca isbatı gerekmez ve ayak oyunlarıyla yanıltılabilen,bir yargı saygınlık kazanamaz.

Refah Partisinin kapatılmasına ilişkin karar, 22.2.1998 tarihli Resmî Gazetede yayınlanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının 24.3.1999 gün ve 17402/40490 sayılı yazılarına ekli listenin incelenmesi sırasında görüleceği gibi, 123 tanesi 24.2.1999 tarihinde olmak üzere, 147 kapatılan Refah Partisi mensubu milletvekili ile, Refah Partili belediye başkanlarının tamamına yakını Fazilet Partisine geçmişlerdir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 95 nci maddesine aykırı şekilde, kapatılan Refah Partisi milletvekillerinden Oğuzhan Asiltürk, Abdullah Gül, İsmail Kahraman, Süleyman Arif Emre, Rıza Ulucak, Ömer Vehbi Hatipoğlu, Musa Demirci, Ertan Yülek, Temel Karamollaoğlu, Cevat Ayhan, Necati Çelik, Fehim Adak, Bülent Arınç. Bahri Zengin, Hasan Aksay, Aydın Menderes, Osman Yumakoğulları, Zeki Ünal, Lütfi Doğan, Hanefi Demirkol ve Mehmet Ali Şahin, 17.12.1997 tarihinde kurulan Fazilet Partisinin Genel İdare Kurulu ve Disiplin Kurulu üyesi olmuşlardır.

Anayasamızın 69 ncu maddesinin yedinci fıkrasının, başka nedenler olmasa bile parti kapatma nedeni olduğu gözden ırak tutulmamalıdır.

Fazilet Partisi, yanlız Refah Partisinin değil, aslında ülkemizde dini siyasete alet ettiği için kapatılan tüm siyasi partilerin devamı niteliğindedir. Metastas yapan habis bir ur gibi, demokrasimizin sağlıklı işlemesini engelleyen, Anayasal düzenimiz için daima «açık ve yakın tehlike» oluşturmuş bu çeşit partilerin kapatılması, Türkiye Cumhuriyetini sonsuza kadar yaşatabilmenin vazgeçilmez koşuludur.

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle:

- Anayasamızın, 2, 24/son, 68, 69, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 86 ve 87 nci maddeleri gereğince FAZİLET PARTİSİNİN TEMELLİ KAPATMASINA,

2- Adıgeçen partinin kapatma nedeni sayılacak politikalarını benimsemediğini zaman zaman açıkça ortaya koyan AYDIN MENDERES dışındaki tüm Üst düzey yöneticileri ile, milletvekillerinin, Anayasamızın 69 ncu maddesinin sekizinci fıkrası gereğince, «kapatma kararının Resmî Gazetede yayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacağına» ve ayrıca bunlardan milletvekili olanların milletvekilliklerinin, Anayasamızın 84. maddesinin son fıkrası hükmü gereğince sona erdirilmesine karar verilmesi talep olunur. 7.5.1999

II- İDDİANAME EKİ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ek delillerin sunulmasına ilişkin 4.6.1999 gün ve SP. 95 Muh.1999/252 sayılı yazısı şöyledir:

Fazilet Partisi’nin kapatılmasına ilişkin olarak düzenlediğimiz, 7.5.1999 gün ve 116 sayılı iddianamemizde, adı gecen Partinin «Yalnız Yüksek Mahkemenizce kapatılan Refah Partisi’nin değil, aslında ülkemizde dini siyasete alet ettiği için kapatılan tüm siyasî partilerin devamı niteliğinde olduğu» kanaatine vardığımızı vurgulamış, Anayasamızın 69 uncu maddesinin yedinci fıkrasındaki «Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz» hükmü ve bu hükmün Anayasamıza konuluş amacı gözönünde tutulduğunda, bu nedenle Fazilet Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesi halinde, iddianamemizin «SONUÇ» bölümünün (2) numaralı bendinde açıklanan kararların da verilmesi gerektiği, aksi takdirde Fazilet Partisi’nin kapatılması ile amaçlanan sonucun sağlanamayacağını ve aynı şahısların benzer partileri kurma ve benzer eylemlerde bulunmasını engellenemeyeceğine içtenlikle inandığımızdan; ayrıca MERVE KAVAKÇI’nın milletvekili seçtirilip, T.B.M.M.de türbanıyla yemin etmesinin Fazilet Partisi üst düzey yöneticileri tarafından önceden planlandığı, parti politikası olarak, 2.5.1999 tarihinde eyleme dönüştürüldüğü, bu eylemin yapılacağının tüm Fazilet Partisi milletvekillerince bilindiği, olay anında ve olay sonrası söz konusu milletvekillerince bu eyleme destek de verildiği, bu eylemin de başlı başına Fazilet Partisi’nin kapatılması ve iddianamemizin «SONUÇ» bölümünün (2) numaralı bendinde açıklanan kararların verilmesi için yeterli delil oluşturacağı kanaatinde olduğumuzdan, «usul ekonomisi» kurallarını gözönünde tutarak, delillerimizi genellikle bu iki hususa hasretmişdik.

Ancak, yüksek Mahkemenizin, soruşturmanın genişletilmesi kanaatine varmasını saygı ile karşılıyor, 13.5.1999 gün 106/429 sayılı yazınızla istenen ve bugüne kadar Başsavcılığımın arşivlerine girmiş, konu ile ilgili delilleri, ek delillerimizle birlikte, bilgilerinize arz ediyorum.

1- Fazilet Partisi Genel Başkanı RECAİ KUTAN - Bazı kimseler çıkmışlar, hatta bunların içinde rektör unvanı olanlar, profesör unvanı olanlar da var. Diyorlar ki, bu rektörler, bu profesörler «efendim, biz başörtülü kızların üniversiteye girmesini, cumhuriyeti korumak için istiyoruz» diyorlar. Buna olsa olsa kargalar güler, bu iddiaya. Sevgili kardeşlerim bu ne biçim Cumhuriyet anlayışı ki milletin inancına, milletin kültürüne, örfüne, adetine düşmanca bir tavır içerisindedir. Sizin bu Cumhuriyet anlayışınıza olsa olsa muz cumhuriyeti derler. (10.Ekim.1998. Kayseri Mitingi, Videobant ve Çözüm Tutanağı.)

RECAİ KUTAN - Elbette başörtülü bir hanımefendi kardeşimiz Parlamentoya girmeli. Bileğinin hakkıyla olabiliyorsa bakan da olmalı. Bakanlar Kuruluna girmeli. Millet karar verirse, bizden aday olmaması için bir sebep yok. Bir hanımımız inancı gereği başını örtüyor, eğitimini yapıyor, siyaset sahnesinde de ülkeye hizmet etmek istiyorsa, elbette önü sonuna kadar açık olmalı (Milliyet Gazetesi, 12 Ekim l998).

RECAİ KUTAN - Türkiye’de Anayasal bir kuruluş var. Adına “YÖK” diyorlar. Bunlar diyorlar ki, başörtülü hanım kızlarımız okulda başlarını açmalı. Anayasa bir başka kuruluş var. O da Diyanet İşleri Başkanlığı. O ne diyor? Müslüman hanımlarımız ve kızlarımız başlarını örtmelidirler. Allanın emri olduğu için. Bu kızlarımız ne yapacak? YÖK’ün dediğinimi, Diyanet’in dediğini mi dinleyecek? Bu şaşkınlıktır (Milli Gazete, 4 Nisan 1999).

RECAİ KUTAN - Bunlar başörtüsüne el uzattılar. Bunlar, kimlerin başını örtmesine izin veriyor? Bir kardeşimiz tarlada ot yoluyorsa, ya da zengin birinin evinde hizmetkârlık yapıyorsa sorun yok, örtebilir. Ama bir hanım evladımız «Ben bu ülkenin en iyi doktoru olacağım» derse, başını örtmesine «razı olmayız, izin vermeyiz» diyorlar. Bu zulümlerin hepsi Allah’ın izniyle Fazilet Partisi iktidarında ortadan kaldırılacaktır, söz veriyorum (Kırıkkale’de 11.4.1999 tarihinde yapılan miting.)

RECAİ KUTAN - Bu hayat tarzını Merve hanım benimsemiş durumda, bu şekilde vatandaşın önüne çıkmış, Başörtülü fotoğrafı ile YSK’na başvurmuş ve uygun görülmüş. Parti olarak telkinde bulunmayız. Merve hanıma müdahale etmeyiz. Merve hanım Parlamentoya girer, yeminini eder, parlamenter olarak görev yapar. (Sabah Gazetesi, 27 Nisan 1999)

RECAİ KUTAN - Rektör kışlana geri dön. Öğretim üyesi misin, cunta bekçisi mi? (Alkışlar).Rektör için “Onbaşı Rektör” sıfatını kullanıyor)

2- Fazilet Partisi Genel İdare Kurulu Üyesi NAZLI ILICAK - Bakın şu şapkayı görüyorsunuz değil mi? Biz böyle şapkayı bırakıp gidenlerden değiliz, Fazilet Partisi iktidar olunca bu zulüm çözülecek. Bu başörtüsü zulmü çözülecek, bakın nasıl çözülecek. Çünkü Fazilet Partisi başörtülü hanımefendileri parlamentoya sokacak. Çünkü başörtülü milletvekili olacak. Bakalım ne diyecekler milletin seçtiklerine. Çünkü başörtülü bakan olacak bu memlekette... Nerede bir zulüm varsa, o zulmü çekenlerin bir siyasi talebi olur. (Bu sözler aynı Mitingde bulunan Recai Kutan’ın huzurunda söylenmektedir)

3- Sivas-Suşehri ilçesi, Karşıyaka Mahallesinde, bir kahvehanede, 8.3.I999 tarihinde bir konuşma yapan Fazilet Partisi Meclis Grup Başkanvekili,

ABDULLATİF ŞENER - Peki bunlar niye İmam-hatip okullarını kapattılar. Kur’an kurslarına gidişi zorlaşırdılar. Üniversitelerdeki, imam-hatip okullarındaki kız öğrencilerle mücadele ediyorlar, başörtüsüyle. Çünkü bunların vatandaşların inançları, değerleri, menfaatleri diye bir telaşları, endişeleri yok.... Hiçbir Avrupa ülkesinde, Amerika’da, Asya’sında, nereye giderseniz gidin, rahibe okullarında, rahibe olmak için okuyan öğrencilerin başlarındaki örtüyü çıkarmaya hiçbir siyasî partinin gücü yeter mi? Hiçbir siyasî iktidarın gücü yeter mi? Hiçbir devletin gücü yeter mi? Yetmez. Kimsenin aklına da gelmez oralarda. Bırakın Avrupa ülkelerini. Türkiye’de ruhban okulları var. Türkiye’deki ruhban okulları öğrencilerinin başındaki örtüyü açmaya, kimsenin cesaret etmesi değil, niyet etmesi bile mümkün değil. Peki ne oluyor da Türkiye’de imam-hatip okuluna giden. İmam-hatip okulu nedir? Dinî bir okul. “Oraya giden kız öğrenci başını açacak” diyor. Kim diyor? Vali genelge çıkarıyor. Aslına bakarsanız Bursa’da yaşanan olay bir deney. Orada tutarsa bütün Türkiye’de yaygınlaştıracaklar ve de milletin oyu ile iktidara gelen siyasîler, milletin inançlarına uygun, saygılı davranış içinde bulunması gerektiğini hiç düşünmüyor, aldırış da etmiyor, onu bir problem olarak da görmüyor.... Bunun hesabının sorulması lâzım. Üniversitelerde de aynı hadiseler yaşanıyor. Dünyanın hiçbir yerinde görülmez bir hadisedir. Bütün bunların çözümünün tek adresi var. Bu adres Fazilet Partisidir. Neden öyledir? Bakın MERVE KAVAKÇI ismi kazanacak bir yerdedir. O bölgeden inşaallah 10 civarında milletvekili çıkaracağız, dördüncü sıradadır. Bu kardeşiniz Meclise girecektir. Kim bu? Bu arkadaşımız, hanım bacımız, Türkiye’de tip fakültesinden, başörtülüdür diye atılmış, kaydı silinmiş bir insan. Ama babası üniversiteden arkadaşımızdır, profesördür. Babası bir ihtisas sebebiyle A.B.D.’ne gitmiş, 5-6 sene kalmıştır. Kızını da yanına almış, Amerika’ya götürmüştür. Bu kız, Amerika’da Bilgisayar Mühendisliği Fakültesinden başörtüsü ile diplomasini almış, gelmiştir. İşte Türkiye ile Amerika arasındaki fark. Bir yerden başörtüsü ile diploma alıp geliyor, bir yerde kayıt yapmıyorlar. Kaydını yapmış öğrenciyi okuldan atıyorlar. Aradaki fark bu, inanıyoruz ki Türkiye’de bütün problemlerin çözüleceği merci T.B.M.M.’dir ve T.B.M.M.’ne milletin inançlarını ve menfaatlerini taşıma niyetinde olan siyasî kadrolar girdiği takdirde, bütün dertler ve meseleler çözülür. Şöyle bir misyondaki bir İnsanın meclise milletvekili olarak girmesi demek, Mecliste sorunun çözülmesi demek. Mecliste sorunun çözülmesi demek, artık Türkiye’de, bu konuda hiçbir mercide, hiçbir makamda., hiçbir kurumda böyle bir sorunun tartışılamıyacağı anlamına gelir.

ABDULLATİF ŞENER - Eğer toplumda belli bir yaşama biçimini tercih etmiş olan insanların, belli bir düşünce biçimini tercih etmiş olan insanların, Anayasada güvence altına alınan fikir ve düşünce özgürlükleri baskı altına alınıyorsa, yaşama biçimleriyle ilgili anlayışları baskı altına alınıyorsa, eğitim hakları baskı altına alınıyor, engellenmeye çalışılıyorsa, faiz, buna da karşıyız. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi. 3.11.1998, 13.Birleşim, s.373).

ABDULLATİF ŞENER - (Kanal 7 televizyonu, 26.5.1998 günü saat 18 Haber bülteni) SPİKER «Refah Partisinin kapatılmasından sonra ERBAKAN’ın izlediği tutumu değerlendiren ABDULLATİF ŞENER, ERBAKAN’ı İnsan Hakları Ödülü’ne aday gösterdi. Söz alan ABDULLATİF ŞENER «Büyük bir basiret göstermiş, toplumdaki huzur, barış, kardeşlik duygularını geliştirmiştir, pekiştirmiştir. Ben bu açıdan Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’ı İnsan Hakları Ödülüne lâyık mümtaz bir şahsiyet olarak alıyorum; demiştir. SPİKER «ABDULLATİF ŞENER, son olarak verdiği konserde başörtüsü özgürlüğünü savunan sanatçı Ahmet Kaya’yı da kutladı» demiştir.

4- Fazilet Partisi Genel Başkan Yardımcısı ABDULLAH GÜL - Adalet, hukuk, demokrasi, insan hakları, özgürlükler, inanca saygı, eğer bu şeyler ayaklar altına alınmasaydı, bu millet kendi öz yurdunda garip, öz vatanında parya muamelesine tabi tutulur muydu? ... Hırsızlık yapanlar, boğazlarına kadar yolsuzluk yapanlar, çetelerle, mafyalarla kol kola gezenler, bugün laiklik zırhı içine bürünüp devletin en itibarlı koltuklarında otururlarmıydı? Sadece okumak istiyorum, başka birşey istemiyorum, sessizce okula gidenler, polis zoru ile, üniversite kapısından «başörtün var, sakalın var» diye atılır mıydı?

ABDULLAH GÜL - Adalet mülkün temelidir. Her şeyin temeli olan hukuk siyasallaştırılmıştır bugün Türkiye’de. Niçin mi; misal vereyim, siz, bana, hür, demokratik bir ülke gösterin ki, o ülkenin Anayasa Mahkemesinin üyeleri, o ülkenin yüksek yargı organlarının üyeleri Genelkurmay Karargâhına gidip brifing alsınlar ve aldıkları brifing üzerine de davalar görsünler!... (FP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) siz, bana, yine, bir demokratik ülke gösterin ki, milletin milletvekilleri bu kürsüde konuşurken tedirgin olsunlar. Konuşmalarından sorumlu tutulsunlar!... Siz, yine, bana, bir demokratik ülke gösterin ki, o ülkenin en büyük üniversitesinin rektörü, başörtüsü ve sakalla uğraşmak için “gerekirse bilime ara verin” diyebilsin!....

ABDULLAH GÜL - Sayın Bülent Ecevit, Türkiye’de, sizin Başbakan yardımcısı olduğunuz dönemde, üniversiteler, bilim ve özgürlük yuvası olmaktan çıktı, baskının ve zulmün en yoğunlaştığı, yoğunlukla yaşandığa yerler oldu. Hiç içiniz sızlamadı mı üniversite kapısında coplanan kızları görmekten? Kanun ve hukuka aykırı şekilde masum kız çocuklarının anayasa eğitim hakları zorbalıkla ellerinden, alınırken, anne ve babalarının gözyaşını görürken hiç acı hissetmediniz mi?

....Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; son dönemlerde hükümet eliyle yapılan kışkırtıcılık, bölücülük ve tahrik, hiçbir aklıselim sahibinin izah edemeyeceği noktaya ulaşmıştır. Bununla, Bursa’da bir süredir olup bitenleri kastetmek istiyorum. Bir ülkenin kendi kendisine yapabileceği en büyük kötülük Bursa’da yapılmaktadır. Bir aydan beri, Bursa’daki imam-hatip okullarındaki kız öğrencilerin başörtüsüyle uğraşmak, çocuk yastaki evlatlarımızı, babaları ve ağabeyleri yaşlarındaki polislerle karşı karşıya getirmek ve onları sokaklarda sürükletmek, sıradan insanlar olan anne ve babalarını günlerce sokaklara dökmek, sizler için en büyük mahcubiyet olacaktır, insanların, özyurdunda garip, özvatanında parya haline getirildiği Türkiye’de, Filistin benzeri manzaraları ekranlara getirmek, kimin iktidarı döneminde olmaktadır?!

...55 nci hükümetteki icraatlardan dolayı ödüllendirilerek Milli Eğitim Bakanlığından Başbakan Yardımcılığına terfi ettirilen sayın bakana da sesleniyorum şimdi: Söz, birkaç gün önce, 9 Ocak 1999 günü, şehit öğretmenlerin eşlerine, annelerine ve babalarına madalyalar taktınız; ülkenin bütünlüğünü korumak için bu milletin çocuklarına en kötü şartlarda bile eğitim vermek için her türlü tehlikeyi göze alıp bölücü örgüt tarafından şehit edilen öğretmenlerin annelerine, babalarına ve genç hanımlarına madalyalar taktınız. Bütün televizyon ekranları ve basın bu görüntüleri aziz milletimize aynen iletti. Şimdi size soruyorum.

Sayın bakan; başörtülü dîye okul kapılarında polis zoruyla sürüklediğiniz o kızlara benzeyen başörtülü annelere, başörtülü gencecik mahzun dul hanımlara ve hatta hatta, eşini vatan için şehit veren sizin o “kara çarşaflı” dediğiniz şehit eşine madalyaları takarken hiç vicdanınız sızlamadı mı! (FP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) Oğullarını bu vatan için şehit veren annelerin kızlarını üniversite kapısında başörtülü diye sürüklerken, Sayın Ecevit, hiç başınızı iki elinizin arasına alıp düşünmediniz mi; bu olup bitenler bu ülkede oluyor diye hiç, düşünmediniz mi! Bu ülkede, sadece babalarını, evlatlarını, eşlerini ya da kardeşlerini ölüme gönderme karşılığında mı başörtüsü yasal hale edecektir!

ABDULLAH GÜL - (1998-1999 öğrenim yılı başında, eşi Hayrunnisa Gül’ün başörtülü fotoğrafıyla A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesine kayıt için getirdiği, noter ve gazetecileri de çağırdığı) Kayıt gerçekleşmeyince “bugün Moskova’da yaşıyor olsaydık, böyle bir engelle karşılaşmazdı eşim” demiştin”

5- MİLLETVEKİLİ MUSA UZUNKAYA - Sayın Bakan, durup dururken, 1997-1998 öğretim yılının ikinci yarısında uygulanmak üzere, 12.1.1998 tarih ve 98/04 sayılı Kılık Kıyafet Genelgesini okullara göndererek, az önce arkadaşlarımızın işaret ettiği gibi yakın bir geçmişte, sadece Hazreti Muhammed’in doğum günü vesilesiyle girdiği daha önceki yarışmalarda derecelere girmiş genç yavrularımızın, imam-hatipte okuyan kızlarımızın, başı örtülüdür diye, Kayseri’de, Ankara’da ve İstanbul’da yarışmalardan kovulması, uzaklaştırılması, soruyorum Allah aşkına, iç barışı baltalamaktan başka hangi işe yaramıştır?! (FP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) Gözü yaşlı bu çocukların aileleriyle, sîze karşı., daha önce varsa sevgilerini, husumete çevirmediğinizi nasıl söyleyebilirsiniz?!

Gensorunun sonucu ne olursa olsun. Sayın Bakan ve Hükümetinden veya bundan başka bu Meclisten çıkacak tüm hükümetlerden bizim ve halkımızın beklediği şey, çıkar ve menfaatleri için, yanlarında olan, yanlışlarında bile, onları alkışlayanlara, ülkeyi ve nimetlerini peşkeş çekmek için, doğrudan halkı, doğrudan Anadolu kokan insanimizi kucaklamak; akşam, evine hıçkırıklarla dönen, sadece basını örttüğü için, ekranlar ve noterler huzurunda ilim yuvasını kapısından kovulan yavrusunun gözyaşlarıyla her gün bir dilimi çalınan ekmeğini katık yapan insanımıza, “Aman Allahım! Millî Mücadelenin, Mustafa Kemallerin, Antepli Şahinlerin, Karadenizli milislerin, Egeli zeybeklerin, Sütçü İmamların ve aziz Cumhuriyetin çocuklarının, yine Cumhuriyet çocuklarından reva görülecek muamelesi bu muydu?!” dedirtmeyelim... (T.B.M.M. Tutanak Dergisi 17.3.1998, Birleşim, s. 52)

6- MİLLETVEKİLİ MUSA OKÇU (Batman) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Batman ve Bingöl’deki son olaylarla ilgili söz almış bulunuyorum; bu vesileyle Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, 55 nci Hükümetin durdurulmasının önemli gerçeklerinden biri, Cumhuriyetin temel niteliklerinin tehlikede olması bahanesidir. Bu noktadan hareketle, önce, sekiz yıllık kesintisiz eğitim uygulamasını dayattılar. Bu da yetmedi, sanki Cumhuriyeti sarsacak tehlike, kızlarımızın, kadınlarımızın başörtüsüne gizlenmiştir veya saklanmıştır.

Bu büyük tehlikeye karşı alınacak tedbir nihayet bulunmuştur. Nedir o tedbir; 16.7.1982’de, Bakanlar Kurulunun, kamu görevlileri için hazırlanmış olduğu Kılık-kıyafet yönetmeliğini tekrar yürürlüğe koymak oldu. Tam onaltı yıl önce hazırlanmış bir yönetmelik yeni akla geliyor.... Gerçekte ise, bu yönetmeliğin başörtüsüyle, laiklikle, irticayla bir alakası yoktur. Yönetmeliğin 5 nci maddesinin (a) fıkrası kadınlarla (b) fıkrası erkeklerle ilgilidir. Bu yönetmelik - zamanım olmadığı için, tamamını okuyamayacağım- kadınların giyim tarzından ayakkabısına, elbisesine, eteğine, saç durumuna, tırnağına; erkekler için de, saç durumundan favorisine, bıyığının şekline, giyeceği pantolona, ayakkabıya kadar bu tip şeylerle ilgilidir.

Bu yönetmelik yürürlüğe girdiği zaman en çok sol gruplar reaksiyon gösterdiler ve hemen hemen hiç tatbik edilemedi. Ancak, bazı çevrelerin tezgâhladığı provokasyonlar zinciri içerisinde, bu, içinde bulunduğumuz günlerde gündeme getirilmiştir; yani, yürürlük tarihinden onaltı yıl sonra Anadolunun inançlı çocuklarına dayatılıyor. Düşünün, yirmi yıldır, başını inancı gereği örten bir doktor hanımı veya bir öğretmen hanım., birdenbire başını açmaya zorlamamız sonucu neler hissedecektir. Aynı durumda, başı açık olan bir hanımı, başını örtmeye zorlasanız göstereceği tepki nasıl tabiî ise, diğerinin tepkisi de doğal karşılanmamalı mı?

Sayın milletvekilleri, halk bu oldu bitti zorlamalara karşı demokratik hakkını kullanmasın mı; meşru yollardan tepkisini göstermesin mi? Demokrat olduklarını, insan hak ve özgürlüklerinden, inanç ve vicdan özgürlüklerinden yana olduklarını iddia edenler, bu tip yasaklamalara tenezzül etmezler; aksi takdirde, toplumun demokratik tepkisine hazır olmalıdırlar.

Hükümet, eğer bu yönetmeliğin uygulanması için vilayetlere genelge gönderdiyse, halkın önünü de tıkamamalı; halka tepkisini ortaya koyma hakkı vermelidir. Zaten, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa göre, toplum, bu hakkını kullanma imkânına sahiptir. Buna rağmen hem halkın önünü keser hem de baskı uygularsanız, toplumu da devleti de sıkıntıya sokacak sosyal patlamaların davetçisi olursunuz.

... Sayın milletvekilleri, Batman ve Bingöl’de, halk, sadece inancının gereğini yerine getirmiştir, tepkisini ortaya koymuştur; ancak, bu gösteriler izinsiz yapılmıştır, buna da izin vermediği için, gösteri yapanlar kadar, Hükümet de suç işlemiştir. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 22.4.1998, 80. Birleşim,

7- MİLLETVEKİLİ MEHMET ALİ ŞAHİN - Peki, yürürlükte, kadın kıyafetiyle ilgili bu düzenleme var mı?

Değerli arkadaşlarım, sekiz yıl önceki Meclis zabıtlarını inceledim; bu kanun çıkarılırken kim ne söylemiş ve bu madde ile ilgili kanuna ilave edilirken, hangi amaçla ilave edilmiş? Gerekçesi şu; Üniversitelerde kılık kıyafetle ilgili sorunları toptan çözmek için gelmiş; konuşmalar bunu gösteriyor, gerekçe bunu gösteriyor. Hatta, tasan, Meclise, önce “genel ahlak ve adaba aykırı olmamak kaydıyla” diye gelmiş; bir önergeyle, görüşmeler esnasında, bu “yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla” şeklinde değiştirilmiş. Bunun üzerine, meclisteki o zamanın muhalefet partisi SHP, yani, Sosyaldemokrat Halkçı Parti İzmir Milletvekili Turan Bayazıt grubu adına söz almış ve demiş ki: “yapılacak bazı değişiklikler kulağıma geldi; genel ahlak, adap sözcükleri çıkarılacakmış ‘yürürlükteki kanunlar’ sözcüğü konacakmış. Bu doğru değildir; çünkü, bugün, Türkiye’de kadının kıyafetini düzenleyen bir yasa yoktur: Atatürk de, kadın kıyafeti için bir yasa çıkarmamıştır. Çıkarmamıştır; isteseydi, onu da Çıkarırdı. ...”

Ancak, siz, bu maddede “kanunlara aykırı olmamak kaydı” ifadesini koyduğunuz takdirde, mevcut olan bu kanun zaten bulunmadığından, kısıtlama getiren, sınırlama getiren hiçbir kanun mevcut olmadığından, bu maddedeki ifade sadece aldatıcı bir anlam taşıyacaktır.”

Sayın Bayazıt bu değerlendirmeleri doğrudur. Meclis bu muhalefete rağmen, şimdi yürürlükte bulunan düzenlemeyi kanunlaştırmıştır. Bu madde yürürlükte kaldığı sürece, üniversitelerde başörtüsü diye bir sorun olamaz. Yönetmelikle, hukukî mütalaalarla kanun hükmünü hiç kimse değiştiremez: bu millet iradesini gasp olur, millet iradesini hiçe savmak olur. (FP sıralarından alkışlar).

Nitekim, Anayasa Mahkemesinin değerlendirmesine de kimse sığınmasın; çünkü, Anayasanın 153 ncü maddesi, Anayasa Mahkemesi de bu kurala uymak zorundadır. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 4.6.1998, 93.Birieşim, s.20).

8- MİLLETVEKİLİ BÜLENT AR1NÇ - Şu anda, 2547 sayılı Kanununun ek İ7 nci maddesi, yürürlükle bulunan yasalara uygun olmak koşuluyla kılık ve kıyafetin üniversitelerde serbest olmasını öngörmektedir. Bu konuda bir yasal düzenleme olmadığı da bilinmektedir. Yürürlükteki yasalar denilince, başta Anayasa gelir. Anayasada ise, kılık ve kıyafeti düzenleyen, ayrı ve özel bir hüküm yoktur. Burada anlaşılmak istenilen şey, giysinin çağdaş kıyafete aykırı olmamasıdır; oysa, çağdaş kıyafetin de, ne kanunlarda ne bir başka yerde açık ve net bir tarifi yoktur, örf âdete göre, düşünce ve kültür farklılıklarına göre, insanların...

Bunun meşru ve haklı görülebilecek yönleri vardır. “Danıştay kararları böyle, Anayasa Mahkemesi kararları böyle” de denilebilir. Bütün bunların hepsi tartışmalıdır. Bunlar, Türkiye Büyük Millet Meclisinde de - Meclis araştırması istemlerimiz var-sırası gelince, çok geniş bir biçimde görüşeceğiz; ancak, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, şu anda, bu acılı duruma el koymasını, başta Sayın Bakanımız olmak üzere, Sayın hükümetimizin bu konuda hassasiyet göstermesini talep ediyorum.

Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararlarının, zaman içerisinde değişkenlik gösterdiğini de biliyoruz. Burada savunduğumuz ve savunacağımız en öncelikli konu, insan hak ve hürriyetleridir, bireysel hak ve özgürlüklerin kullanılmasıdır. Bu konuda, devlet “niçin başını örtüyorsun” şeklinde hiç kimseye bir soru yöneltemez. Çağdaş demokrasilerde bunun yeri yoktur. İnsanların kalbini yarıp bakmak veya asıl maksadın araştırmak devletin görevi değildir. Devlet maddi eylemlerle sınırlıdır ve bunların hukuk devleti içinde karşılıkları vardır. (T.3.M.M. Tutanak Dergisi, 1”..6.1998, 101 .Birleşim, s.296).

BÜLENT ARINÇ - KAVAKCI elbette ki siyasal simge olarak türban takıyor. Peruklu demokrasi olmaz. 75 yılda Meclis’e türbanlı milletvekili gelmediğini söylüyorlar. Ama bundan sonra türbanlı milletvekili girmeyeceği anlamına gelmez. Kavakçı bu konuda ilk olacak

9- MİLLETVEKİLİ MUSTAFA KAMALAK - Bir cümleyle hukuk bakımından başörtüsü yasağı, tam anlamıyla bir zorbalıktır; hiçbir yasaklayıcı kanun hükmü, hukuk kuralı yoktur.

İkinci nokta; dinî bakımından başörtüsü nedir: Değerli arkadaşlarım, türban yahut başörtüsünün, dinle bir ilgisi yoktur; türban, siyasal bir simgedir deniliyor; belki öyledir; ama diyorum ki, bu Ülkede Diyanet İşleri Başkanı, hükümetin bir memurudur, müftüler, vaizler, imamlar devletin bir memurudur. Eğer, başörtüsü, dinî bir vecibe değil, siyasî bir simgeyse, Hükümet, lütfen, emretsin, Diyanet İşleri Başkanı devletin televizyonuna çıksın, vaizler kürsüye çıksın, imamlar hutbede okusun, desinler ki “başörtüsü siyasal bir simgedir” ve bu kavga bitsin. Kısacası, dinî bakımdan başörtüsü yasağı, laiklik ilkesinin tam anlamıyla bir ihlalidir... Fikirleri olmadığı için dayatma yolunu tercih ediyorlar ve diyoruz ki «ne mümkün zulm İle bidat ile imhayı hürriyet; çalış, muktedir isen, idraki kaldır ademiyetten (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 17.6.1998, 103. Birleşim, s.17).

10- MİLLETVEKİLİ FETHULLAH ERBAŞ - 11Ekim 1998 günü yapılan «inanca saygı, düşünceye özgürlük için el ele» eylemine milyonlarca insanımız katıldı.

...Pazar günü yapılan bu eylem, Türk insanının demokrasiye ve inanca saygıya özleminin bir ifadesidir. Türk insanı, daha fazla özgürlük istiyor, inancına saygı istiyor; ancak, idare edenler, bunu görmezlikten geliyorlar, polisiye tedbirlerle bu istekleri bastırmaya çalışıyorlar; bakıyorlar ama görmüyorlar, işitiyorlar ama anlamıyorlar.

Türk solu, bu olayda sınıfta kalmıştır, hani özgürlükçü demokrasi çığlıkları atanlar?! Şimdi, antidemokratik anlayış sahiplerinin bile dile getirmeye utandığı cümleleri bu eylem için kullandılar.

Türk basını da sınıfta kaldı; manşetler ve olayın çarpıtılması, demokratik eylemleri yapan kişilere göre değerlendirmeler, meslektaşlarına sahip çıkmama bunun örnekleridir.

İdarecilerimiz, pazar günü el ele tutuşmayı çok gördüler ve zinciri kırmak için polisleri seferber ettiler. Eylemin sonunda da, başta basın mensuplarını gözaltına aldılar. Gecenin bir saatinde evlere baskınlar düzenlendi, karakollara adamlar taşındı; sabah sorguları yapıldı, savcılıklara götürüldüler; Ahmet Taşgetiren, Abdurrahman Dilipak serbest bırakıldı, Ekrem Kızıltaş ve diğerleri serbest bırakılmayı bekliyorlar. Ben bu gibi olaylarda kabağın birinin başında patlayacağını bekliyordum; hep İstanbul’a bakıyordum; heyhat! Bir de baktım kî, 1993 yılında Yüce Meclise vermiş olduğumuz yasa teklifinin kanunlaşmasıyla kağıt üzerinde kurulan bir fakülteyi, beş yılda bölgenin en büyük tıp merkezi haline getiren, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesinin dekanı, çalışkan, dürüst ve herkes tarafından çok sevilen Prof. Dr. Dursun Odabaşı’nın başına patlamıştır. Fakülteyi, gece gündüz çalışarak, her kesimden Vanlının -zenginiyle fakiriyle- desteğiyle yüzlerce yataklı bir üniversite hastahanesi haline getiren bu demokrasi ve Cumhuriyet aşığı insan, ulusal bir TV yayınından öğrendiğimize göre, o gün hastane civarında çocuklarıyla birlikte gezerken, polislerin önüne katıp dağıtmaya çalıştığı bir kalabalıkla karşılaşması sonunda, yine insanını müdafaa etmek için, olmayan ve Van’da yapılamayan, yapılması da düşünülmeyen bu eylemlerin tertipleyicisi gibi gösterilerek YÖK tarafından “meslekten ihraç” talebiyle açığa alınmıştır. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, I4.i0.l998, 7.Birleşim, s.530).

11- MİLLETVEKİLİ NACİ TERZİ - Bütün illerimize üniversite açılmasını beklerken, bir temennimizi de zikretmeden geçemeyeceğiz, tabii, ilim, irfan yuvası olan üniversitelerimiz her İl’e açılmasının, demin de ifade ettiğim gibi, hem ekonomik yönden, hem sosyal yönden hem göçü önleme bakımından hem terörü önleme bakımından büyük faydaları vardır; ama, bu arzumuzu, bugün, üniversitelerimizin ve YÖK’ün içerisinde bulunmuş olduğu olumsuz durumu da sergilemekten vazgeçemeyeceğiz. Biz, çağdaş, bilimsel, insan haklarına, hukuka saygılı, ülke ekonomisine katkıda bulunan bir üniversite ve üniversite yönetimi istiyoruz, insan haklarına saygı göstermeyen dayatmacı birtakım yönetmeliklerle, hukuka saygı göstermeyen, çağdaş bilimin dışında bulunan ve insanlığa, ülke insanına saygı göstermeyen YÖK’ün ve üniversitelerimizin de bugün içinde bulunmuş olduğu tavrı kınıyor, protesto ediyor ve en kısa zamanda üniversitelerimizin illerimize açılmasını temenni ediyor; hepinizi saygıyla selamlıyorum. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, \1 A1.1998,19.Birleşim, s.360).

12- MİLLETVEKİLİ REMZİ ÇETİN - Başta, İstanbul Üniversitesi rektörü olmak üzere, bazı yöneticilerin, milli birlik ve beraberliğimizi ve devlet millet bütünleşmesini ciddî şekilde zedeleyen bir tutum içine girmesi, son derece vahim bir hatadır. İnatla ve ısrarla başörtüsünü yasaklamaya kalkmaları ve kılık kıyafete müdahaleci olmayı sürdürmeleri, millî yapımıza, kültürümüze, inancımıza, evrensel insan haklarına, fıtrî insan hasletlerine, tarihimize, medeniyetimize, insan karakterine ve ahlakına, millî hoşgörü anlayışımıza ve bütün dünyada medenî insanların ve devletlerin kabul ettiği bütün değerlere son derece aykırıdır. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, I6.6.I998, 102.Bir:eşim, s.392)

Bu konuşmayı cevaplamak için kürsüye gelen Mîllî Eğitim Bakanı HİKMET ULUĞBAY’a, Fazilet Partisi Milletvekili RAMAZAN YENİDEDE «siz, milletin okuma hakkını elinden aldınız, milletin okuma hakkını elinden alanların burada konuşmaya hakkı yoktur» diyerek yerinden müdahale etmiştir.

13- MİLLETVEKİLİ MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU - Hazır, fırsatı gelmişken, çok dikkatimi çeken bir hususu, bizim toplumumuzu da yakından ilgilendiren bir hususu bilgilerinize arz etmek istiyorum: Biliyorsunuz, Anayasamız, 1982 Kasımında kabul edilmişti. Anayasamız bazı güzel düzenlemeler getirmişti insan hakları konusunda, özgürlükler konusunda: ama, anayasamızdan bir yıl, birbuçuk yıl önce düzenlenmiş olan bazı yönetmelikler var ve bu yönetmeliklerin bütünü, tamamı Anayasamızın ruhuna aykırı olduğu halde, hâlâ yürürlükte kalmaya devam ediyor. Mesela, bunlardan bir tanesini söyleyeyim ki, millî eğitimle ilgilidir. Bugün, Bursa’da bazı okullarda talebeleri sokağa döken, onların ailelerini sokağa döken, onlara polisin copla işkence yapmasına kadar varan neticeleri getiren ve toplumun huzurunu bozan millî eğitimle ilgili bir düzenleme var. İşte, bu düzenleme anayasanın kabulünden önce tanzim edilmiş, bir ihtilal hükümeti tarafından tanzim edilmiş, askerî bir yönetimin baskılarını, arzularını, isteklerini üzerinde taşıyan bir yönetmeliktir. O yönetmelik 17 yıldan bu tarafa uygulanmamış; ama maalesef bugün uygulanmaya başlanmıştır. 18 nci yılda uygulamaya başlanmıştır.

Değerli arkadaşlar düşünebiliyor musunuz, bir toplumun vicdanında makes bulmayan bir yönetmelik uygulanmak suretiyle toplum rahatsız ediliyor. Bunu, içinde bulunduğunuz şu anda iktidarda bulunduğunuz sözlere de ithaf ediyorum... O yönetmelikler kamu vicdanında makes bulmuyorsa uyulmaz, suça teşvik ediliyorsa uyulmaz. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 29.12.1998, 38.Birleşim,, s.413).

Bu konuşma şu şekilde cevaplandırılmıştır;

MİLLİ EĞİTİM BAKANI HİKMET ULUĞBAY - (Ankara) - Teşekkürler Sayın Başkan. Sayın Başkan, değerli üyeler; konumuz geçici bütçe olmasına rağmen, bir değerli milletvekili arkadaşımız bütçeyle ilgisi olmayan bir konuyu Meclisin gündemine getirmiştir, ben, bu gündeme getirilişi biraz üzüntüyle karşıladım.

Üzüldüm diyorum, şunun için üzüldüm: Türkiye Büyük Millet Meclisi, kanun ve hukuk rejiminin sahip çıkılacağı, sürdürüleceği bir ortamdır. Bu çatının altında, bir değerli milletvekili çıkıyor, Meclisten çıkan kanunlar ve onlara dayanılarak oluşmuş bir mevzuata, uygulaması yapıldığı için eleştiri getiriyor ve kurallar rejimi yerine, anarşiyi davet eden, kanuna karşı çıkmayı özendiren bir davranışın savunuculuğunu yapıyor. Üzüldüğüm nokta bu. (DSP sıralarından alkışlar) Sokaktaki herhangi bir vatandaşımız yapsa, anlayışla karşılarım. Yasa koyucu olma işlevini ve yetkisini almış bir değerli milletvekili, gelecek, hukuk rejiminin savunulması gereken, kalesi olan Türkiye Büyük Millet Meclisinde kanundışı davranışları özendirecek ve bunlara prim verecek; hatta ve hatta bazı arkadaşlarımız -eğer bas;n doğru yazıyorsa- okula gidip, siyasî parti kimliğiyle, kurallara uyulmaması için arka çıkacak. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, s.414).

14- Fazilet Partili Altındağ Belediye Başkan; Mehmet Ziya Kahraman, 7.5.1999 tarihinde yapılan ve kendisinin başkanlık yaptığı Belediye Meclisi toplantısına, bazı meclis üyelerinin şiddetli muhalefetine rağmen, Fazilet Partili Belediye Meclisi Üyesi Havva Bektaş’ın başörtülü olarak katılmasına «burası halkın meclisi» diyerek izin vermiştir.

15- Fazilet Partisi Tanıtma Başkanlığı, «SULAR TERSİNE AKMAZ» adıyla düzenlediği görüntülü kasette, «Eğitim Hakkı Engellendi» başlığıyla verilen bölümde, «özgür düşüncenin kalesi olan üniversitelere kışla düzeni getirildi... Kılık kıyafetleri farklı diye, okumak isteyen öğrencilerin karşısına polis çıkarıldı, üniversite rektörleri keyfi uygulamalarla görevlerinden alındılar» sözlerinin hemen arkasından «başörtüye uzanan eller kirilsin» sloganım atan kız öğrenciler görüntüleniyor.

16-Anadolu Ajansının 4.6.1998 tarihli haber bülteninde «Çapa’da bulunan Tıp Fakültesi Temel Bilimler binası önünde eylemlerini sürdüren türbanlı öğrencilerin bugünkü gösterisine, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Grup Başkanvekili Hüseyin Evliyaoğlu ile İstanbul’daki 15 ilçe belediye başkanı da katıldı» denilmektedir

17- MİLLETVEKİLİ CEMİL ÇİÇEK - 9.6.1998 tarihinde Fazilet Partisi’ne katılırken yaptığı konuşmada «Marjinal grupların çıkardığı kavgalar, çıkar çevrelerinin ortaya attığı iddialar, siyasetin ve siyasetçinin gündemini oluşturuyor. Millet ise, sıkışmış vaziyette. Bir çıkış yolu arıyor. Ülkeyi yönetenlerden, dürüstlük, açıklık ve mertlik bekliyor. Bunun en acı ve açık örneği üniversitelerde yaşanan kılık - kıyafet rahatsızlığıdır. Millet, dini” emirleri ile devletin emirleri ve yasaklar, arasında sıkışıp kalmıştır. Şimdi, bu talihsiz millet ne yapacaktır? Devleti için dinini “mi, dini için devletini mi karşısına alacak?” demiştir.

18- 11 Ekim 1998 günü, tek bir düğmeyle idare edilircesine, pek çok ilimizde saat tam 11’de yasal izin alınmadan türban eylemi yapılmıştır. Ankara’da Fazilet Partisi Milletvekili MEHMET ELKATMIŞ göstericilerle birlikte el ele tutuşarak eyleme destek vermiştir. Çorum’da göstericilere destek verenler arasında Fazilet Partisi milletvekilleri MEHMET AYKAÇ ve ZÜLFİKAR GAZİ’de bulunmaktadır. Bu eylemler dolayısıyla Fazilet Partisi Giresun İl Başkanı KEMAL GEMİCİ’de gözaltına alınmıştır.

19- Cerrahpaşa Tıp Fakültesi önünde başlayıp, 24.6.1998 tarihinde Ankara’da sona eren «Türban Yasağını Protesto Yürüyüşü»nde Fazilet Partili Milletvekilleri ABDULLATİF ŞENER, RAMAZAN YENİDEDE, AHMET DOĞAN, HÜSEYİN YILDIRIM, AHMET KIR, FİKRET KARAPEKMEZ ile, Beyoğlu Belediye Başkanı NUSRET BAYRAKTAR, Bağcılar Belediye Başkanı, FEYZULLAH KIYIKLI hazır bulunmuştur.

20- MİLLETVEKİLİ ABDULLAH GENCER - Değerli kardeşlerim bugün kuran kurslarında öğrenci yoktur. Yarın hiç olmayacak. Hafızlık artık tarihe karıştı. Şu ana kadar olan, söylüyorum. Biz bin yıldır şerefle kuran kaybolmasın diye hafızlık müesseselerini kurmuş ve yürütmüşüz. Bundan şeref duymuşuz. Çanakkale’de şehitlerimizin bir çoğuna bakınız, hafızlardır, ehli Kur’andır. Bakın harcı kaybettiğiniz zaman her şeyi kaybedersiniz Dostlara çok söyledik, yapmayın dedik, etmeyin, yanlış yapıyorsunuz. Bu yanlıştan gelin geri dönelim bu bir fazilet işidir, dedik. Ama maalesef herhalde emir çok büyük yerlerden geldi. O yanlışlarından dönemediler. Ama aziz milletimiz bunu görüyor. Görüyor mu? (Topluluk görüyor diye cevap veriyor) Görüyor Allah’ın izniyle, ondokuz Nisan’da bunun sonuçlarını da hep beraber göreceğiz. Bir Cumhuriyet Halk Partili dost öyle söylüyor, bana söylüyor, “ellerim kırılsaydı da keşke otuz senedir bu oyu vermeseydim” diyor. Bunlar ivga etti, teşvik etti, diğerleri de oylarıyla bizimkilerle beraber bu kanunu çıkardılar diyor. Her yerde bunlar söyleniyor endişeniz olmasın. Değerli kardeşlerim başka ee, neler yapamadık. Başörtü problemini çözemedik. Ama çalışma yapmadık mı? Elbette, iki türlü çalışma yaptık. Bir tanesi, gerek teşkilatlarımız, gerek milletvekillerimiz bu problemlerin, olduğu yerlere devamlı gittiler. Oradaki yavrularımızla görüştüler, manevi desteklerde bulundular. Bu çok büyük bir hadisedir.

21- MİLLETVEKİLİ BEKİR SOBACI - Solcu Milletvekillimizin Mecliste pankart açan militanları koruduğu bir ülkede, İstanbul’da, Çapa’da, Cerrappaşa’da doktor olmasına üç ay kalmış kız çocuklarını okuldan attılar. Onlar iki otobüsle Ankara’ya geldiler, Kızılcahamam’da yolları kesildi. Ankara’ya sokulmadılar. Gittik, yirmi Milletvekili o kızlarımızı aldık, Kızılay’da basın toplantısı yaptırdık. Meclise getirdik, partileri ziyaret ettirdik. Ama biz kızlarımıza destek olurken, partileri izin vermediği için, milliyetçiliği kimseye bırakmayan milletvekilleri Kızılcahamam’a gelemediler. İşte biz bunları Ankara’da yaşadık. Burada milliyetçi-sağcı. orada kirli tezgahın destekçileri. Yok öyle şey, burası ERBAA.

22- MİLLETVEKİLİ RAMAZAN YENİDEDE - Bildiğiniz gibi, 12 Haziran Cuma günü önce Partimden istifa ettim. Sonra da istifamı geri aldım... Mesele sadece benim üniversitede okuyan kızımla ilgili değildir....Kızım bu sabır testisini taşıyan suyun sadece küçük bir damlasıdır. Bu hareket temelde zulme kargı bir isyandır. Zorbalığa karşı bir isyandır. Çağdışı baskılara karşı bir isyandır. Bu hareket, hukuku çiğneyenlere, demokrasi adına demokrasiyi katledenlere, Laiklik adına laikliği hançerleyenlere, insan hak ve özgürlüklerinin üzerine kin ve salya kusanlara, suyu bulandırıp bulanık suda balık avlamaya kalkışanlara Atatürkçülük ve çağdaşlık kılıfına bürünerek ülkeyi soyanlara, meydanlarda eşitlik naraları atıp en ilkel kabilelerde bile görülmeyen vahşeti toplumun bir kesimine reva görenlere, medeniyet adına bedeviyet cehaletine düşmüş sözüm ona aydınlara karşı bir isyandır... Ben dinsizin dinsizliğine, donsuzun donsuzluğuna nasıl karışmıyorsam ve karışma hakkına sahip değilsem, bir başkası dinlinin dinine, donlunun donuna karışma hakkına sahip değildir. Buradaki don elbise - örtü anlamındadır. Birisi çıkar bunların başörtüleri siyasi bir simgedir derse, bir başkası kalkar, birileri için bunların kıyafetleri ahlâksızlık ve fahişelik simgesi diyebilir. Bu mantıksız ve o kadar tehlikeli tesbitlerden şiddetle kaçınılmalıdır... Benim bu hareketim, bu ülkede kendilerini imtiyazlı vatandaş, başkalarını ise kul, köle gibi gören ve buna da devleti alet eden bir avuç çıkarcıya karşı bir isyandır. Kan emen bu sülükleri milletin sırtından koparmadıkça, bu ülkenin gelişmesi ve ayağa kalkması mümkün değildir... Hırsız ben Atatürk’çüyüm ve laik’im diyor, soysuz böyle diyor. Çalıştığı kurumda birçok kadını taciz eden adam ben Atatürkçü ve çağdaşım diyor. Hazine yerlerini işgal edenlerin elinden bu yerleri almaya giden kamu görevlilerin karşısına Atatürk posterleriyle çıkılıyor. Zulüm, baskı, işkence, dayatma, soygun, vurgun, her türlü antidemokratik uygulama hep bu kılıf içinde yürütülüyor... Hiç kimsenin bazı çıkarlar uğruna bu ülkeyi kana bulamaya hakkı yoktur. Bu gemi batarsa hepimiz batarız. Herkes aklını başına almalıdır. Taşların bağlandığı, köpeklerin salıverildiği bir ülkede huzurlu yaşamak asla mümkün değildir... Zulm ile abad olanın ahiri berbat olur...burası Türkiye Yamyamlar ülkesi değil ve bu ülke sahipsiz de değil (Fazilet Partisi Denizli Milletvekili RAMAZAN YENİDEDE’nin 15.6.1998 tarihinde yaptığı Basın toplantısı. Bu basın toplantısında söylediklerinin tam metni, 12.5.1999 tarihinde DGM C. Savcısı Nuh Çetinkaya tarafından alınan ifadesi, adıgeçen C. Savcısı tarafından «Halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek umumun emniyeti için tehlikeli olacak şekilde kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek» suçundan ve TCK.nun 312/2 nci maddesinin uygulanması istemiyle sanık RAMAZAN YENİDEDE hakkında düzenlenen 27.5.1999 gün ve 141/143 sayılı iddianamenin onanlı örnekleri 14 numaralı zarftadır).

23- Prof. Dr. CAHİT TANYOL (Cumhuriyet Gazetesi, 15.5.1999) MERVE KAVAKÇI’ya T.B.M.M.’de yaptırılan türban eylemini şöyle değerlendiriyor:

(Yakın tarihimizde iki önemli irtica olayına rastlıyoruz. 31 Mart ayaklanması ve Menemen Olayı, Fakat suçun derinliği ve geleceğe uzanan yıkıcılığı bakımından 2 Mayıs 1999 Pazar günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tanık olduğumuz Merve Kavakçı olayının yanında, gerek Derviş Vahdeti ve gerekse Kubilay’ı şehit eden bir kaç Nakşibendi softasının eylemi hiç mi hiç kalır. Hayınlığın böylesini de gördük ister 31 Mart olsun, ister Menemen olayı, her ikisi de sokak eylemi niteliğindedir. Oysa Fazilet Partisi’nin önderliğinde Türkiye Büyük Mîllet Meclisi’nde patlak veren “irtica” devletin beynini hedef almış bulunuyor. Kapatılan Refah Partisi’nin tıpkı basımı, ama ondan daha saldırgan, sinsi ve tehlikeli. Bu politika, Cumhuriyetin laik temellerini yıkmak amacını güdüyordu. Son olarak, tehlikeli ve korkunç dış kaynaklı bir gericiliğin taşıyıcılığını yapan bir kadını Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin içine salanların beslemiş oldukları gizli ve kirli niyet anlam bakımından Apo’nun cinayetlerinden daha ağır bir suçtur. Apo’nun ki geçicidir, sadece devleti yorar. Fazilet Partisi’nin TBMM’de gerçekleştirmek istediği bu eylem devleti çürütür. Buna kimsenin gücü yetmez.

13.5.1999 gün ve 106/429 sayılı yazınızla istenen delilleri bu şekilde bilgilerinize arz ettikten sonra, Fazilet Partisi’nin temelli kapatılan Refah Partisi’nin bir başka ad altında kurulmuş devamı olduğuna ilişkin Ek Delillerimizi aşağıda bilgilerinize arz ediyoruz.

1- a) “ERBAKAN son sözünü söyledi: Meclis’e gidin ve gereğini yapın, hoca gemileri yaktı. ERBAKAN, Fazilet Partisi’ni bölme pahasına küskünleri desteklemekte kararlı. Kutan’a, ‘seçimlere bensiz girmek içine siniyor mu? diye Çıkışan Hoca, partililerin ‘vazgeçelim’ çağrılarını umursamıyor” manşetiyle çıkan RADİKAL GAZETESİ’nin I2 Mart 1999 tarihli nüshası

b) Demokrat Türkiye Partisinin «22 Mart 1999 Pazartesi günü yapılacak güvenoylamasından sonra; yani, 23 Mart 1999 Salı gününden itibaren Genel Kurul’da kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesine devam olunması» önerisinin, Fazilet Partili T.B.M.M. Başkan Vekili YASİN HATİPOĞLU tarafından, tamamen usule aykırı şekilde gündeme alınıp, oylanmasının sağlandığını belgeleyen, 21.3.1999 Pazar günü yapılan 60 ncı Birleşime ait T.B.M.M. Tutanak Dergisi

c) 21.3.1999 tarihli oturumun bitiminden sonra YASİN HATİPOĞLU’nun bu oturumda yaptığı işlemlerin usule ve kurallara uygun olmadığını itiraf ettiği bazı deneyimli ve şöhretli politikacıların, Fazilet Partili milletvekillerinin, seçimlerin ertelenmesi ve hükümetin düşürülmesi yolunda yönlendirilmesi için, Fazilet Partisi yöneticileri yerine NECMETTİN ERBAKAN’la ilişki kurdukları ve Fazilet Partisinin temelli kapatılan Refah Partisi Genel Başkanı NECMETTİN ERBAKAN’ın emir ve talimatlarına uygun şekilde yönetildiğini belgeleyen, 21.5.1999 günü saat 20.15’de Necmettin ERBAKAN’ın Yasin HATİPOĞLU ile, bir araç telefonu aracılığı ile yaptığı konuşmanın kaseti ve çözümüne ilişkin tutanak (6 numaralı zarftadır.) Bu kaset ismini açıklamak istemeyen bir vatandaşımız tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural SAVAŞ’a teslim edilmiştir. “Soruşturma ve kovuşturma organları” tarafından elde edilmediği için CMUK.nun 254. maddesi gereğince Mahkemenize delil olarak sunulmasında ve hükme esas alınmasında mahzur bulunmamakla birlikte; haberleşmenin gizliliği ihlal edilerek, başka bir deyişle hukuka aykırı şekilde elde edildiğinden kasetin çözümü bizzat VURAL SAVAŞ tarafından yapılmış olup, konuşma metninden yalnızca Raportörün, Anayasa Mahkemesi üyeleri ile, davalı parti avukatlarının bilgilendirilmesinin daha uygun olacağı kanaatindeyiz.

2- «RP FAZİLETE TAŞINIYOR. ERBAKAN talimatı verdi, milletvekilleri akın akın Fazilet Partisine geçti» başlıklı 24.2.1998 tarihli YENİ YÜZYIL Gazetesi ile, başlıklı 24.2.1998 tarihli MİLLİYET GAZETESİ, «HOCA YAPACAĞINI YAPTI. FP’liKavakçı, ERBAKAN’ın talimatıyla Genel Kurul Salonu’na türbanlı girdi. TAHRİK TUTMADI» başlıklarıyla çıkan 3.5.1999 tarihli RADİKAL Gazetesi

3- Refah Partisi’nin Kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayınlandığı gün (22.2.1998), saat 14’de Necmettin ERBAKAN’ın Balgat’taki konutuna gelen İstanbul Milletvekili Ali Oğuz “yeni oluşumdaki parti liderliği görevi kime verilirse verilsin en iyi şekilde yerine getirilecektir. Bu emanet kime tevdi edilirse bihakkın yapar. Şu an Recai Bey, Tayyip Bey, Bülent bey üzerinde duruluyor. Ama bunlardan hiçbirisine isabet etmez de Hoca sıradan bir arkadaşımıza (sen yap) diyebilir” dedi. Ali Oğuz “Yeni kurulacak parti konusunda bir netlik var mı?» şeklindeki soruya «zaten bir tane kurulmuş partimiz var. Onunla yürürüz» karşılığını verdi.

4- 3.5.1999 tarihli RADİKAL Gazetesinde, NEŞE DÜZEL ile, temelli kapatılan Refah Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı Şevket KAZAN arasında «Pazartesi Konuşmaları» başlığıyla verilen bir söyleşi yayınlandı. Bu söyleşide:

NEŞE DÜZEL - Fazilet’te yeni bir hareketin başladığı ve bu hareketin eskileri tasfiye etmek istediği söyleniyor. Tasfiye edilebileceğinizi düşünüyor musunuz? Yoksa sizi tasfiye edebilecek bir güç yok mudur?

ŞEVKET KAZAN - Tasfiye diye bir şey söz konusu değil. Öyle olması isleniyor. Bazı yeni gelmiş bizi tam tanımamış insanlar üzerinde birtakım etkiler oluşturulmak istenebilir. Ama onlar da gelip bizi tanıyacaklar. Ben bu camianın abisiyim. Ne bana ne de ERBAKAN Hoca’ya dargın, kızgın kimse yok. Hem Tayyip meselesi yeni değil. On yıldan beri söyleniyor. Bu çocuk benim yanımda büyüdü. Ben 1977’de İstanbul Belediye Başkan adayıyken, duvarlara afiş yapıştıran bir delikanlıydı. Yanımızda gelişti.

NEŞE DÜZEL - Bülent ARINÇ başkanlığa aday olacağını söyledi.

ŞEVKET KAZAN - Bülent Arınç güzel konuşmakla parti lideri olamaz. Başkan olmaya layık olanlar Recai Bey gibi konuşur. Genel Başkan olacağım demekle kimse genel başkan olamaz. Bu yetenektir. Biz Refah’ta kendimizden sonra lider kadro hazırladık. Her şeyin bir zamanı vardır.

NEŞE DÜZEL - Siz ve ERBAKAN bugün yasaklı iki politikacısınız. Yeniden siyasete dönmeyi düşünüyor musunuz?

ŞEVKET KAZAN - Siyasetten kopmadık ki, dönelim. Ben siyasetin her bakımdan içindeyim, kanun teklifleri hazırlayıp, “Meclis’te bunları kanunlaştırın” diye arkadaşlara gönderiyorum) şeklinde konuşmalar bulunmaktadır

5- Anayasamızın 69 ncu maddesinin sekizinci fıkrasına göre «Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayınlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar»,

Bir siyasi partinin kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olmamış üyelerinin hepsi başka bir partide görev yapabilirler mi? Buna verilecek cevap «kesinlikle hayır»dır. Zira kanun koyucu temelli kapatılan bir partinin başka bir partinin başka bir parti adı altında devamını önlemek için önemli bir tedbir düşünmüştür. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun halen yürürlükte olan ve Anayasamıza aykırı bir yönü bulunmayan 95 inci maddesine göre “Temelli kapatılan siyasi partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden; kurucuları, genel başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yönetim ve disiplin kurulu üyeleri ve T.B.M.M. siyasi parti gurubu üyeleri başka bir siyasi partinin kurucusu yöneticisi ve deneticisi olamazlar.”

Yasanın bu açık hükmüne rağmen ve adeta Fazilet Partisinin Refah Partisinin devamı olduğunu kanıtlamak istercesine, bir kısmı kurucu da olan Refah Partisinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyelerinden Recai Kutan, Abdullah Gül, Rıza Ulucak, Fehim Adak, Musa Demirci, Abdülkadir Aksu, Oğuzhan Asiltürk, İsmail Kahraman, Cevat Ayhan, Necati Çelik, Bülent Arınç, Azmi Ateş, Temel Karamollaoğlu, Süleyman Arif Emre, Bahri Zengin, Fuat Fırat; Refah Partisinden Fazilet Partisine geçen T.B.M.M. Refah Partisi Grubu Üyelerinden İbrahim Ertan Yülek, Mehmet Altınsoy, Ömer Vehbi Hatiboğlu, Mustafa Kamalak ve Şeref Malkoç Fazilet Partisi Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi, Ali Güneri ise Denetim Kurulu Üyesi olmuşlardır.

6- Merve Kavakçı’nın birkaç konuşmasının değerlendirilmesinden dahi, gerçekleştirilmek istenilen hedefler bakımından Fazilet Partisinin kapatılan Refah Partisi’nin devamı niteliğinde bir parti olduğu, Devlet düzenimizi dini esaslara dayandırmak için gösterilen faaliyetlere uluslararası destek saklamak için adıgeçen her iki parti yöneticileri tarafından da görevlendirildiği, bilinen bu faaliyetleri nedeniyle, milletvekili adayı olarak özenle seçildiği açıklıkla anlaşılmaktadır.

Şöyle ki:

26 Aralık 1997 tarihinde ABD’nin Chicago kentinde, ABD merkezli Filistin İslami Birliği (IAP) tarafından düzenlenen konferansta yaptığı konuşmada:

MERVE KAVAKÇI - AB ülkeleri şunu gayet iyi biliyorlar ki, şimdi islami dirilişin gerçekleştiği Türkiye, AB’nin bir üyesi olamaz. Şu da çok ironiktir ki Türk Halkı, daha doğrusu Türk hükümeti bu gerçeği kabul etmek istemiyor. Çünkü bence biz, Kuran’ın hala anlaşılmasından yoksunuz ve gereksinimlerimiz için Kuran’a dönmekten hala yoksunuz. Müslümanlara baktığımız zaman kendimizi ya Keşmir, Bosna, Filistin, Çeçenistan, Cezayir ve Arnavutluk gibi bir savaş bölgesi veya siyasi baskı altında, Siyonist rejime karşı savaşırken görüyoruz veya kendimizi, Türkiye’de gördüğümüz gibi. Ülkemizin sözde Müslüman hükümetine karşı mücadele verirken görüyoruz... 2l. yüzyılın eşiğinde, dünyanın her tarafındaki Müslümanlar bir şekilde İslami birliğin bayrağı altında toplanmalı, böylece gerektiğinde tek bir merkezi vücut olarak hareket etmemiz sağlanmalı... Biliyoruz ki, yüzyılın sonuna yaklaşırken düşmanın elindeki silahlarla biz de silahlanmalıyız... Bir avuç Siyonist, iyi organize olmaları ve birleşmeleri sayesinde bütün dünyayı kontrol altında tutabilmekte. Keşke biz de müslüman olmayanlara karşı, müslüman toplumlar olarak iki ayağımızın üzerinde, bir bayrak altında durabilsek... Bugünkü Siyonist ideolojinin parçası olanlar; ki hem içimizde, hem dışımızdalar büyük baskı yapıyorlar. Ancak inşaallah kalbimizdeki cihat ruhuyla bugün karşılaştığımız sıkıntıları aşacağımıza inanıyorum.... Bizler, tüm islami bilgilere sahip doktorlar olmalıyız, tüm İslami bilgilere sahip mühendisler olmalıyız ki, böylece bizim sözde müslüman dünyamızda veya gayri müslim Dünyada, İslamı temsil edebilelim. Bu yolla hem kendimizi güçlendirebileceğiz, hem de cihadımızın parçası olarak konumuzu güçlendirebileceğiz. Dolayısıyla kişisel ve sosyal hayatlarımızdaki her türlü ilerleme, cihat olarak görülebilir. Sosyal yönde cihat, iyi ve aktif bir müslüman örgütün parçası, aktif bir üyesi olarak gerçekleştirilebilir. Ancak şunu söylemeliyim ki bunlar cihadın politik yanı. Ve herkesin cihat yapması için siyasette olması gerekmiyor. Ancak bu alan, benim kendim için cihat yapmak için seçtiğim alan. Ama başka bir kız kardeşim veya erkek kardeşim, cihat yapabileceği başka bir alanda aktif olabilir. Hizb-i Refah’ın ideolojisi, Türkiye’deki Müslümanlar için cihat yapmak değil Bütün Dünyadaki Müslümanlar için cihat yapmak ve bütün insanlık için cihat yapmak neden? Çünkü eğer tobağo, tirinidad veya Panama’da bir kız kardeşim islamdan haberdar değilse mesajımı Allah’ın sözünü ona iletmek benim Türkiye’deki sorumluluğumdur. Bizim dava çalışmamızda erkeklerinkine paralel bir şekilde yukarıda aşağıya hiyerarşik model kurduk. Her şehirde merkezdekiyle aynı yapılanma var. Bir kişi, seçimden sorumlu başka birisi eğitimden halkla ilişkilerden mali işlerden. Her şehirde 11 departman var. Ve her şehirde mahallelerde, kasabalarda, cihat yapmak için Hizb-i Refah posizyonları mevcut. Ve her mahallede sokak ve apartman temsilcileri var. Dolayısıyla apartman apartman çalışarak Hizb-i Refah kadınları insanları davaya çağırıyor. (IAP’nin seçkin üyeleri, 21. yüzyıla girerken, sonunda şunu söylemek isterim ki, Dünya müslümanları olarak amacımız, yüzyıllar önce olduğu gibi, Kur’anda belirtildiği gibi olmalıdır demiştir.

25.5.1999 günü, ATV’de 19 Haber bülteninde yayınlanan, 1996 yılında, Kuzey Amerika İslami Birliği Konseyinde yaptığı konuşmada:

MERVE KAVAKÇI - Artık şunu duyurabilirim ki, yeni REFAH Hükümetiyle Türkiye’deki ve Dünyadaki müslümanların islam birliği adı altında yek vücut olarak inşallah çok yakında birleşme zamanı gelmiştir.... Refah Partisi’nin iktidara gelmesi otuz yıllık bir çalışmanın ürünüdür... 24 Haziranda Türkiye’de 54. Hükümeti kurduk, bu başarı sıkı bir çalışmanın ürünüdür, bu da ibadet ve cihat anlamına gelmektedir (salondan tekbir sesleri). Hizb-i Refah Kadınlar komisyonu olarak. davamızda yukarıdan aşağı hiyerarşik bir sistem kullandık. Erkeklerinki gibi bir karargâhımız var. Onlarla paralel çalışmalar yürüttük. Kuşkusuz daima Başbakanımız Necmettin ERBAKAN”ın kumandası altında olduk. Kapı kapı ev ev propaganda çalışmasında, karargâhta raporlar aldık. Refahı kabul eden islamı da kabul etmiştir. Belirli caddedeki, belirli evde neler olduğunun bize bildirilmesi gerekiyordu. İslama davet edilen o evin Refah’ı kabul edip etmediğini bilmemize imkân vardı. Sonuçta, her ay, küçük birimlerdeki bilgiler, bir üst birime gitmekte, oradan da karargâhta, yani benim çalıştığım bölümde toplanmaktaydı.... İnsanlar iki guruptadır, insanlığı da ikiye bölebiliriz. Hizb-i Refahtan olanlar, islamı kabul edenler ve islamı kabul etmeye hazır olanlar.... Geçen ay Sudan’daki Refah’lı kadın dostlarımızla birlikteydik. Sudan’daki kardeşlerimiz, bütün Dünya’dan giden 150 kadın örgütüyle biraraya geldi (Merve Kavakçı, Kur’andan ayetler okuduğu konuşmasını tekbir sesleri arasında bitirdikten sonra, sorulara geçildi). “İsrail’le Hükümetin İmzaladığı anlaşma hala geçerli mî? İptal etmediniz mi?” sorusuna

MERVE KAVAKÇI - Dışişleri Bakanlığı koalisyon ortağı DYP lideri Tansu Çiller’de. Kısıtlı işler yapabiliyoruz. Daha fazlasını yapamayız. Şu anda REFAH’ın fonksiyonu, Batı, Dünyasının ve Süper güçlerin büyük etkisi altındaki Hükümeti frenlemektedir.... İç ve dış politika açısından Refah Partisi çok dikkatli çalışmaktadır. Bu yüzden konuşmamda REFAH’ın, sistemin içindeki legal bir parti olduğunu vurguladım. Onların REFAH’ı Türkiye’deki demokratik sistemin dışına itmelerine fırsat vermeyeceğiz. Ama gelecekte şüphesiz sadece Türkiye’nin değil, bütün Dünyanın müslümanları için elimizden geleni yaparız ve gelecek seçimde koalisyon kurmak zorunda kalmayacağız ve inşallah İsrail-Türkiye meselesi konusunda farkı göreceksiniz. Ama tek başımıza iktidara gelmeliyiz. Şimdi İktidardayalnız değiliz. Sabırla beklemek ve gelecekte pahalıya mal olacak hatalı bir hareket yapmadan, çok dikkatli çalışmak zorundayız. Asselamünaleyküm ve rahmetullah demiştir.

10 Mayıs 1999 tarihli AKİT GAZETESİ’nde, «İBDA» örgütünün ilanı yayınlandı. Bu ilanda şöyle deniyor (MERVE’LER «DİKDURUN», 1999 kurtuluş yılınız)

Söz konusu ilan Prof. Dr. Nur SERTEL tarafından şöyle değerlendirilmektedir;

(Kılık-kıyafetin bireysel bir tercih olduğu ve türbanla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, üniversitelere girmenin ya da devlet memuru olmanın engellenmesinin demokrasi ile bağdaşmayacağına ilişkin siyasal İslamcı söylemlerin ne derece inandırıcı olduğu uzun zamandır tartışıla gelmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başı örtülü olarak girmenin bireysel bir tercih olmanın çok ötesinde anlam taşıdığı açıktır. Amaç, siyasal islamın bayrağı olan türbanı ve onun temsil ettiği radikal islamcı görüşleri Meclis’e taşımak ve ardından da üniversitelerdeki ve devlet memuriyetindeki türban yasaklarını kaldırmaktır.

Kamuoyunda bu konuda oluşan tepkinin yersiz olmadığı, türbana ve onu Millet Meclisi’ne taşımak isteyenlere sahip çıkan kesimlerin niteliği ile giderek daha da açıklığa kavuşmaktadır.

Bunun en somut kanıtlarını yine islamcı medyanın yayın organlarında görmek mümkündür.

Federatif yapılı bir İslam devletinin kurulması amacıyla faaliyet gösteren ve bu amaç doğrultusunda silahlı mücadele yönetimini benimseyen İBDA-C (İslami Büyükdoğu Akıncılar Cephesi) Merve Kavakçı’ya sahip çıkan örgütler arasında yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin gayri meşru olduğunu iddia ederek devlete karşı mücadele eden, PKK dahil tüm terör örgütlerini desteklemekle tanınan ve bunlarla ortak mücadele ortamı arayışını sürdüren İBDA-C’nin, bir islamcı gazeteye verdiği ilanla “Merveler dik durun, 1999 kurtuluş yılınız” ifadesini kullanması, türbanın basit bir kıyafet tercihi olmanın çok ötesinde anlam taşıdığını ortaya koymaktadır.

Siyasal islamcı yazarların, islam devletine özlemlerini ifade eden ve şeriatı savunan, İslam devleti ile demokrasinin bağdaştırmasının mümkün olamayacağın; açıkça belirten yazılarında, 28 Şubat sürecinden sonra büyük bir değişim meydana gelmiş ve tüm İslamcı kesim, demokrasinin amansız savunucusu kesilmiştir. Ancak bu demokratikleşme girişiminin ne kadar içtenlik taşıdığı, bunalım (kriz) anlarında ortaya çıkmaktadır.

Biz kadınların kıyafetine karışmıyoruz, isteyen, istediği gibi giyinebilir. İsteyen mini etek giyer, isteyen türban takar” iddialarının gerçeği yansıtmadığı ortadadır.

Bir islamcı gazetenin, ADD toplantısına katılan ve “Atatürk İlkelerinin Bekçisiyiz” pankartı önünde oturan laik cumhuriyeti benimsemiş Türk kadınını “Analar ve mamalar” manşeti ile hakaret etmesi, çağdaş Türk kadınının siyasal islamcılarla hangi gözle görüldüğünü sergilemektedir. Aynı yazıdaki “başörtüsüne karşı çıkan kokanalar” söylemi de örtünmeyen kadınlara yönelik kin ve nefret duygularının harekete varan bir örneğidir.

Bir başka demokrasi örneğini (!) “Dünkü Cariye Kıyafeti” başlıklı köşe yazısından özleyelim:

“Bu asrın İlk çeyreğine kadar bütün islam dünyasında hür kadınlar, çarşaflarından soyunmamışlardı. Zaten kölelik mefhumu da ortadan kalmaya başladığı için sokakta örtüye dikkat etmeyen kadın kalmamıştı. Asrın ilk çeyreğinden itibaren bu anlayış değişmeye başladı. Cahiliye devrinin köle kadınının kıyafeti müslümanlar içinde de revaç bulmaya başladı. Asrın yarısından itibaren cariye kıyafeti yer tuttu, son çeyreğinden itibaren her şey zıvanadan çıktı. Değme mankenlere taş çıkartacak kıyafet ve makyajla sokağa çıkan hatunkişiler, kendilerini örtülü sayıyor, dünün cariyelerinden daha fazla tahrikkâr halleriyle sarkıntılık yolunu elleriyle açıyorlar.

Yani uzun lafın kısası, çıkın, sokaklara bir bakın: Cariye kıyafetine bürünmüş kadınlara sarkıntılık yapılıyor mu, yapılmıyor mu? El kadar bebeklere bile tecavüz furyası başlamış mı, başlamamış mı?

Allah aşkına, 1400 sene önce ‘cilbab’ emrine bugün, o günden daha fazla bugün ise kendisini hür kabul eden kadınlar, aynı kıyafete bürünmekte beis görmüyorlar.... Neden hür kadınlar kendilerini köle yapmak istiyorlar? Beşerin hürriyetini muhafaza etmesi gereken devletler niçin cariyelik yolunu açıyorlar?”

Yukardaki satırlar, çağdaş kıyafet içindeki Türk kadınına hangi gözle bakıldığını ve devletin bu konudaki tutumuna yönelik eleştiriyi açıkça ortaya koymaktadır. Bu yazıdan çıkan sonuca göre iktidar gücü ele geçirildiğinde devlet tüm kadınların kıyafetlerini, onları cariyelikten uzaklaştıracak biçimde yeniden düzenlemeye adeta zorunlu kılınmaktadır Prof. Dr. Nur SERTEL, Türban ve Türk Kadını, Cumhuriyet Gazetesi, 13.5.1999-).

Konu ile yakından ilgisi dolayısıyla, 3.7.1993 tarihinde T.B.M.M. çatısı altında cereyan eden bir tartışmayı aşağıda bilgilerinize sunuyoruz:

(Necmettin ERBAKAN: Eskiden beri bu hanımefendi (TANSU ÇİLLER) CIA’ya rapor veriyormuş, işte, son günlerde gazetelerde yapılan açıklamaları görüyorsunuz. Ne çıktı orta yere? Bir iddia çıktı: Sayın Çiller, 23.4.1973’te Amerikan vatandaşı olmak için müracaat etmiş. Bu müracaatın altında referans olarak ne diyor? Türkiye’nin Amerikalı Dostları Derneği, Türk-Amerikan İşadamları Derneği, İMF Finansal Stratejik Planlama Dairesi, Amerika Dış Politika Prensipleri Uluslararası Araştırma Dairesi, ABD Milli Savunma bilgi verileri, FBI bilgi işlem kayıtları, CIA yabancılar istihbarat Birimi.... Vatandaşlığa kabul tarihi yapılan iddiayı söylüyorum. 1.7.1979.

Şimdi buna karşı ne buyurulur? (DYP sıralarından “gazete haberleri” sesleri) ‘Ben müracaat etmedim, onlar teklif etti diyor. Haydaa Amerika kime vatandaşlık teklif eder allahaşkına! (RP sıralarından alkışlar) yani, bu vatandaşlık işleri dış ülkelerde nasıl cereyan eder bilmez miyiz?

Yılmaz Ovalı (Bursa) :Sana da mı yapıyor?

Necmettin ERBAKAN (Devamla): Herkes bir form doldurur müracaat eder. Hiçbir yönetim ‘gel de benim vatandaşım ol demez. Böyle şey mi olur? Şimdi bakınız, ilk önce, işte ikisinin arasında tercih yaptım ve Türk vatandaşlığını tercih ettim diyor. Bu vesikalar ortaya çıkınca ‘Ben vatandaş olmadım’ diyor.

Bu kadar önemli bir itham, böyle bir cümleyle geçiştirilemez. Böyle şey mi olur? Neden geçiştirilemez? Çünkü, Amerikan vatandaşı olmak için, mutlaka Amerika’da yemin etmek lazım gelir. Amerikan vatandaşı olmak için yapılan yeminde ise Amerika’ya bağlılık şart konulmuştur. Böyle Amerika’ya bağlılık üzerine yemin eden insan, nasıl Türkiye’nin başbakanı olur? (RP sıralarından alkışlar) onun için, bu ithamın ‘olmadım’ diyerek ve hatta...

Ahmet Sayın (Burdur) : çok ayıp çok ayıp!... (DYP sıralarından görüntüler)

Necmettin ERBAKAN (Devamla): Bakınız, şüphe uyandıran bir şey de şudur...DYP sıralarından gürültüler)

Başkan : Dinleyin arkadaşlar...

Necmettin ERBAKAN (Devamla): Ne var, çifte vatandaşlıkta bir mahzur mu var? Tabi, eğer Amerikan menfaatlerini koruyacağına bir insan yemin etmişse, elbette çok büyük mahzuru var. Bundan büyük mahzur mu olur? (RP sıralarından ‘bravo’ sesleri alkışlar...)

Kendisine tavsiye ediyorum; bu da Amerika’dan “Amerikan vatandaşı değildir, bizde böyle bir vatandaş yoktur” diye bir kâğıt getirsin. (RP sıralarından alkışlar...) (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 3.7.1993 tarihli oturum, 121 nci Birleşim, s.444-445)

Başsavcılığımın elde edebildiği ve yukarıda açıkladığım delilleri bilgilerinize saygı ile arz ederim.

III- ÖN SAVUNMA

Davalı Siyasî Parti’nin 10.9.1999 günlü ön savunması şöyledir:

GİRİŞ

DEMOKRASİ, LAİKLİK VE SİYASİ PARTİLER

A- DEMOKRASİ VE SİYASİ PARTİLER

Zaman içinde anlam değişikliklerine uğramış olsa da. demokrasi insanlığın önde gelen sosyal ideallerinden biri olma özelliğini hiçbir zaman tamamen yitirmemiştir. Çağdaş dünyada demokrasinin değeri konusunda evrensel bir mutabakat vardır. Bugün demokrasi öylesine güçlü bir idealdir ki gerçekte baskıcı olan yönetimler bile -açıkça demokrasi karşıtı olan faşizm hariç onun değerini hiçbir zaman açıkça inkar edememekte, hatta birçokları bu terimin çekiciliğinden yararlanmaya bile çalışmaktadır. Demokrasinin Türkiye’de de yaygın kabul gören toplumsal ideallerden biri olduğu şüphesizdir; Türkiye’nin aralıklı da olsa bir asra yaklaşan demokratikleşme çabası bunun açık bir göstergesidir.

Toplumsal bir ideal olarak demokrasinin özü, yönetimde halkın egemen olmasıdır. Demokrasinin toplumsal varoluş için ifade ettiği anlamı daha da belirginleştirmek gerekirse şöyle denebilir: Demokrasi ‘‘kamu siyasetine ilişkin temel sorunlar hakkındaki temel belirleyici kararları pozitif veya negatif olarak fiilen bütün halkın aldığı ve almaya yetkili olduğu bir siyasi sistemdir” (Barry Holden, Understanding Liberal Dcmocracy, Londra: Philip Allan, 1988, s. 5). Dolayısıyla, halkın -temsili demokrasiler bakımından, halkın temsilcilerinin kamu politikalarının karar mekanizmasından keyfi olarak uzak tutulduğu ve kamu işlerinin halk önünde tartışılmasının makul olmayan ölçülerde kısıtlandığı bir rejime demokrasi denemez.

Çağdaş dünyadaki uygulaması bakımından demokrasi esas itibariyle temsili demokrasidir. Temsili demokrasilerin işleyişinde siyasi partilerin şüphe yok ki vazgeçilmez bir yeri ve önemi vardır. Temsili demokrasilerde toplum içindeki farklı görüş ve çıkarlar, farklı siyaset ve toplum anlayışları ve ülke sorunlarına farklı çözüm önerileri ancak partiler aracılığıyla siyasal sürece yansıtılabilir ve siyaseti etkileyebilirler. Siyasi partiler bu anlamda sivil toplumla devlet arasında, başka şekilde yeri doldurulamayan aracı kurumlardır ve bu sıfatla, Anayasa Mahkememizin ifadesiyle, “demokratik düzenin esaslı bir unsurunu teşkil eder’ler (E. 1963/37. K. 1963/54, K.T. 11.3.1963. Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, C. l, s. 137).

Çağdaş demokrasi uygulamasında siyasi partilerin temel işlevi, toplumdaki farklı çıkar ve görüşleri ortak bir program etrafında birleştirerek siyasal kararlar haline dönüştürmeye çalışmaktır. Partiler, bu amaçla toplumdan kendi programları için destek talep eder ve iktidara gelmeleri halinde gerek kendilerini destekleyen kitlelerin gerekse genel olarak toplumun taleplerini karşılayacak şekilde faaliyette bulunmayı vaad ederler. Siyasi partiler o kadar önem kazanmışlardır ki, bugün onlarsız bir demokrasiyi düşünemeyiz bile. Bu bakımdan, siyasi parti modern siyasetin başlıca örgütlenme ilkesidir. Siyasi partiler devletle sivil toplum arasındaki, devletin kurumları ile toplum içindeki gruplar ve çıkarlar arasındaki hayati bağdır. “Seçimlerde yarışma esasına göre faaliyet gösteren anayasal partiler demokrasinin kaleleri olarak tasvir edilirler; aslında bu gibi partilerin varlığı çok kere sağlıklı bir demokratik sistemin turnusol kağıdı olarak görülürler (Andrew Heywood, Politics, Londra: Macmillan, 1997, s. 229, 233). Anayasa Mahkememizin ifadesiyle, “(...) halktan yön alan, halkın devlet yönetimine katılmasında ve siyasi iradenin şekil almasında aracılık ve yardımcılık edenler (...) siyasi partilerdir. Siyasi partiler halkın demokrasi alanında yetişmesi, olgunlaşması için adeta bir okul gibi hizmet görürler” (E. 1968/26, K. 1968/14. KT. 18.2.1969, Anayasa Mahkemesi Kararları Dergisi, C. 7, s. 241). Başka bir ifadeyle, siyasi partiler halkla devlet arasında bir köprüdür; onlar olmasaydı bireyler yalnızlaşır ve devlet tarafından görmezlikten gelinirdi. Partiler, en azından, yurttaşlara büsbütün güçsüz olmadıkları duygusunu verir, bu inanç da devletin meşruluğunu sürdürmesine katkıda bulunur (Michael G. Roskin, Robert L. Cord, James A. Medeiros ve Walter S. Jones, Pohtical Science: An îmroâucnon, Englewood Cliffs/NJ: Prentice Hail, 4. Baskı. 1991, s. 213).

Normal olarak siyasi partilerin hedefi iktidara gelmek olmakla beraber, muhalefette kalmaları halinde de siyasi partiler demokrasinin işleyişi bakımından vazgeçilmez kurumlardır. Çünkü, demokratik çoğulculuk çoğunluğa hoş gelmeyen ve “aykırı” sayılan görüşlerin de siyasi sistem içinde temsil edilebilmesini gerektirir. Bunun içindir ki, “iktidar her rejimde, muhalefet ise sadece demokrasilerde meşrudur” denmiştir. Her iki durumda da sahip oldukları aslı rol nedeniyledir ki, siyasi partiler. Anayasamızın ifadesiyle (m. 68/2), “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” Bu nedenle, demokratik meşruluk açısından iktidar partileri ile muhalefetteki partiler arasında herhangi bir fark yoktur; ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, siyasi partiler olmadan demokrasi olmaz. Esasen, siyasi partiler için çağdaş anayasal demokrasilerde öngörülen hukuki veya teamüli güvenceler öncelikle muhalefetteki partiler için önemlidir. Çünkü, iktidardaki siyasi çoğunluk kendisinin tek başına “ulusal irade”yi temsil ettiği düşüncesiyle, kendisinden farklı siyasi görüşleri benimseyen kişi ve grupları, bu arada muhalif partileri baskı altına almaya çalışabilir.

Bir ülkede her görüş ve çıkarı temsil eden partilerin siyasi bakımdan meşru sayılmaları sadece demokratik ilkelerin bir gereği değildir. Siyasi partilerin varlığının sosyolojik bir anlamı da vardır. Siyasi partiler aslında bir ülkenin toplumsal gerçekliğinin siyasi alana yansımalarından başka bir şey değildir. Bu anlamda yaşayan partilerin az veya çok sayıda olması da önemlidir. Çünkü, partiler, özellikle de hatırı sayılır toplumsal tabanı bulunan partiler toplum içinde dayanağı bulunan çıkar ve görüşleri temsil ederler. İnsanlığın çağdaş tecrübesi göstermiştir ki, toplumsal tabanı bulunan, hatırı sayılır ölçüde toplumsal talep ve beklentileri temsil eden siyasi partileri hukuki tedbirlerle fiilen ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bunların kimileri, demokrasinin genel sınırları içinde diğerlerine göre farklı görüşleri savunsalar bile onlara karşı hukuki tedbirler uygulamak, temsil ettikleri toplumsal kesimlerin gücü nedeniyle, demokrasinin işleyişini de zora koşmak anlamına gelir. Anayasal demokrasiler bu tür “muhalif görüşleri meşru demokratik süreçlere kanalize edebildikleri ölçüde başarılı sayılmaktadırlar. Çünkü, makul büyüklükte toplumsal tabanı bulunan partileri demokratik sistemin dışına itmek, bu partilerin temsil ettikleri toplumsal duyarlılık, ihtiyaç ve beklentilerin demokratik olmayan yollardan ifade edilmeye zorlanması anlamına gelir. Toplumsal gerçekliği gözardı ederek başarılı bir demokrasi kurulamaz. Buna karşılık, zikre değer bir toplumsal tabanı bulunmayan görüş ve çıkarlar, hukuken ve siyaseten öyle irade edilse bile, uzun vadede kalıcı olamazlar. Temsil gücü olmayan veya bu gücünü kaybeden bir parti zorla ayakta tutulamaz.

Siyasi partilerin bu meşru işlevlerini yerine getirebilmeleri bakımından bir takım temel sivil özgürlüklerin, bu arada özellikle ifade özgürlüğünün özel bir önemi vardır. İfade özgürlüğü güvenceleri anayasal demokrasilerin kilit taşıdır. Bu özgürlük demokratik bir toplumda “kamusal” tartışmaya serbestçe katılımın temelini oluşturur. “Eğer liberal demokrasiler yurttaşlarının çeşitli çıkar ve inançlarından bir anlamda ortak amaçlar türetmeye çalışan (...) toplumlar iseler, o zaman onların kamusal tartışmaya katılacak düşünceleri geniş tutmaya büyük bir değer atfetmeleri zorunludur.” ihtilafların ve anlaşmazlıkların barışçı yoldan makul çözümü demokrasinin temel amaçlarından olduğuna göre, farklı düşünce ve önerilerin aleni bir tartışma ortamında serbestçe ileri sürülebilmesinin bu amaca katkıda bulunacağı açıktır (Ronald F. Thiemann, Relıgion in Public Life: A Dilemma for Democracy\ Washington, D.C.: Georgetown University Press. 1996, s. 135).

Kamusal tartışmaya katılmanın temelini oluşturan ifade özgürlüğü şüphesiz bütün kişiler için vazgeçilmez değerde olmakla beraber, demokrasilerde bu güvenceye en fazla ihtiyacı olanlar siyasi partilerdir. Çünkü, toplumsal sorunları serbest bir biçimde tartışamayan bir partinin siyasi sistem içinde etkili olması ve kendinden beklenen işlevi yerine getirmesi mümkün değildir. Bu en çok da genel kabul görenlerden farklı görüşleri temsil eden partiler için geçerlidir; çünkü anayasal korumaya asıl ihtiyacı olan onlardır. Bu nedenle, siyasi partileri şeklen vazgeçilmez kurumlar olarak nitelemiş olsa da, partiler için ifade özgürlüğünü yeterince güvence altına almış olmayan bir sisteme “anayasal demokrasi” denemez.

Demokratik teori açısından, siyasi partilerin işlevlerini yerine getirmelerinin tek meşru sınırı her durumda barışçı yöntemlere bağlı kalmaktır. Başka bir ifadeyle, şiddete başvurmadıkları, kitleleri şiddet kullanmaya ve suça teşvik etmedikleri sürece, siyasi partiler serbestçe faaliyet gösterebilmelidirler. Bu kayıt altında partiler her türlü toplumsal sorun ve talebi dile getirebilir, ülke sorunlarına birbirinden farklı çözüm Önerileri sunabilir ve genel olarak özgürlüklerin genişletilmesi için faaliyet gösterebilirler. Anayasa Mahkememiz bir kararında, siyasi partilerin “(s)erbestçe faaliyette bulunma”sından kastın, “siyasi partilerin davranışları karşısına bir takım fiili engeller ve müdahaleler çıkartılmaması olduğu gibi, bunların Anayasa ile tanınmış haklarını kullanmalarının, kanunlarla dahi engellenmemesi” olduğunu belirtmiştir (bkz. E. 1968/15, K. 1968/13, KT. 3.5.1968, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, C. 6, s. 151). Bir demokraside meşru parti faaliyetleri ise sadece başta anayasa olmak üzere pozitif hukuk kaynaklarında açıkça tanınmış olan hakların uygulanmasındaki aksaklıkları eleştirmeyi ve düzeltmeyi vaad etmeyi değil, aynı zamanda pozitif hukuk tarafından henüz tanınmış olmayan veya pozitif hukuk bakımından tartışmalı olan hak ve özgürlük taleplerini gündeme getirebilmeyi de kapsar. Aksi halde demokrasinin gelişmesi ve evrensel insan hakları doğrultusunda ilerleme kaydedilemez ve partiler mevcut kurumsal yapı ve ilişkilerin değişmezliğinin koruyucuları haline gelirler. Bu noktada bir ayrım yapmak zorundayız. Siyasi partiler arasında anayasal demokrasinin evrensel normları konusunda elbette bir görüş birliği (konsensüs) olmalıdır, ancak bu anlamdaki uzlaşma gereğini, ülkede belli bir anda yürürlükte olan kurumsal yapının değişmezliğini savunmakla birbirine karıştırmamak gerekir. Bugün, ülkemizin de üyesi bulunduğu Avrupa Konseyi ülkelerinde, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve tek tek yurttaşlar yerleşik kurumsal yapı ve ilişkileri serbestçe eleştirmekte ve siyasal sistemin insan hakları ve demokrasi doğrultusunda daha da iyileştirilmesini talep etmektedirler. Bu acıdan düşünüldüğünde, Türkiye’deki cari sistemin hukuk devleti, insan hakları ve demokrasi ilkeleri doğrultusunda Batılı demokrasilerin halihazırdaki standartlarına ulaşabilmesi bakımından bile daha fazla farklı sese, eleştiriye ve değişiklik önerilerine ihtiyacı bulunduğu açıktır.

Siyasi partilerin çağdaş demokrasilerdeki yeri konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de aynı noktaları müteaddit kararlarında ifade etmiştir. Bilindiği gibi, Türkiye için hukuki bağlayıcılığı bulunan İnsan Haklarına ve Temel Özgürlüklere Dair Avrupa Sözleşmesi çerçevesinde faaliyet gösteren ve dolayısıyla kararlarına mahkemeler dahil olmak üzere devlet yetkisi kullanan bütün kamu organ ve makamlarının uyması zorunlu olan Avrupa Mahkemesi bu konudaki içtihadını “demokratik bir toplumun gerekleri” kavramı çerçevesinde geliştirmiştir. Mahkeme her şeyden önce, demokrasiyi “Avrupa kamu düzeninin bir özelliği” olarak görmekte ve siyasi partileri de demokrasinin merkezine yerleştirmektedir. Bu bağlamda Mahkemenin Türkiye’ye karşı açılan bir davada verdiği kararda (Sosyalist Parti v. Turkey, 25.5.1998), parti sözcülerinin kullandığı ifadelerin “Avrupa Konseyi’nin diğer ülkelerinde aktif olan başka siyasi gruplarınkilerden pek de farklı olmadıkları”nı tespit etmesi son derece anlamlıdır. Daha açık Bir deyişle, Mahkemeye göre, Türkiye madem ki bir Avrupa Konseyi üyesi olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza atmıştır, o halde Avrupa’nın “demokratik kamu düzeni”nde meşru görülen türden sivil ve siyasal etkinlikleri de doğal karşılamalıdır.

Bu çerçevede. Sözleşme’ye Ek l No.lu Protokol’ün 3. maddesi çerçevesinde, halkın kanaatlerinin serbestçe ifadesi, bir ülkenin halkı içindeki farklı kanaat ve görüşleri temsil eden siyasi partilerin katılımı olmadan mümkün değildir. Siyasi partiler bu kanaatler ve görüşler yelpazesini sunmak suretiyle siyasi tartışmaya yeri doldurulamaz bir katkı yaparlar ki “demokrasinin özü” budur (Türkiye Birleşik Komünist Partisi v. Turkey, 30.1.1998). Benzer şekilde Anayasa Mahkememiz de siyasi partileri demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak niteleyen anayasa hükmünün arkasında “Anayasa’nın Türkiye için çok partili bir demokrasi düzenini öngördüğünün kanıtı ve siyasi partileri böyle bir düzeninin gerektirdiği ölçüde çoğaltma ve geliştirme talimatı” bulunduğu yorumunu yapmıştır (E. 1968/26, K. 1969/14, KT. 18.2.1969, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, S. 7, s. 240).

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, aynı kararında, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin örgütlenme özgürlüğüyle ilgili 11. maddesi kapsamında gördüğü siyasi partilerin “çoğulculuğun sağlanması ve demokrasinin uygun işlemesi bakımından” oynadıkları asli role atıfta bulunarak, siyasi partilerin serbestçe faaliyette bulunma hakkının Sözleşme’nin güvencesi altında olduğunu hatırlatmıştır. Mahkeme yine Türkiye’yle ilgili başka bir kararında (Sosyalist Parti v. Turkey, 25.5.1998) bu içtihadını daha açık bir şekilde ifade etmiştir. Mahkemeye göre, “bir siyasi programın devletin cari ilkelerine ve kurumsal yapısına aykırı görülmesi onu demokrasinin kurallarıyla bağdaşmaz hale getirmez.(...) (Demokrasinin özü, bizatihi demokrasiye zarar vermemek kaydıyla, farklı siyasi programların, hatta devletin halihazırdaki örgütlenme biçimini sorgulayıcı mahiyette olanların bile önerilmesine ve tartışılmasına izin vermektir.”

Parti faaliyetlerine kısıtlama getirmenin şartı olarak zikredilen “bizatihi demokrasiye zarar verme” ölçütünden Mahkeme’nin ne anladığına gelince: Anılan Sosyalist Parti kararında Avrupa Mahkemesi, ilgili parti başkanının partisinin yasaklanmasına ve yöneticilerine siyasi yasak getirilmesine dayanak yapılan sözlerinin herhangi bir antidemokratik yönteme başvurulmasını tavsiye etmediğini, aksine bu sözlerde demokratik kuralların izlenmesinin önerildiğini tespit etmiştir; “Sayın Perinçek’in ifadelerini inceleyen Mahkeme onlarda şiddet kullanmaya, kalkışmaya veya demokratik yöntemlerin herhangi bir biçimde reddine ilişkin bir çağrı olarak görülebilecek hiçbir şey bulunmadığını tespit eder. Aksine, kendisi bir çok kez, önerilen siyasi reformun demokratik kurallara uygun olarak, seçim sandığı yoluyla ve referandumla gerçekleştirilmesi ihtiyacını vurgulamıştır.” Şu halde. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre, bir partinin faaliyetlerinin demokrasinin kendisine zarar verici olup olmadığı, onun kullandığı ve tavsiye ettiği yönteme bakarak belirlenmelidir. Demokrasinin usuli kuralları çerçevesinde faaliyet gösteren bir siyasi parti, programı ve temsilcilerinin söz ve eylemleri itibariyle devlete ne kadar aykırı gelse de, demokratik çoğulculuk gereğince yasaklanmamalıdır.

Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi, ifade özgürlüğünün hem genel olarak demokrasi bakımından hem de siyasi partiler için ifade ettiği özel önemi birçok kararında vurgulamıştır. Mahkeme’ye göre, “ifade özgürlüğü demokratik bir toplumun aslı temellerinden birini oluşturur” (bkz., 29.8.1997 tarihli) Vorm v. Austria kararı; aynı yönde bkz. 25.5.1993 tarihli Kokkinakis v. Greece kararı). Mahkeme yukarıda atıfta bulunulan 30.1.1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararında, siyasi partilerin faaliyetlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde güvence altına alınmış olan ifade özgürlüğünün “kollektif kullanımı” mahiyetinde olduğunu belirtmiştir. Bu karara göre, ifade özgürlüğü bireylerin kendilerini gerçekleştirmelerinin olduğu kadar demokrasinin gelişmesinin de temel şartlarından biri olduğu için “demokratik bir toplumun asli temellerindendir. “Demokrasinin temel özelliklerinden biri ülkenin sorunlarını şiddete başvurmadan diyalogla çözme imkanı sunmasıdır. Demokrasinin başarısı ifade özgürlüğünün güvence altında olmasına bağlıdır. Bu bakış açısından, sadece, halkın bir kısmının durumunu kamu önünde alenen tartıştığı ve demokratik kurallara uygun olarak (...) halkı siyasi hayata katılmaya çağırdığı için bir partiyi yasaklamanın hiçbir haklılığı yoktur.” Avrupa Mahkemesi yukarıda anılan Sosyalist Parti v. Turkey kararında da, benzer bir muhakemeyle, bir siyasi partinin sadece ifade özgürlüğünü kullandığı için cezalandırılamayacağını belirtmiştir.

Ayrıca Mahkeme, çeşitli kararlarında olduğu gibi, bu kararında da ifade özgürlüğü güvencesinin sadece “muvafık (uygun) gördüğümüz veya bizi rahatsız etmeyen yahut kayıtsız kaldığımız ‘haberler/bilgiler’ (informations) ve ‘fikirler’ için değil, fakat aynı zamanda bizi rahatsız eden, sarsan veya altüst eden ‘haberler/bilgiler’ ve ‘fikirler’ için de geçerli” olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme çok yeni bir kararında (Fressoz and Roirc v. Francc, 21.1.1999), ayrıca, ifade özgürlüğünün bu şekilde anlaşılmasını ‘‘demokrasinin varlık şartı olan çoğulculuk, hoşgörü ve geniş fikirliliğin icapları”ndan biri olarak nitelendirmiştir.

Mamafih, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ulusal makamların Sözleşme’nin ilgili maddelerinde zikredilen “meşru amaçlarla siyasi parti faaliyetlerine kısıtlamalar getirilebileceğini kabul etmiyor değildir. Ne var ki, Mahkeme ulusal makamların bunu yaparken Sözleşme’den doğan yükümlülükleriyle bağdaşır tarzda hareket etmek zorunda olduklarını birçok kararında tekrarlamıştır. Bu yükümlülüğe uyulup uyulmadığını belirlemek bakımından göz önünde bulundurulması gereken husus, kısıtlayıcı tedbirlerin 11. maddenin ikinci fıkrası çerçevesinde “demokratik bir toplumda zorunlu” olmasıdır. İnsan Hakları Mahkemesinin yerleşik içtihadına göre, zorunluluk kavramı haklara müdahalenin “zorlayıcı (mübrem) bir sosyal ihtiyaç” karşı olmasıyla ve izlenen meşru amaçla orantılı olmasıyla ilgilidir (Sosyalist Parti kararı; Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararı; Worm v. Anstria: 29 8.1997; Mehemi v. Fmnce: 26.9.1997; Laskey, Jaggard and Brown v. United Kingdom. 19.2.1997; încal v. Turkey, 9.6.1998; Fressoz and Roirc v. France, 21.1.1999).

Mahkeme ayrıca siyasi parti faaliyetlerine getirilecek kısıtlamaların “demokratik bir toplumda meşru” sayılabilmeleri için güdülen temel amacın “hukuk devletine saygıyı temin etmek” ve “anayasal haklan etkili kılmak” olması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu konuda demokratik toplumu savunmanın gerekleriyle Sözleşmenin sisteminde yer alan bireysel hakların uzlaştırılması gerekir (Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararı). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 25.5.1998 tarihli Sosyalist Parti’yle ilgili kararında ise açıkça “Partinin temelli kapatılmazsı (nın)... haklara radikal bir müdahale teşkil ettiği”ni ve “(b)u kadar katı tedbirler(in) ancak vahim durumlarda uygulanabileceğini belirtmiştir. Başka bir ifadeyle, Mahkeme ifade özgürlüğünün kullanımından dolayı parti kapatılmasını “mübrem bir sosyal ihtiyaç”ın sonucu olarak görmemektedir.

B- DEMOKRATİK DEVLETTE LÂİKLİK VE DÎN ÖZGÜRLÜĞÜ

Demokrasinin laiklikle ilişkisi hakkında doktrinde farklı görüşler bulunmakla beraber, çağdaş demokrasi uygulamasına baktığımızda, bunların hepsinin şu veya bu ölçüde “laik” sistemler oldukları dikkati çekmektedir. Bununla beraber, laikliğin demokrasiler bakımından ayırt edici bir özellik olduğu da kolayca söylenemez, Çünkü, demokratik olmayan ülkelerin büyük çoğunluğunun aynı zamanda laik de olmadıkları gözlenmekle beraber, demokratik olmayan ülkelerin önemli bir kısmının da laik oldukları açıktır. Bu duruma göre empirik bir bakışla, laikliğin demokrasinin en azından yeterli şartı olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Esasen, laik rejimlerin aynı zamanda demokratik de olmasını gerektiren teorik bir zorunluluk da bulunmamaktadır.

Buna karşılık, doğru anlaşılması halinde laiklik demokratik rejimlerin gerekli şartlarından biridir. “Doğru anlaşılması” kaydını düşmemizin nedeni açıktır: Totaliter ve otoriter rejimlerde benimsenip uygulanan şekliyle laiklik demokratik bir siyasal sistemde elbette geçerli olamaz. Çünkü, totaliter laiklik dini inancın gerek bireysel gerekse toplumsal bütün tezahürlerinin sistematik olarak tahribini amaçlayan kapsayıcı bir projedir. Böyle bir proje ve politikanın pratik sonucu siyasi otorite tarafından sivil özgürlüklerin bastırılması ve genel olarak sivil toplumun denetim altına alınması olur ki bu ne insan hakları ve hukuk devletiyle ne de demokrasi ile bağdaşır.

Totaliter laiklik anlayışının arkasındaki temel düşünce dinin kendi başına “kötü”, “zararlı”, “gerici” bir toplumsal güç olduğu ve bundan dolayı toplumsal ve siyasal “ilerleme’nin ancak “dinden özgürleşme”yle mümkün olabileceği düşüncesidir. Bu görüş genel çizgisi totaliter olmayan bazı Batılı ülkeleri de zaman zaman etkilemiştir. Bu nedenle, örneğin 1789 Devriminin radikal din karşıtı fikirlerinin etkisi altındaki Fransa’da yakın dönemlere kadar din-devlet ilişkileri son derece gerilimli olmuştur. Buna karşılık, din üzerindeki siyasi baskıdan kaçan göçmenlerin kurduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde cumhuriyetçilik baştan beri din özgürlüğüne sempatik bakan bir anlayışa dayanmıştır. Başka bir anlatımla, laiklik Fransa’da “dinden özgürlük” şeklinde anlaşılagelmişken, ABD’de bu konudaki hakim düşünce “dinin özgürleşmesi” olmuştur (Mustafa Erdoğan, “Sekülerizm, Laiklik ve Din”, Demokrasi, Laiklik ve Resmi ideoloji, Ankara: LDT Yayınları. 1995, s. 183).

Günümüz siyaset teorisinde hakim olan anlayış açısından bakıldığında ise, laikliğin “pozitivist ilerlemecilik” anlayışıyla ve insanları “dinden özgürleştirmek”le ilgisi yoktur. Her şeyden önce, laiklik, genellikle sanıldığının aksine, bilimin gelişmesinin veya akli muhakemenin bir sonucu olmaktan çok, sosyal hayatın gerçeklerinin bir eseridir (Atilla Yayla, Siyaset Teorisine Giriş, Ankara: Siyasal Kitabevi, 1998, s. 94). Öte yandan, gerek “pozitivist” görüş gerekse “dinden özgürleşme” yaklaşımı özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi anlayışına aykırı bir “insan” anlayışına dayanmaktadır. Çünkü bunların her ikisi de dini yönelimi beşeri varoluşun doğal ve meşru bir unsuru olarak gören, bu nedenle de onu diğer insani etkinlik alanlarıyla bağdaştırma kaygısı güden anlayışa tamamen aykırıdır. Bu ise, farklı dünya görüşü ve hayat tarzı anlayışlarını uzlaştıran bir hareket noktası, bir uzlaştırıcı ilke olmak şöyle dursun, diğer tartışmalı anlayışlardan sadece biridir, bir felsefi tercihtir.

Öte yandan laikliğin “sekülerleşme dünyevileşme” ile de doğrudan doğruya bir ilişkisi yoktur. Çünkü laiklik siyasi ve hukuki bir terim iken, “sekülerleşme” sosyolojik bir kavram olup bireysel ve kurumsal dinin toplumsal hayattaki öneminin azalması demektir. Bir toplum modernleşme teorisinin öngördüğü ölçüde sekülerleşmiş olmadığı, yani dindarlık toplumsal önemini koruduğu halde, siyaseten laik ve demokratik olabilir. Şu halde, dindarlık ile laiklik ya da demokrasi arasında asli bir bağdaşmazlık yoktur. Bundan dolayı, “sekülerleşme”nin devlet tarafından bir politika haline dönüştürülmesi sadece insan haklarına ve demokrasiye zarar vermez, bu aynı zamanda laikliğe de aykırıdır (Mustafa Erdoğan, “Sekülerizm, Lakilik ve Din”; aynı yönde. bkz. Stephen V. Monsma ve J. Christopher Soper, The Challcınge of Pluralism: Church and Staîe in Five Democracies, Lanham/Md ve Oxford: Rovvman ve Littlefıeld Publishers. 1997, Giriş). Amerika Birleşik Devletleri, Hollanda ve Almanya gibi, dindarlığı çağdaşlık karşıtı olarak görmeyen, dine saygılı rejimlerin aynı zamanda başarılı demokrasiler olmaları bu çerçevede anlamlı olsa gerektir.

Laikliğin arkasındaki temel düşünce, modern düşüncenin kurucularından John Locke’un bundan üç yüzyıl kadar önce farkına varmış olduğu gibi, felsefi, ahlaki ve dini olarak tartışmalı sorunlar hakkında otorite yoluyla bir karar verilemeyeceği, dolayısıyla devletin dinler karşısında tarafsız kalması gerektiği düşüncesidir. Liberal siyasi felsefenin çağdaş temsilcilerinden Norman Barry’nin ifadesiyle, “ruhani dünya konusundaki hakikatin ispatlanabilir olmaması karşısında, devletin herhangi bir dinden yana olmaması” gerekir (Norman Barry, “Piyasa, Ahlak, Din ve Devlet”, Çev. Mustafa Erdoğan, Liberal Düşünce, n. 4. [Güz 1996], s. 32). Daha açık olarak belirtmek gerekirse, diğer felsefi kanaatler gibi dini inanç konusu da tamamen bireysel tercihlere bağlı olduğundan, siyasi iktidar (devlet) dini inancın hakikati konusunda karar almaya ve yürütmeye yetkili değildir. Bu konuda neyin doğru olduğuyla ilgili olarak genel bir uzlaşma sağlanamayacağı için, devletin belli bir inancı desteklemesi farklı inanç sahiplerine baskı uygulaması anlamına gelir. Laiklik işte bu anlamda bir özgürlük ilkesidir.

Laikliğin bir özgürlük ilkesi olması, her şeyden önce, onun siyasi iktidarı güçlendirmek ve sivil haklara devlet müdahalesini meşrulaştırmak için kullanılamayacağı anlamına da gelir. Başka bir anlatımla, laiklik bireyleri (temel hak ve özgürlükleri) değil devleti (siyasi iktidarın kullanımını) kısıtlayan bir ilkedir. Yurttaşlar farklı dünya görüşlerine, dini ve ideolojik tercihlere sahip olabilirler; demokratik bir devlette bu tercihlerin hepsi aynı derecede meşrudur. Laik devletin görevi bütün bunlara saygı göstermek, yurttaşları şu veya bu dünya görüşünü yahut hayat tarzını benimsemeye zorlamamak ve dini veya seküler görüşler (ve onların sahipleri) arasında hiçbir biçimde bir ayrım yapmamaktır.

Görülüyor ki, demokrasi teorisi bakımından laiklik bütün diğer temel ilkelerden bağımsız, kendi başına tayin edici bir ilke olmayıp, siyasi iktidarın kullanımına ilişkin daha genel bir ilkenin, tarafsızlık ilkesinin sonuçlarından biridir. Devletin tarafsızlık ilkesinin başka bir gereği de, dünya görüşü ve ideolojiler bakımından yurttaşlar arasında var olan farklılık ve çeşitliliğe saygı göstermektir. Bu nedenledir ki, gerek dinler gerekse ideolojiler bakımından tarafsızlık sadece felsefi ve ahlaki bir gereklilik de değildir; tarafsızlık ilkesi aynı zamanda sivil toplumun çeşitlilik gösteren yapısına devletin saygı göstermek zorunda olması ile birlikte, farklı dünya görüşleri ve hayat tarzı tercihlerini barışçı bir biçimde bir arada tutmakla ödevli olmasının da bir sonucudur. Bu anlamda gerek genel olarak tarafsızlık ilkesi gerekse onun bir türevi olarak laiklik bir toplumsal barış ilkesidir. Demokratik devletin tarafsızlığı bakımından dini veya seküler inanışlar arasında bir fark yoktur. Devletin seküler değerleri özel olarak desteklemesi de tarafsızlığa ve dolayısıyla laikliğe aykırıdır (Stepnen V. Monsma ve J. Christopher Soper, a. g. c. , s. 10. 203, 207, 209).

Laiklik kısaca din ve vicdan özgürlüğünün güvence altında olduğu bir sistem içinde siyasi meşruluğun dinden kaynaklanmaması, hukuki düzenin doğrudan doğruya dine dayanmaması ve devletin farklı dinler ve mezhepler karşısında tarafsız olması anlamına gelir. Bununla beraber, siyasi meşruluğun ve hukukun temelinin din olmaması dinin bireysel ve toplumsal boyutunun laik devlet tarafından tanınmaması anlamına gelmez. Bu sadece, siyasi faaliyetin demokratik süreç ve mekanizmalardan başka kaynaklara başvurularak meşrulaştırılamayacağı ve hukuk normlarının meşruluğunun herhangi bir dine dayandırılamayacağı veya dini gereklerin sırf dini oldukları için emredici hukuk normu halinde genelleştirilemeyeceği anlamına gelir. Yoksa, laik bir düzende elbette yurttaşlar kendi dini tercihlerini sivil ve siyasi özgürlükler çerçevesinde dışa vurabilir ve bir kısım dini ihtiyaçlarının karşılanmasıyla ilgili siyasi taleplerini dile getirebilirler. Laik bir devletin temel görevi, bütün diğer temel ilkeleri bir yana bırakarak laikliği temel belirleyici politika ilkesi olarak almak değil, tam tersine, laikliği devletin kendi meşruluğunun temelini oluşturan hukuk devleti, insan hakları ve demokrasi esaslarıyla bağdaşır bir tarzda yorumlayıp uygulamaktır. Esasen bu değerler arasında bir hiyerarşi olacaksa bile en üstün değer laiklik değil “anayasal demokrasinin temel direkleri olan insan hakları, hukuk devleti ve demokrasi olmak zorundadır.

Bu çerçevede laikliğin başlıca iki unsuru bulunmaktadır. Birincisi “din ve vicdan özgürlüğünün devlet taralından anayasal ve yasal olarak güvence altına alınmasıdır. İkincisi ise devletin dini ve seküler inançlar karşısında tarafsız olmasıdır. Laikliğin ilk unsuru olan din ve vicdan özgürlüğü gerek İnsan Haklar Evrensel Bildirisi’nde (m. 18) gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (m. 9) gerekse 1982 T.C. Anayasası’nda (m. 24) açıkça güvence altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de çeşitli kararlarında din özgürlüğünün “demokratik bir toplumun temellerinden biri” olduğunu belirtmiştir. Yine Mahkeme’ye göre bu özgürlük “dinini dışa vurma (izhar)” özgürlüğünü de kapsar; esasen söz ve eylemlere yansımayan bir dini inancın varlığından söz edilemez (Kokkinakis v. Greece, 19.4.1993).

Laikliğin ikinci unsuru olan “tarafsızlık’’ ise, en azından, devletin resmi bir dininin veya ideolojisinin olmamasını gerektirmektedir. Birinci ilke aynı zamanda insan haklarının doğal bir uzantısı olduğundan bu hususta pek fazla tartışma bulunmamakla beraber, “tarafsızlık” ilkesi bakımından en uygun modelin ne olması gerektiği konusunda çağdaş demokrasilerde düşünceler ve uygulamalar farklıdır. Bu ülkelerin uygulamasına baktığımızda başlıca üç modelin -ve onların çeşitlemelerinin- varlığı dikkati çekmektedir: Ayrılıkçı model, tanınmış/müesses din modeli ve çoğulcu model (Stephen V. Monsma ve J. Christopher Soper, a.g.e., ss. 10-12).

En yakın örneğini Amerika Birleşik Devletleri”nin oluşturduğu “ayrılıkçı modelde din ile devlet kurumsal olarak birbirinden ayrılmıştır. Bu modelde, din ve politika beşeri faaliyetin birbirinden ayrılması gereken iki farklı alanı sayılır. Din kişisel, özel bir mesele olarak görülür ve kişisel tercih ve eylem alanına terkedilir. Ayrıca, devletin dinle ilgili meselelerde tarafsız (neutral) olması gerektiği kabul edilir ve bunun da en iyi din ile devletin birbirinden ayrı tutulmasıyla sağlanacağına inanılır. Bu anlayışa uygun olarak, ABD Anayasasında (Birinci Değişiklik/1791) şöyle bir formül benimsenmiştir: “Kongre bir din kurulmasına veya bir dinin gereklerinin serbestçe yerine getirilmesini yasaklamaya (...) ilişkin hiçbir kanun çıkaramaz.” Burada, bir dinin tesisini veya resmen tanınmasını yasaklayan ibare din ile devletin kurumsal olarak birbirinden ayrılmasının temelini oluşturmaktadır. Bu, aynı zamanda, devletin tarafsızlığının da temelidir. Hükmün ikinci kısmı ise din ve ibadet özgürlüğünü güvence altına almaktadır. Mamafih, Amerika Birleşik Devletleri’nde, din ve mezhepler arasında ayrım yapmamak kaydıyla, devletin dini okullara -vergi muafiyeti gibi yollarla- mali yardım yapması laiklik ilkesine aykırı sayılmamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri”nde bütün yüksek okulların %49’u özel kurumlar olup yükseköğretim öğrencilerinin %20’si bu okullarda öğrenim görmektedir. Bu kurumların %78’i dini okullardır ve hemen hemen hepsi devletten mali yardım almaktadır (Monsma ve Soper. a.g,e., s. 36).

Din ile devletin kesin ayrılığının benimsenmiş olduğu Fransa’da siyasi iktidar 19. yüzyıla kadar sürekli olarak kendisini Roma’nın etkisinden kurtarmaya çalıştığı için, din-devlet ilişkileri gerilimli olmuştur. Hatta 1902 ile 1905 arasında Fransa ile Vatikan arasında hukuki ilişkiler kopmuştur. Devletle Kilise’nin ayrılığını tesis eden 1905 tarihli Kanuna göre, “Cumhuriyet vicdan hürriyetini garanti eder, kamu düzeni için ilan edilmiş kısıtlamalar çerçevesinde mezheplerin tatbik hürriyetini de teminat altına alır. Cumhuriyet hiçbir mezhebi ne tanır, ne ücretini öder ne de ona paraca destek sağlar” (Jacques Robert, Batıda Din-Devlet İlişkileri: Fransa Örneği, Çev. İzzet Er, İstanbul: İz Yayıncılık, 1998. s. 51). Birinci Dünya Savaşı ve Almanya’yla çatışmanın tahrik ettiği ulusal birlik hareketi gerilimlerin azalmasını ve hem Fransa Kilisesi ile hem de Roma’yla daha az çatışmalı ilişkiler kurulmasını mümkün kılmıştır. Mamafih, 1930-1960 döneminde, Halk Cephesi’nin Katolikler arasında tutulduğu korkuları, Fransız din adamlarının çoğunun 1940-1944 dönemi Petain rejimine verdiği desteğin solun güvensizlik duygusunu takviye etmesi, ve 1950’lerin sonlarına kadar (%90’ı Katolik olan) özel okullar sorunu üstünde devam eden çatışmalar gibi, ilişkileri gerilimli hale getiren bazı olaylar da yaşanmıştır (Yves Meny, Government and Poliücs in Western Europe, Trans, by Janet Lloyd, New York: Oxford University Press, 1991, s. 25).

Fransa’da devletle dinin ayrı olmasına rağmen, Fransız öğrencilerin % 16’sının devam ettiği Katolik okulları 4. Cumhuriyetten bu yana devlet tarafından desteklenmektedir. Beşinci Cumhuriyetle birlikte, devlet yardımı karşılığında kilise okulları üstünde devlet denetimi getiren yeni bir düzenleme yapılmıştır. 1984 yılında Sosyalist hükümet kamu okullarıyla özel okullar arasında standartların eşitlenmesi karşılığında devletin mali desteğini devam ettirmeye ve özel okul öğretmenlerine -yaptıkları öğretime müdahale olmaksızın- resmi statü sağlamaya dönük yasal düzenleme yapma girişiminde bulunduysa da tepkiler sonucunda bundan vazgeçilmiştir (Henry W. Ehrmann ve Martin A. Schain, “Politics in France”, Gabriel A. Almond & G. Bingham Powell, Jr. (der.}. Comparative Politics Today: A Worîd Vic>w, New York: HarperCollins Publishers, 5. Baskı, 1992, s. 197; Anne Slevens, The Government and Politics of France. Londra: Macmillan, 1992, s. 13).

İkinci model bunun tam tersidir ve belli bir dinin devletçe tanınmasına dayanır. Burada din ve devlet, istikrarlı ve başarılı bir toplumun üzerine oturduğu iki ana sütun olarak görülür. “Müesses din” (established church) modelinde devlet belli bir dine tanınma, uygulanabilme (varlığını sürdürme) olanağı ve çok kere mali destek sağlarken, din de devlete bir meşruluk, tanınma ve ulusal birlik duygusu sağlar. Kimi ülkelerde (örneğin, İngiltere) bu ilişki resmi (hukuki) bir durum iken, kimilerinde (örneğin, Almanya) bu ilişki hukuki olmaktan ziyade geleneğe ve belli bir dinin kültürel gücüne dayanır. Almanya’da, aksini beyan etmedikçe, herkes gelirinin %10’u oranında kilise vergisi ödemek zorundadır; bu vergi ücretlerden otomatik olarak kesilir ve kiliseye aktarılır (David P. Conradt. The Genııan Poliîy, New York & London: Longman. 1989, s. 30).

İtalya da “hakim din”iyle müesses din modeline yakındır. Mamafih, İtalya’daki durum Katolik Kilisesi’nin tarihinden, coğrafi yerinden ve nüfusun %95’inin Katolik Kilisesi’ne mensup olmasından ileri gelmektedir. Hıristiyanlığın merkezi Roma’nın İtalyan Krallığının merkezi yapıldığı 1870’den 1929’daki Lateran Anlaşması’na kadar Kilise ve Katolikler bilinçli olarak liberal İtalyan devletinin dışında -hatta ona karşı- örgütlenmişlerdi. 1947 Anayasası yapıcıları bir yandan İtalyan birliğinin kurucularının arzu ettikleri Kilise-devlet ayrılığı geleneği ile öbür yandan Mussolini’nin tesis ettiği ve Kilise’nin özerkliğini tanıyıp ona mali destek sağlayan Concordat’tan tevarüs edilen durumu uzlaştırmaya çalışmışlardır, İtalyan Anayasası’nın 7. maddesine göre, “Devlet ve Katolik Kilisesi kendi alanlarında bağımsız ve egemendir” ve ‘ikisi arasındaki ilişkiler Lateran Anlaşmasına tabidir.” 1984 yılında Vatikan’la İtalyan yönetimi arasında varılan bir anlaşmayla Concordat güncelleştirildi. Buna göre okullarda din eğitimi artık isteğe bağlı olacak, Kilise’nin devletçe finansmanı halkın gönüllü katkılarıyla yapılacak ve din hizmetleri büyük ölçüde ortak hukuka tabi olacaktır. Böylece İtalyan devleti ile Katolik Kilisesi arasındaki tarihi bağlar zayıflatılmış olsa da, bugün İtalya’da bütün kamu alanlarında (okullar, idari binalar, mahkemeler vb.) haç teşhir edilmeye devam etmektedir (Yves Meny. a. g. e., s. 23).

Üçüncü, yani “çoğulcu” modelde din beşeri hayatın diğer alanlarından ve bu arada yönetimden ayrı bir etkinlik alanı olarak görülmekle beraber, onun hayatın bütün alanları üstünde etkisi olduğu kabul edilir. Çoğulcu model, devletin toplumun farklı kesimlerinin benimsemiş, olduğu ve özgür bir toplumun farklılık gösteren ihtiyaçlarını karşılayan dini ve seküler bütün dünya görüşlerine saygı göstermesi esasına dayanır. Laiklikle ilgili bu en özgürlükçü anlayış, devletin bu görüşlerden birinin yanında yer almasına izin vermez; hepsine aynı derecede adaletle davranır, yani hepsinin Özgürlüklerini tanır ve hiçbirini ne kayırır ne de mağdur eder. Nitekim, bu modele en yakın düşen örnek ülke olan Hollanda’da devlet yardımları bakımından dini ve seküler kuruluşlar arasında ayrım yapılmamakta ve bu uygulama Anayasa’nın 1. maddesinde derpiş edilen “kanun önünde eşitlik” ilkesinin gereği olarak görülmektedir. Ayrıca, azınlık dinlerine de aynı korumanın sağlanması yolunda oldukça mesafe alınmıştır. Anayasa’nın 23. maddesine göre, özel eğitim serbest olup, özel ilkokullara kamu okullarıyla aynı standartlarda mali yardım sağlanır. Keza, özel orta dereceli okullar da devletten para yardımı alırlar. Zorunlu Eğitim Kanunu’na göre, öğrenciler kendi dinlerinin gereği olan tatil günlerinde okuldan muaftırlar. Bu arada, azınlık dinlerine eşit muamelenin yerleşmesi amacıyla kurulmuş olan Eşit Muamele Komisyonu 1996 yılında Müslüman kızların başlarını örtmelerinin yasaklanamayacağına karar vermiştir (Monsma ve Soper, a.g.e., s. 62-67).

Çağdaş demokrasilerde halihazırda geçerli olan laiklikle ilgili modellerin çeşitliliği bize her şeyden önce şunu öğretmektedir: Başarılı çağdaş demokrasilerde, demokrasi yolundaki herhangi bir ülkenin örnek alması zorunlu olan evrensel, standart bir din-devlet ilişkileri modeli söz konusu değildir. Bundan dolayı, bu meseledeki görüş farklılıkları, dini buyrukların herkes için genel geçer yasalar haline getirilmesini önermedikleri sürece, laiklik karşıtı olarak nitelenemez. Bu nedenle, özellikle siyasi partilerin faaliyet yaptıkları ülkelerde uygulanmakta olan din-devlet ilişkileri modeliyle her bakımdan mutabık olmaları şart değildir. Siyasi partiler de, diğer yurttaşlar ve sivil toplum kuruluşları gibi, yürürlükteki laiklik modelini ve bunun uygulanma biçimini çeşitli açılardan eleştirebilir ve bu konularda farklı önerilerde bulunabilirler. Demokratik bir toplumda bunun olağan karşılanması gerekir. Bundan dolayı, demokratik ülkelerdeki mahkemelerin de yürürlükteki mevzuatı bu evrensel gereğe uygun olarak yorumlamaları beklenir.

Laiklik konusundaki çağdaş demokrasi tecrübesinden çıkarabileceğimiz başka bir ders de din ve vicdan özgürlüğünün laikliğin vazgeçilmez şartlarından biri olduğudur. Din özgürlüğü ise belli bir din veya mezhebin resmi bir din haline getirilmemesini ve dini hükümlerin zorunlu hukuki normlara dönüştürülmemesini olduğu kadar, devletin bireysel ve kurumsal dini denetim altına almamasını da gerektirir. Başka bir ifadeyle, laik bir devlette gerek din ve vicdan özgürlüğü gerekse dindarların sivil ve siyasi özgürlükleri güvence altında olmalı, ayrıca kurumsal din devletten bağımsız, özerk bir statüye sahip bulunmalıdır. Yurttaşların dini inançları nedeniyle diğer sivil ve siyasi hakları bakımından makul olmayan kısıtlamalara maruz oldukları yerde artık “demokratik bir laiklik”ten söz edilemez. Aynı şekilde, dinin kurumsal olarak devletin denetimi altında olması da demokratik bir laiklik anlayışıyla bağdaşmadığı gibi, hiçbir çağdaş demokraside örneği bulunmaması anlamında bu “çağdaş” da değildir.

 

BİRİNCİ BÖLÜM

BAZI USUL SORUNLARI

A- SİYASİ PARTİ KAPATMA DAVALARININ HUKUKİ NİTELİĞİ

I- Anayasa Mahkemesi Kararları Açısından

1. Milli Nizam Partisi Kararı

Türk hukukunda siyasi parti kapatma davalarının ceza davası olup olmadıkları bugüne kadar bazı davalarda tartışma konusu yapılmıştır. Konu ilk önce Milli Nizam Partisi”nin kapatılması davasında tartışılmıştır. Milli Nizam Partisi savunmasında, davanın ana çizgileri ile bir ceza davası olduğunu ileri sürmüştür. Parti, dönemin siyasi partiler kanunu olan 648 sayılı Kanun’un 108. maddesindeki, savcının davanın hazırlık ve ilk soruşturma safhalarını birlikte yürütmesine izin veren hükmünün ceza davalarında uygulanan genel ilkelere aykırı olduğunu ileri sürmüştür.

Milli Nizam Partisi’nin, siyasi parti kapatma davalarının ceza davası olduğu yönündeki iddialarını gündeme getirmesinin bir başka nedeni de davayı açan Başsavcı’nın “davamızda bir suç ve suçluluk söz konusu olmadığına göre Usul Kanunu’nun savunmaya ilişkin hükümlerinin uygulanması zorunluluğu yoktur” sözleridir.

Bu sözlere karşı parti,

“Yüksek Mahkeme bir ceza mahkemesi, bir yüce divan niteliğindedir. Ortada hukuk mahkemesinde bir dernek feshi değil bir cezalandırma istemi vardır. Hukuk mahkemelerinde davalar kişilerin hür iradeleri ve dilekçeleri ile açılır. Savcılarca yaş düzeltme davaları açılması bunun istisnasıdır. Görülen dava Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu uygulama zorunluluğu dolayısıyla da ceza davası niteliğindedir.

648 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 108. maddesinin siyasi partiler hakkındaki soruşturmaların Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu”na göre yapılmasını kabul etmesine karşılık (...) dava açılmadan önce savunma hakkının kullanılmasına olanak tanınmamış ve (...) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 132., 136., 171., 183., 185. ve 194. maddeleri asla gözönünde bulundurulmamıştır.”

şeklinde bir savunma yapmıştır (E. 1971/1 SPK, K. 1971/1, KT. 20.5.1971, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi. S. 9, s. 22, 31).

Mahkeme, bu davada siyasi parti kapatma davasının ceza davası olup olmadığı konusunda teorik düzeyde açık bir görüş belirtmemekle birlikte, davalı partinin bu görüşlerini yerinde bulmamıştır. Anayasa Mahkemesi ayrıca. dava açıldığı dönemde yürürlükte olan 648 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 108. maddesinin 4. fıkrasında yer alan “Dava Anayasa Mahkemesi’nde duruşmalı olarak görülür. Bu konuda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun son tahkikatla ilgili hükümleri uygulanır.” şeklindeki kuralını, Anayasa’nın 148. maddesinin 2. fıkrasındaki “Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışındaki işleri, dosya üzerinde inceler” hükmüne aykırı bularak söz konusu fıkrayı iptal etmiştir (E. 1971/27, K. 1971/50, KT. 6.5.1971, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, S. 9, s. 507). Bu tarihten sonra yapılan ister Anayasa ister kanun olsun hiçbir düzenlemede de siyasi parti kapatma davalarının duruşmalı olarak yapılacağına ilişkin bir kural yer almamıştır. Bilindiği gibi “duruşmalı dava” ceza davalarının tipik bir özelliğidir ve Anayasa Mahkemesi’nin bu iptal kararı siyasi parti kapatma davalarını ceza davalarından uzaklaştırıcı bir sonuç doğurmuştur.

2. Doğru Yol Partisi Kararı

Anayasa Mahkemesi Doğru Yol Partisi “ne karşı açılan kapatma davasında, davanın niteliği ve uygulanacak usul kuralları çerçevesinde iki ana görüş geliştirmiştir. Mahkeme’ye göre, siyasi parti kapatma davalarında 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında düzenlenen yasaklar birer ceza kuralı niteliğindedir. Bu düzenlemelerin ceza kuralı niteliğinde olmalarının ilk nedeni dördüncü kısımda düzenlenen yasaklara uymayanlara altı aydan az olmamak üzere hapis cezası verileceğine ilişkin yine aynı kanunun 117. maddesi hükmüdür, ikinci olarak, bu tür yasakların birer ceza kuralı niteliğinde oldukları 1961 Anayasasının yapılması sırasında açık olarak belirtilmiştir. Üstelik, gerek 2820 sayılı Yasa’nın 98. gerekse 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddeleri, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle karara bağlanacağını belirtmektedir (E. 1984/1. K. 1984/1 SPK. KT. 28.9.1984, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, S. 20, s. 505).

Öte yandan Anayasa Mahkemesi’ne göre, siyasi parti kapatma davalarının Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na göre yürütülmesi, davalı parti için güvence teşkil eden bir takım sonuçlar doğurur. Mahkeme, ceza usul hukukunda yer alan bu güvencelerden elindeki davaya uygulanabilecek birkaçını da örnek olarak göstermiştir. Bu örnekler, üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlu olmamak, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi, cezada genişletici yorum ve kıyasa yer verilmemesi kuralıdır (E. 1984/1 SPK, K. 1984/1. KT. 28.9.1984, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi. S. 20, ss. 505-506).

3. Refah Partisi Kararı

Bu davada da siyasi parti kapatma davalarının niteliği tartışılmıştır. Anayasa Mahkemesi Refah Partisi Davası’nda siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davaların ceza davası olmadığını açık bir ifade ile kabul etmiştir. Mahkemeye göre,

“(...) ceza davalarında, ceza yargılamasına özgü usul kurallarının uygulanması doğal olduğuna göre, parti kapatma davalarında özellikle aynı usulün uygulanacağının belirtilmesine gerek duyulması, bu davaların geleneksel anlamda bir ceza davası olmadığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, yasal yaptırım öngördüğü hallerde, konunun temel hak ve özgürlüklerle yakın ilgisi nedeniyle yasak eylemlerin ve bunlara uygulanacak yaptırımların yasalarla belirlenmesi gibi temel ilkelerin gözönünde bulundurulması da Anayasal bir zorunluluktur.

Bu temel özellikleri taşıma gereği yönünden, hukukun diğer alanlarına göre ceza hukukuna daha yakın kabul edilse de siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalar, bütünüyle ceza hukuku kuralları içinde değerlendirilmesine olanak bulunmayan kendine özgü davalardır. Ayrıca, siyasi partilere yasaklanan eylemlerin niteliği, bunların kapatılması sonucunu doğurabilmesi için aranan koşullar ve uygulanan yaptırım türünün ceza hukukundaki suç ve cezalardan farklılık göstermesi de bu davaların kendine özgü niteliğini öne çıkarmaktadır.” (E. 1997/1 SPK, K. 1998/1, KT. 16.1.1998, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, S. 34, C. 2, ss. 1020-1021.)

II- Anayasa Mahkemesi Kararları Işığında Konunun Değerlendirilmesi

Bu kararlar ışığında ele alındığında.