ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı : 1996/3 (Siyasî Parti Kapatma)
Karar Sayısı : 1997/3
Karar Günü : 22.5.1997
DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI : Demokratik Barış Hareketi Partisi
DAVANIN KONUSU: Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin programının, Anayasa’nın136. ve Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddelerine aykırılığı savıyla, aynı Yasa’nın 101. maddesinin(a) bendi uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.
I- DAVA
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatılma istemli kamu davasına ilişkin 25.10.1996 günlü, SP.88 Hz. 1996/307 sayılı İddianamesinde şöyle denilmektedir :
“I- Giriş
Demokratik Barış Hareketi Partisi gerekli bildiri ve belgeleri 1.10.1996 tarihinde İçişleri Bakanlığına vermesiyle Siyasî Partiler Yasası’nın 8. maddesine göre tüzelkişilik kazanmıştır. Kuruluş bildiri ve eklerinin anılan Bakanlıkça Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmesi üzerine, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinin yüklediği görev çerçevesinde davalı partinin tüzük ve programıyla kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygun olup olmadığı öncelikle incelenmiş ve programda aşağıda yazılı olan aykırılık tesbit edilmiştir.
Konuyla İlgili Yasal Düzenlemeler
Anayasa Hükmü
Madde 136.- Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasî görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.
B) Siyasî Partiler Yasası Hükümleri
Madde 9- Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğu ve belgelerinin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle ve ivedilikle inceler...
Madde 89- Siyasî Partiler, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığının, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.
Madde 101- Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı;
a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
Hallerinde verilir.
Dava Konusu Parti Programı
Davaya esas olarak, davalı parti programının inanç sorunları isimli bölümünün, (basılı programının 58. ve 59. sayfalarında) ikinci paragrafında, « ... Biz, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir Devlet Kurumu olmaktan çıkartılmasından yanayız. Kurum inanç sahiplerine devir edilmeli, Kurumda, hangi inanç grubunun, hangi temsil esasına göre var olacağı ve mali bütçesinin nasıl düzenleneceği tümüyle bu kurumda yer almak isteyen cemaat temsilcilerince belirlenmelidir... » biçiminde bir görüş yer almaktadır.
Kapatma Nedenleri ve Değerlendirme
Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesindeki, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136. maddesine aykırı amaç gütme, Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırılık oluşturduğundan, bu durum bir partinin doğrudan doğruya kapatılmasını gerektirmektedir.
Bu nedenle, Anayasa’da genel idare içinde varlığı öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın davalı parti programında belirtildiği gibi, bir devlet kurumu olmaktan çıkartılması amacının güdülmesi özellikle siyasî partiler yönünden 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesine aykırılık oluşturmaktadır.
Sonuç ve İstem
Davalı Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin yukarıda açıklanan nedenlerle parti programının söz konusu bölümü Anayasa’nın 136. maddesi ile Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmında yer alan 89. maddesine aykırı nitelikte olduğundan, Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”
II- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin tamamı dava dosyasında bulunan 16.12.1996 günlü ön savunmasının ilgili bölümleri aynen şöyledir :
“Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Demokratik Barış Hareketi’nin kapatılması için yapmış bulunduğu başvuru hakkında esas yönündeki savunmalarımıza geçmeden önce, konu ile ilgili yasal mevzuatı ve usul hükümlerinin tartışılmasında yarar görmekteyiz.
Usul Yönünden Ön Savunmamız:
Açılan bu dava, Anayasa’nın kendisinden menkul ucube hükümleri ile, yargılanmayan dönemler, sorgulanmayan insanlar ve kurumlar ile Anayasa’ya aykırılığı irdelenmeyecek ve Anayasa Mahkemesi’nin gündemine getirilmeyecek yüzlerce temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan yasalar için ayrıcalıklar getirmiştir.
Bugün ülkemizde 12 Eylül’ün meşruiyeti tartışılır haldedir. Tüm siyasi partiler, kurum ve kuruluşlar, bu Anayasa’nın ve bu dönemdeki yasaların gelişen dünyamızdaki demokrasi anlayışına ve uluslararası sözleşmelere uymadığı artık tartışılamaz bir noktadadır. Kaldı ki 12 Eylül Hukukunu koyucular da kendi meşruluğunu kendi söylemek ve yasalaştırmak gereğini duymuşlardır.
Demokrasilerde, caminin, üniversitenin, adliyenin, orduevinin, meclisin, hükümetlerin yasalar ve anayasalar gereği kapatılmaları olası değilse; gazetelerin, radyoların, siyasi partilerin, demokratik kuruluşların da Anayasa’nın değişemiyecek 4. maddesi dışında yer alan görüş, düşünce ve sergiledikleri dileklerinden dolayı kapatma yollarının açık olmasını hiç de demokratik bulmadığımızı açıklamak ve vurgulamak isteriz.
Siyasi Partiler Yasası’nın 9. Maddesi :
Bilindiği gibi SPK’nın ilgili maddesi, Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukuki durumlarını Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu ve belgelerinin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle ve ivedilikle inceler. Tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile ister ... gönderilmediği taktirde, siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanır.
Bu hüküm kaynağını esas olarak Anayasamızın 69/5 maddesince almaktadır. Buna göre; Cumhuriyet Başsavcılığı siyasi parti program ve tüzüğünün yasalara ve Anayasa’ya aykırılığını öncelikle ve ivedilikle incelemek ve aykırılıkların ilgilisince 30 gün içinde tamamlanmasını istemek durumundadır. Bu istemin gereği yapılmadığı taktirde, siyasi partinin kapatılması yönünde dava açmak yükümlülüğü altındadır.
Kanunun ilgili hükmü, sadece ve sadece kuruluş için başvurusunu yapan siyasi partinin eksik belge ve bilgilerinin tamamlandırılması olarak düşünülüp yorumlanamaz. Anayasa ve yasa, bu hükmü ile ilgili siyasi partinin gerek program ve tüzük ve gerekse de kurucularının hukuki durumlarının incelenmesini de esas almaktadır. Yasa, belge ve bilgi eksikliği ile, programın yasalara ve Anayasa’ya aykırılık noktalarında bir ayrım yapmadığı gibi herhangi birine de öncelik tanımamıştır.
Anayasamız, parlamenter demokratik sistemin vazgeçilmez unsurlarından biri ve en önemlisi olarak siyasi partileri saymaktadır. Buna göre de Anayasamızın ve yasalarımızın temel kabulü siyasi partilerin kapatılması değil, onların, sistemin ana elemanı olarak yaşamasını amaçladığı inancındayız.
Anayasa ve kanunun ilgili hükümleri siyasi partileri kuruluş anında kapatma davası ile karşı karşıya bırakmamak için vazedilmiş hükümlerdir. Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilmiş bulunan görev ve yetki, bu kapsamda Anayasa’ya veya yasalara bir aykırılık var ise, öncelikle ve ivedilikle 30 günlük süre içerisinde bunun giderilmesini amaçlamaktadır. Aksi taktirde, yasa siyasi partileri nasıl kapatırım mantığı ile vazedilmiş olur ki bu da Anayasa’nın temel kabulüne aykırıdır.
Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa’nın ve yasanın kendisine yüklemiş bulunduğu görevi eksik olarak yerine getirmiştir. Kurucuların tüzük ve programdaki imza ve evrak eksikliğinin tamamlanması yönünde bildirimde bulunmuş, ancak programın iddia konusu aykırılığın giderilmesi yönünde bir bildirimde bulunmamıştır. Bu da Anayasa’ya ve Yasa’ya aykırıdır.
Kaldı ki Anayasa’ya aykırılığı iddia edilen Demokratik Barış Hareketi’nin programının ilgili bölümü SPK’nın 4. kısmında sayılan aykırılıklara açıkça uymamaktadır. Tartışılmaya ihtiyacı vardır. Demokratik Barış Hareketi için önemli olan Lâik Cumhuriyetin Korunmasıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili düşünce ikincildir. Bu husus esas hakkındaki görüşlerimizde ayrıntılı olarak açıklanacaktır.
Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi:
Yine bilindiği gibi, Anayasa’nın ilgili hükmü 12 Eylül 1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak TBMM’nin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde... bir yargı merciine başvurulamaz.
Bu dönem içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez.
Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesi Anayasa’ya aykırıdır. Şöyleki;
Anayasamızın 68-69. maddeleri ve bunlardan yola çıkarak 14. maddesi siyasî partilerin hangi eylem ve düşüncelerden dolayı temelli kapatılacağını açıkça belirtmiştir. Bu hükümlere göre;
Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne,
İnsan haklarına,
Eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,
Demokratik ve lâik Cumhuriyet, ilkelerine,
Sınıf veya zümre diktatörlüğüne veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı veya yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlemeyi teşvik edemez.
Anayasa’ya göre yukarıda belirlenen sınırlamalara aykırı davranan siyasî partiler hakkında uygulanacak hükümlerin kanunla belirleneceği ve bu kanun hükümlerine göre de bu partilerin temelli kapatılacağı açıktır... Bu hükümlerden herhangi biri Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapılanmasını eleştiren veya başka bir yapılanma şekli önerilmesinin, o siyasi partinin temelli kapatılmasının gerekçesi olamayacağı ortadadır. (Demokratik Barış Hareketi’nin Programında olduğu gibi)
Anayasamızın 2. bölümünde yürütme başlığı altında Cumhurbaşkanlığı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Devlet Denetleme Kurulu, Bakanlar Kurulu, Milli Savunma, yüksek öğrenim kurumları sayılmış ve devamla İdare başlığı altında yüksek öğrenim kurumları ve üst kuruluşları, Radyo ve televizyon kuruluşları ve kamuya ilişkin haber ajansları, Atatürk Kültür ve Tarih Yüksek Kurumu, Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, Diyanet İşleri Başkanlığı sayılmıştır. Bu bölümde sayılan kurum ve kuruluşların yapısı ve düzenlenmeleri hakkında görüş bildirmek veya yeniden yapılanmalarını savunmak yukarıda belirtilen esaslar dairesinde bir siyasi partinin kapatılmasına gerekçe olmayacağını düşünmekteyiz. Anayasanın 68. ve 69. maddeleri ile 14. maddesinde belirtilen konular nazara alındığında, Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesinin düzenleniş şekli ve amacı Anayasa’mıza açıkça aykırıdır.
Bu yasanın Anayasa’nın geçici 15. maddesi itibari ile Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülebileceği inancındayız.
Sayın Yüksek Mahkeme Üyelerinin Anayasa’yı yaşayan canlı bir organizma olarak gördükleri, Yüksek Mahkeme kararlarında, Anayasa’yı güncel olarak yorumladıkları Türkiye Kamuoyunun bilgisi ve takdirleri dahilindedir.
Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceği geçici 15. maddesi ile belirlenen Siyasî Partiler Yasası, yürürlük tarihinden bu güne kadar bir çok kez değişiklik geçirmiştir. Yani, MGK döneminde çıkartılan kanun olma niteliğini yitirmiştir. MGK döneminde yürürlüğe konan orijinal biçime ve bütünlüğe sahip değildir. Ayrıca, 23 Temmuz 1995 tarihinde Anayasa’da yapılan değişiklikler, Siyasî Partiler Yasası’nda da bir çok değişikliğin yapılması görevini, TBMM, önüne koymuş bulunmaktadır. Gerek Anayasa’daki değişiklikler ve gerekse Siyasî Partiler Yasası’ndaki olan ve olması Anayasa hükmü durumundaki değişiklikler, nazara alındığında bu Yasa’nın geçici 15. madde korumasında düşünülemeyeceği görüş ve kanaatindeyiz.
Geçici 15. maddenin sürekli ve kalıcı bir hüküm olmadığı tartışmasızdır. Anayasa Koyucu, bu konuyu kalıcı bir madde gibi görse idi tıpkı Anayasa’nın 90/5 ve 148/1 vb. maddeleri gibi düzenlerdi. Bu maddenin konu, muhatap ve zaman ögesi artık korumayı gerektirir olmaktan çıkmıştır.
Tüm bu arz olunanlar itibari ile sayın Yüksek Mahkeme, Siyasî Partiler Kanunu’nun, Anayasa’ya aykırı olduğu noktasında inceleme yapacağı inancındayız.”
Uluslararası Sözleşmeler :
Anayasa’mızın 90. maddesi Uluslararası andlaşmaları düzenlemiştir. Bu düzenleme itibari ile Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi iç hukukumuzda kanun hükmündedir. Bu sözleşme hükümlerine göre düşünce açıklama ve örgütlenme özgürlüğü hüküm altına alınmış bulunmaktadır. Demokratik Barış Hareketi, Lâik Cumhuriyetin Savunulmasının Vazgeçilmezi Olarak Görmekte ve bunu koruma yollarından biri olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet yapısı dışına çıkarılmasını bir düşünce formu olarak ileri sürmektedir. Tamamen bir düşünce açıklama olarak gördüğümüz bu konuda Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bunu Lâikliğin ortadan kaldırılması olarak anlaması ve bu yolda iddianame düzenlemesi hem söylediklerimizin ve açıkladıklarımızın yanlış anlaşılması hem de düşünce özgürlüğüne aykırı bir tutum olarak görmekteyiz.
İddianameye konu edilen husus tamamen bir düşünce açıklamaktır. Bunun siyasî parti kapatma gerekçesi olarak gösterilmesi mümkün değildir. Başsavcılığın bu bakış tarzı hem Anayasa’mıza hem de uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Anayasa Mahkemesi kararları kesin olmakla, iç hukuk yolları tükendiğinde AİHS’nin 25. maddesi uyarınca yapılacak bir başvuruda, Türkiye Cumhuriyeti davalı duruma düşecek ve hukuki yaptırımları ile karşı karşıya kalacaktır. Bu ise arzulamadığımız bir sonuçtur. Gerek Cumhuriyet Başsavcılığının ve gerekse Yüksek Mahkemenin bunu nazara alacağı inancındayız.
Esas Hakkındaki Ön Savunmamız :
Cumhuriyet Başsavcılığı, Demokratik Barış Hareketi’nin programının 58-59. sahifelerinde İnanç sorunları başlığı ile yer alan bölümündeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet yapısı dışına çıkarılması yönündeki düşünce ve temennimizi kapatma davasının konusu yapmıştır. Biz, bu iddia karşısında Demokratik Barış Hareketi’nin gerek bu konuda ve gerekse de Lâiklik ve Cumhuriyet konularında neler düşündüğünü açıklamak durumundayız.
Lâiklik :
Bilinen belli başlı tüm sözlükler lâikliği, din ile devlet ve yönetim işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlamaktadırlar.
Lâiklik kök kavram olarak eski yunanlılarda Laikos,
Ortaçağda Latincede Laicus olarak tanımlanmış, bu tanımlama ile, kiliseye mensup olmayan, herhangi dinsel bir işlevi ve unvanı olmayan anlamında kullanılmıştır. Lâiklik kavramının içi esas olarak daha sonraki dönemlerde doldurulmuştur.
Latinceye eş anlamlı olarak Fransızca kültür kümesinde Secularie (Secular) olarak anılmış. İngilizcede ise Secularizm olarak söylenegelmiştir. Bu tanımlama esas olarak bir siyasî ifade tarzıdır. Latince Saecelum (Yüzyıl) teriminden türeyen Saecularis (Yüzyıla Ait Olma) anlamına gelmektedir.
Bu köktanımlar esas alınarak lâiklik şöyle tanımlanabilir :
Hayatı, Ruhani Kürede Yaşamak İsteyenlerle, Dünyevi Kürede Yaşamak İsteyenler Arasındaki Alan Paylaşımıdır.
Bu şekilde tanımlanan lâiklik insanlık evrimi itibari ile dinsel küre ile çatışarak gelişmiştir. Ortaçağa gelinceye kadar insanlık kültürü dinsel kürenin belirleyiciliği altındadır. Ortaçağ karanlığı kültür alanında, dünyevi küreyi özerk bir alan olarak inşaa etmeye başlamıştır. Dünyevi kürenin, insan çabası ile genişletilebileceğinin farkına varılması ile kapitalizmin gelişimi tarihi süreç olarak birbiri ile çakışmaktadır. Çünkü birim başına üretkenliğin artışı sağlama ve belirsiz bir tüketici kitlesi için üretim yapma gibi iki temel öge, Maddi Hayatın Genişletilebilir ve Denetlenebilir şekilde insan iradesine bağlı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Böylece, tanrının doğayı insanlara bahşettiği yönündeki temel kabul değişmeye başlamıştır.
Batıda kilisenin toplumdaki bu üstün konumuna ve sahip olduğu otoriteye karşı yürütülen mücadelenin sonunda, devlet gücünü elinde tutanlar, belli bir din ve mezhebi tutmaktan vazgeçerek her türlü inanca eşit muamele etmeye başlamışlardır. Bu evrimin sonunda devlet kuruluşları ile dinsel kuruluşlar birbirinden ayrışmışlardır. Nihayet, hukuk düzeni dinsel kurallardan tamamen arındırılmıştır. Bugün batı da lâiklik, Devletin resmi bir dini olmaması, din hizmetlerinin bir kamu hizmeti olmaktan çıkarılarak tamamen kiliseye bırakılması ve hukuk düzeninin dinsel kuralların etkisi altında olmaması olarak anlaşılmakta ve uygulanmaktadır.
Türkiye’de Lâiklik :
Dinsel nitelikli Osmanlı devletinde yalnız devlet hayatı değil, toplumsal hayatta din kurallarıyla çevrelenmişti. Tanzimattan sonra başlayan gelişmeler hukuk ve eğitim alanında din dışı ya da din ötesi unsurlarında benimsenmesini sağladı. Örneğin şeriye mahkemelerinin yanı sıra nizamiye mahkemeleri, medreselerin yanı sıra lâik okulların açılması gibi... Tanzimatla birlikte dinsel olanla dinsel olmayan unsurların birlikteliğinden doğan ikilik yaratılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra lâiklik ilkesinin temelleri atılmış, siyasal ve kamusal yaşamdaki bu ikileme son verilmiştir. Devlet sisteminin lâikleştirilmesi yolunda ilk adım 1924 yılında, 1924 Anayasası ilk biçimiyle devletin dininin İslam olduğunu bildirmesine karşın, Hilafet Kurumunun kaldırılmasıyla başlamıştır. Yine hukuk ve eğitimde lâikleştirme girişimleri gerçekleştirilerek 1924 te Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılmıştır. İkinci adım olarak hukuk ve eğitim alanlarında lâik uygulamaya geçildi. (iktibas yoluyla yeni yasallaştırma eylemleri) 3 Mart 1924 te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu eğitimde lâikliği 1937 Anayasa değişikliği ile “Devletin dininin din-i İslam” prensibi terk edilerek lâikliğin bir temel Anayasa prensibi haline getirdi. 1963 Yılında Genel İdare içinde yer alması öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu.
Cumhuriyet döneminde lâiklik düşmanları Atatürk döneminde gizlilik, sonrasında alenen faaliyette bulunup, lâikliği dinsizlik olarak göstererek bu günkü muhalefet odakları haline geldiler. Sn. Prof. Bülent Nuri ESEN 1950-60 dönemini tanımlarken kullandığı “Din, devlet radyosunun mikrofonuna yan gelip yatmıştı. Din, iddia sahibiydi, bu yolda vicdanları etkiliyordu. Devlet dinin emrine girmişti.” bu sözler ne yazık ki günümüzde çok hafif kalmış, devleti yönetenler “Siyaset dinin emrinde” olduğunu ilan etmişlerdir. Bu kadar vahim bir tabloda Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Demokratik, Lâik Cumhuriyetin savunucusu olan Demokratik Barış Hareketi’ni anti lâik bularak dava açması son derece düşündürücüdür.
Demokratik Barış Hareketi’nin lâiklik konusuna bakışından önce Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mevcut hukuki yapısını incelemekte fayda görüyoruz.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Hukuki Yapısı :
Yüce Mahkeme’nin de takdir edeceği gibi, Genel İdare içinde yer alması Anayasa’ca belirlenen bir kurumun, bu niteliği sadece ve sadece Genel Bütçeden pay alması demek değildir. 11 Mayıs 1980 Tarihinde Yüce Mahkeme’nin 26 Nisan 1976 Tarih ve 1982 Sayılı Yasa’yı iptal ettiğine dair kararı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Bu kanunun iptalinden sonra yeni bir kanun hazırlanmamıştır. Danıştay Genel Kurulu’nun E.1971/72, K.1971/36 sayılı ve 24.05.1971 günlü kararından da açıkça takdir edeceğiniz gibi bir kanunun iptalinin, bizim hukuk sistemimizde, onun ortadan kaldırdığı ya da değiştirdiği kanunun ya da bir hükmünün tekrar kendiliğinden yürürlüğe girmesi sonucunu yaratmadığı kabul edilmektedir. Bu kanunun iptaliyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örgütlenmesi ile ilgili düzenlemeler kanunla değil, kanun hükmünde kararnamelerle yapılmaktadır. Yüce Mahkemenizin 1987/7 sayılı kararında “TBMM tarafından Bakanlar Kuruluna Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisinin ancak önemli, zorunlu ve ivedi durumlarda verilmesi, yasama yetkisinin devri anlamına gelecek biçimde güncelleştirilip, sık sık bu yola başvurulmaması Anayasakoyucunun amacına daha uygundur” denilmektedir. Bu düzenlemelerin Diyanet İşleri Başkanlığı için sürekli olarak yapılması Anayasa Mahkemesi’nin önüne geçmeye çalıştığı hukuk tekniği ile bağdaşmayan icraatın bir parçasıdır. “Kanunla düzenlenmesi gereken alanlarda sürekli yürütme işlemlerine gidilmesi hukukiliğin ötesinde, yetki gaspı boyutlarına varan bir siyasi tavırdır. Gerekli düzenlemelerin kanunla yapılması yolunda adeta kaçınılması, Anayasa yargısının denetiminden uzak bir alanın yaratılmaya çalışıldığı intibaını uyandırıcı niteliktedir.”
Sayın Mahkeme’nin de taktir edeceği gibi mevcut hali ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer alması bu durum nedeni (633 Sayılı Yasa kadük kalmıştır) ile tartışma konusu iken, bir devlet kurumu niteliğinde olmadığı açıkça ortadadır. Devlet kurumlarının tüzel kişilikleri vardır, iç işleyişleri ile ilgili yönetmelik çıkarma haklarına sahiptirler. Oysa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüzel kişiliği olmadığı gibi yönetmelik çıkarma hakkı da yoktur. Danıştay ve Yargıtay’da bu kuruluş elemanlarını kamu görevlisi saymamaktadır. Devlet kurumu olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, bu duruma göre partinin programındaki devlet kurumu olmaktan çıkarılması dileği SPK’na aykırı bir durumun da söz konusu olmadığını göstermektedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Lâiklik :
Hukukî yönden ve klasik anlamda lâiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Bu gün dahi bazı kimseler ve örgütlerin, dini kötüye kullanmak ve böylece din sömürüsünden bir takım çıkarlar sağlamak eğiliminde oldukları bilinen bir gerçektir. Bu nedenle Anayasa ve Yasakoyucuları bu alanı düzenlemişler ve kötüye kullanıma set çekmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları ile kabul edilen lâiklik ilkesi geçirilen tarihi tecrübelere, devrimlere, ulusun dini ve siyasi özelliklerine ve yurdumuz koşullarına uygun bir anlam taşımaktadır. Şu hususu açıkça belirtmek gerekir ki, Atatürk devrimlerinin hareket noktasında lâiklik ilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturur (E.983/2, K.983/2 Anayasa Mahkemesi kararı).
Bizde Atatürk Devrimlerinin en önemlilerinden olan ve hatta tüm devrimlerinin temelini teşkil eden lâiklik, insanlarının çok büyük kısmı Müslüman olan ve asırlardır teokratik bir düzen içinde yaşayan bir toplumda gerçekleştirilmiştir. İslam Dininin, Hristiyanlık dininin aksine, bir inançlar sisteminden ibaret olmayıp, insanların tanrı ile olan ilişkileri yanı sıra, birbirleri ve kamu gücünü elinde tutanlar ile olan ilişkilerini de düzenleyen bir din olması; bir başka anlatımla toplumsal bir işlevinin de bulunması karşısında, bizde Atatürk Laikliğinin amacı, İslam Dinini toplumsal işlevinden soyutlamak, kişilerin iç dünyalarına, vicdanlarına sokmak ve kişilerin iç dünyalarından dışa yansımalarını önlemek; kısaca İslam Dinini kişiselleştirmek olmuştur. Bizdeki lâiklik de, batı lâikliği gibi, din ve mezhep ayrımı yapmayan resmi bir dini bulunmayan, din kuralları ile yönetilmeyen ve hukuk düzeni dinsel kurallardan tamamen arındırılmış olan bir devlet düzenini öngörmüştür. Ancak batıdan farklı olarak bizde, devlet dinsel hizmetlere uzak kalmamış; tam tersine din hizmetleri bir kamu hizmeti olarak düzenlenmiş ve bu kamu hizmetlerinin yürütülmesi görevi de devlet teşkilatı içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması bazı hukukçular tarafından eleştirilmiştir. “Diyanet İşleri Başkanlığı’na genel idare içinde yer verilmesinin sebebi ve sonuçları ne denli yerinde ve doğru görülürse görülsün, anılan Anayasa hükmünün, devletin ve özellikle idare kuruluşunun lâiklik ilkesini zedelediği kabul edilmek gerekir. Lâikliğin Türkiye Cumhuriyetinde ve Türk toplumu için, batı ülkelerinden ve milletlerinden farklı ve kendine özgü bir anlamı ve kapsamı olabileceği savı, bilimsel bir gerçeklik ve geçerlilik taşımaz” “Diyanet İşleri Başkanlığı sadece Müslüman halkın dini konuları ve hizmetleri ile görevli olduğuna ve ilgilendiğine göre, bunlarla öteki dinlere katılan yurttaşlar arasında bir takım eşitsizlik ortaya çıkarmaktadır.”
Yüce Mahkemenin Anayasa’nın ruhuna ters düşen bu Anayasa maddesi ile ilgili aykırılığı dikkate alamayacağını bilerek, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mevcut durumu ile lâikliği incelemek istiyoruz.
Diyanet İşleri Başkanlığı bu gün kuruluşundaki amacın ötesine çıkarak sadece Müslümanlığın diyaneti değil, Müslümanlık içindeki hanefi mezhebinin diyaneti haline gelmiştir. “Diyanet, mezhep besleyici bir kurum olmaktan çıkıp, mezhep çekişmelerinin üstünde ve ötesindeki dinin savunuculuğunu, koruyuculuğunu üstlenecektir... Diyanet, din içindeki alt kimliklerin yani mezhep, meşrep ve tarikatların kabullerini icra anlamında hizmetler üretmeyecektir. Bu hizmetler o kabullerin sahipleri tarafından finanse edileceklerdir.” ... Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu yapısını artık ülkemizde yaşayan herkes bilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Siyasî Partiler Kanunu’nun 89. maddesinde belirtilen lâiklik ilkesi doğrultusunda çalışmadığı, aksine lâiklik için bugünkü hali ile bir tehlike oluşturduğu alenidir. Yüce Mahkemenin körü körüne kuralları uygulamayacağına olan inancımız sonsuzdur. “Anayasa Mahkemesi körü körüne kuralları uygulamaz. Anayasa’yı yorumlamaya yetkili tek organ olarak, ilerici ve yapıcı yorumlarla onu güncel kılar. Bir anlamda Anayasa’yı yeniden yapar.” ...
Ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve dayandığı 633 sayılı Yasa’nın; İslam Dini Başkanlığı, İslam dininin korunması, yayılması, savunması yasası veya İslam Dini sünni mezhebini Türkiye’de hakim kılınması için yapılmış bir yasa haline geldiğini söylersek, hiç abartmamış olacağız.
Diyanet İşleri Yasası’nda bulunan, Müslüman vatandaşların milli ilkelere bağlılıklarını koruyucu inanç ve inanç ayrılıklarının, istismarını önleyici tedbirler alınmasını sağlayıcı amaçlarından tutunuz da; kurulan Hac İşleri Müdürlüğü ve yine illerde kurulan il, ilçe müftülüklerinin görevlerini, Kur’an kurslarının açılışı, eğitim ve öğretimleri, Mushafları inceleme kurulu ve görevleri, yine il ve ilçelerde kurulan örgütleri sayarken, il ve ilçe müftüleri, müftü yardımcıları, vaiz, imam, imam-hatip, Kur’an kursu öğreticisi, müezzin-kayyım, memur, kayyım ve diğer görevleri açıklarken hepsinin İslam Dininin hizmetinde olduğu, Diyanet İşlerine yapılan atamaların devlet bürokrasisinin uyduğu ve devlet bürokrasisinde uygulanan sistem dahilinde olduğu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve görevlerin hepsi İslam Dini, bilgi, kültürü koşulları içerisinde olacağını saymıştır. Peki bu halde, devlet çarkı içerisinde ülkenin demokratik ve lâik bir hukuk devleti ile açıklaması nasıl olacaktır.
633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş ve görevleri adlı yasanın 1. maddesi “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” olarak belirtilirken; bu ülke, bu yasa ile İslam Dininin dışında bulunan yurttaşlarının din konularının çözümünü getirerek halkın din sorunlarından doğan ihtiyacına cevap verebilecek midir? Bu boşluğu, bu sıkıntıyı bu yasanın lâik çerçeveden değerlendirmesini yaparken, yaratılmış çelişkiyi es geçebilecek miyiz?
Yukarıda açıkladığımız gibi; bünyesinde kurulan fetva kurulları ile bu başkanlık, Osmanlı’nın şeyhülislam müessesesinin yerini almıştır. Ve hatta fetva kurulları ile siyasetin içine girmiştir.
Başkanlık bugünkü hali ile, lâiklik ilkesi ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi sağlamak amacı bir tarafa tamamen Osmanlı’yı çağrışmaktadır.
“Din” kelimesi, İslam Ansiklopedisine göre; “Örf ve Adet”tir. Bu ideoloji değildir.
Devletimizde bir çok din ve bu dinlerin mezhep ve tarikatlarına mensup vatandaşlar vardır. Devlet hepsine aynı mesafede olmalıdır.
Bugün, Diyanetin bütçesi, milli adı ile andığımız Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesini geçmiştir. Bu şekilde devlet, dini eğitimi, milli eğitimin üzerinde tutmaktadır ve bu rejimin adına, lâik ve demokratik cumhuriyet demektedir. Biz bu çelişkiyi kaldırmak istiyoruz.
Büyük Atatürk, lâiklik için şöyle diyor; “Lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü demektir. Din ve mezhep, hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdanlarımızı her türlü çıkarlarla, tutkular alanı olan siyasetten kurtarmak zorunluluktur. Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı ile bu prensipler bağdaşabilir mi? Bu kanun, Anayasa’nın 136. maddesindeki hükme uygun mudur?
... “Çok partili yaşama girdikten sonra devletin temel niteliği olan lâikliğe aykırı, dolaylı ve dolaysız birçok kanunlar çıkarılmıştır.” ...
Çok doğru bir teşhis bu. Diyanet İşleri Başkanlığı konusunda, 1965 yılında Adalet Partisi zamanında, Anayasa’nın yalnız 136. maddesindeki mücerret diyanet kelimesi, İslam dininin, Osmanlı’daki gibi devlet eli ile yürütülmesi şeklinde yorumlanarak dikte ettirilmiş ve ileride bu amacın bozulmaması için de Siyasi Partiler Kanunu‘na bu hüküm konulmuştur. Başkanlığın bu şekilde kuruluşu ile lâiklik büyük bir yara almıştır.
Bu Kanunun 1. maddesi uyarınca, Diyanet İşleri Başkanlığı, Milli Eğitim başta olmak üzere diğer tüm bakanlıklar üzerindeki bütçesini sırf İslam Dini ve özellikle Hanefi mezhebi için kullanmaktadır. Hem de, Başbakan eli ile. Peki, bu başkanlığın diğer dinlerle ilgisi nedir? Bırakın yardım etmeyi, hiç ilgilenmemektedir. Çünkü, Başkanlık yalnız İslam Dini için kurulmuştur. Osmanlı’da, diğer dinlerle ilgilenmez idi.
Bu başkanlık, Türkiye’de tüm dinlerin, mezhep ve tarikatların ibadetlerini devlete herhangi bir şekilde zarar vermesini önlemek ve Avrupa’da olduğu gibi kabulleri şartı ile, vatandaşların alınacak din vergilerinin, vatandaşların iradeleri yönünde bu dini kuruluşlara verilmesi, gelirlerinin ve bütçesinin kontrol edilmesi gibi görevleri, muhtevi bir nevi kontrol mekanizması olması gerektiği düşüncesindeyiz.
Burada en önemli husus, dinciliğe karşı devleti korumaktır.
Oysa, Anayasa’ya aykırı tesis edilen kanunla kurulan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mevcut yapısını korumak amacı ile Siyasî Partiler Kanunu’na tamamen lâiklik, düşünce özgürlüğü ve demokrasi ilkelerine aykırı 89. maddesi konularak, şeriata dokunulmazlık kazandırmış ve dolaylı şekilde Devlete din kisvesi giydirilmiştir.
Bugün, bu kanunun aralığından bütün tarikatlar devlete girmeye başlamış olup, devleti işgal etme gayreti içindedirler.
Ülkede yirmi milyon kişinin alevi inançlı olduğu söyleniyor. Ülkenin tüm ilk ve orta okullarında 12 Eylül 1980’den sonra din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi zorunlu okutuluyor.
Bu okullarda okutulan din kültürünü ise İslam Dininin bir görüşü olan sünni amaca ait oluyor. Yine 12 Eylül Paşaları Türkiye’deki tüm alevi köylerine cami yaptırıyor, bu camilere sünni inançlı imam atıyor. Bu faaliyetler bir inancın yok sayılması, adeta asimile anlamı taşıyor.
Ülkenin yöneticileri yıllardır ülkemizde var olan dini kesimlerin liderlerinden icazet almaktadırlar. Bu Lâik, Demokratik Hukuk Devleti için kabul edilir değildir. Olamaz da.
Demokratik Barış Hareketi, Lâiklik ve Yasalar :
Demokratik Barış Hareketi, çağdaş hukuku, önce insana değer veren, insanı öne; en öne alan ve insanı eksen kılan bir program ile çağdaş yargıyı getirmek, ulusal egemenliği, lâikliği, cumhuriyeti ve demokrasiyi ülke insanını sadece yurttaş ve insan kimliği ile kabul eden ve bunu yerleştirmek için çalışan, kurulmuş bir partidir. Kurulan diğer partilerden ayrıcalıklı yönleri vardır;
Gerçekten herşeyin üstünde insanı temel almak, Anayasa’yı devleti ve hükümeti insan ekseni üzerine kurmak istemektedir. İnsan yaratıcılığına ve yeteneğine çok büyük değer vermektedir.
Lâiklik, partinin temeli olmuştur.
Demokrasi ve cumhuriyet partinin vazgeçilmez ilkesidir.
Susanan barış partinin özlemidir.
Her türlü ırkçılığa karşıdır.
Demokratik Barış Hareketi, basın özgürlüğünün ötesinde, yurttaşlara bilgilenme ve söz sahibi olma hakkını savunmaktadır. Demokratik Barış Hareketi yurttaşları devletten, herşeyin, toplumsal ve ekonomik sorunların, hesabını sormak ve öğrenmek konumuna getirecektir. Parlamentoya işlerlik kazandıracak, kamu yetkililerini görevleri dolayısıyla, engelsiz sorumlu tutacaktır.
Demokratik Barış Hareketi; inançlar arasında eşitliği koyacak, din ve inanç üstünlüğü tanımayacak, ancak inanca derin saygı duyacaktır.
Demokratik Barış Hareketi; bir mezhebin, bir dinin, bir tarikatın partisi değildir. İnsanların partisidir. Bu koşullarda hizmetini sürdürecek ve görevini yerine getirecektir.
Demokratik Barış Hareketi, yukarıda açıkladığımız gibi, parti programında İnanç Sorunları bölümünde bulunan; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet çarkı ve genel idare içerisinden çıkarılmasından yana bir tavır sergilemiş ve bunu programına dilek olarak koymuştur.
Dikkat edilmesini ricaediyoruz; programımız dileğin ötesinde bir cümle getirmemiştir. Oysa Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesi ile Anayasa’nın 136. maddesinde belirtilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde bulunmasına karşın “aykırı amaç güdemezler”sözüdaha etkin ve daha belirginbir gayeyi hedefler. Bu bakımdan Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesiniihlal eden, çiğneyen, dışlayan bir program getirmiş değiliz.
Anayasa Mahkemesi’nin olayı Anayasa’nın 68/4 maddesi dahilinde değerlendirme yaparak bu maddeye aykırılığın bulunup bulunmadığının işlenmesini isteriz. Böylece Anayasa Mahkemesi’nin 89. maddeyi ihmal metoduyla, inceleme dışı bırakabileceğini düşünürüz. ...
Demokrasi her konu ve sahada fikir özgürlüğü içerisinde, çok çeşitli görüş ve düşüncelerin ortaya atıldığı ve tartışıldığı rejimdir. Bu fikir zenginliği demokrasilerin temel düşüncesidir. Bu ülkenin Anayasası ve yasaları, geride yüzyıla yakın bir zaman ve 3-4 nesil geçmiş olmasına karşın, hala Osmanlı’nın ferman buyruğundan Vali-Paşa emrinden bir türlü kurtaramamaktadır.
Anayasa Mahkemesi, bu ülkenin ve çağdaş demokrasinin, güçlü ve son derece fonksiyonelbir kuruluşudur. Ancak uyguladığı yasalar; oturduğu ortam, yaşadığı iklim ve bulunduğu topraklardan elbette nasibini almış ve o ortamda yasalaşmıştır. Anayasa Mahkemesi ise buna rağmen, ülke demokrasisini aşan çağdaş kararları ile kendi varlığını her dönemde ortaya koymakta vehissettirmektedir. Önce, bu gerçeği bir bilim ahlakı içinde ortaya koymak gereğini duyduğumuzu açıklamak istiyoruz.
Demokratik Barış Hareketi, programının bir çok yerinde lâiklik ilkesinin ateşli bir savunucusu olmuştur. Yaşadığımız zaman diliminde bu ilkeyi hararetle savunmak, gelecekte görünen karanlığı önlemekiçin bir zorunluluk haline gelmiştir. Devrimlerin temel taşının bu ilke olduğu yolundaki yüce mahkemenin tespitinin isabeti bir kez daha ortaya çıkmıştır. Gerek Anayasa’nın 136. maddesindeki, gerek Siyasî Partiler Kanunu’nun 89. maddesindeki ve gerekse Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundaki amaç bu doğrultudadır. Kanımızca 89. madde de getirilen yasaklama lâiklik karşıtı partilerin kötü niyetli girişimlerine engel olmak amacıyla koyulmuştur.
89. maddenin başındaki “Lâiklik ilkesi doğrultusunda” sözcükleri de bu kanımızı pekiştirmektedir. Bu açıdan baktığımızda arzulanan değişiklikler lâikliğin korunmasına yöneliktir. “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletin genel yönetimi içerisinden çıkarılmasından yanayız” diyerek, sadece dileğini ortaya koyan, bunu dileğin ötesinde bir eyleme ve kesin bir hükme gitmeyen programımızdan dolayı, bir parti kapatma davasına konu oluyorsa; hiçbir kanıt ve belge aranmasına gerek duyulmadan o ülkenin demokrasisinde sıkıntı olduğunu hemen anlayabilirsiniz.
19 Ağustos 1990 tarihinde yayınlanan ... Dergisinde ... Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili olarak “Ben şahsen statükonun muhafazasına taraftarım. Zira zaman İslamın ve Müslümanların lehine işlemektedir. Müslümanlar var güçleriyle yetenekli, üstün, müessir kadrolar yetiştirmelidir. Gün gelecek hak yerini bulacaktır. Sünni İslamlıkta din ve dünya ayrımı olmadığına göre mevcut modelin muhafazası en akıllı yoldur; şerrin ehvenidir.” demiştir. Kanunun amacını gözden uzak tuttuğumuzda bu zat yasaya “uygun” davranırken, Demokratik Barış Hareketi “kapatılmayı” hak etmiştir. Yorumu Yüce Mahkemeye bırakıyoruz.
Sonuç :
Ülkemizde lâiklik ciddi tehlikedeyken, ulusal egemenliğinin yerine Allah’ın egemenliğinin alma çalışmaları açıkça gözler önünde yapılırken, şeriat nameleri meydanlardan gazete sütunlarına, meclis kürsüsüne kadar gelmiş iken, şimdi lâikliği anıt gibi korumak isteyen bu partinin, salt programında bulunan ve lâikliğin doğal gereği bir düşünce ve dilek açıklama nedeniyle kapatılma davasına konu olması nedeniyle;
Öncelikle, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinde belirlenen ihtârâtın yapılmamış olması nedeni ile dosyanın Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesine,
Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesinin Anayasa’ya aykırı olması nedeni ile Yasa’nın hükmünün iptaline,
Siyasî Partiler Yasası’nın Anayasa’nın geçici 15. maddesinin himayesinde bulunduğu kabul edilir ise, davamıza Türkiye’nin onayladığı Uluslararası Sözleşme Hükümleri çerçevesinde inceleme yapılmasını,
Esas itibari ile de Cumhuriyet Başsavcılığı’nın isnat ettiği fiilin Demokratik Barış Hareketi’nin programında yasada belirlenen saik dikkate alındığında suçun işlenmediği ve doğmadığının belirlenmesi ile davanın reddine karar verilmesini,
Esas hakkındaki savunma, belge ve verilen görüş bildirme hakkımızın saklı tutulmasını saygı ile arz ve talep ederiz” denilmiş ve dava dosyasına konulan kimi belge ve bilgiler sunulmuştur.
III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 24.12.1996 günlü SP.88. Hz. 1996/307 sayılı esas hakkındaki görüşü şöyledir :
“Demokratik Barış Hareketi Partisi hakkında 24.10.1996 tarihli iddianamemizle açılan dava dolayısıyla davalı parti tarafından ön savunmada ileri sürülen belli başlı konulara karşı, Yüksek Mahkemenizce istenilen esas hakkındaki Cumhuriyet Başsavcılığımızın görüşleri şöyledir:
Davanın Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı olarak açıldığı iddiası;
Anılan Yasa’nın sistematiğine göre, 9. maddenin, siyasî partilerin teşkilatlanması başlıklı ikinci kısmının, kuruluş aşamasına ilişkin hükümleri içeren birinci bölümünde yer aldığı ve “Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partilerin kuruluşunu denetlemesi” başlığını taşıdığı görülmektedir. Bu madde hükmü uyarınca, Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuki durumlarının Anayasa’ya, yasa hükümlerine uygunluğunu ve ayrıca verilmesi gereken bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını öncelikle ve ivedilikle inceler. Bunlarda herhangi bir eksikliğin tesbit edilmesi halinde giderilmesini, ayrıca ek bilgi ve belgeye lüzum görürse gönderilmesini ister. Eksikliğin belirli süre içinde giderilmemesi ya da istenen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi halinde, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler uygulanır. Bu hükümle Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırları belirlenmiş olmaktadır. Şu halde, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ile verilmesi gerekli bilgi ve belgelerde eksiklikler tesbit edilmesi durumları arasında fark gözetilmiş ve her biri ayrı hukuksal sonuçlara bağlanmış olmaktadır. Yani, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca tesbit edilen eksikliklerin giderilmesi, lüzumu görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi yazıyla istenmedikçe, bu nedenle siyasal partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmamasına başka deyişle, yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğinde olmasına karşılık; kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olmaları nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde hükmü dışında, böyle bir ön koşulun varlığına bağlı tutulmamıştır.
Öte yandan; anılan maddedeki, Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen, kuruluş aşamasında tesbit edilen eksikliklerin giderilmesi ya da gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi için yazılı istemde bulunma ödevinin, tüzük ve programlarının tamamen veya kısmen Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmındaki yasaklamalara aykırı olması halinde de geçerli olduğu kabul edilecek olursa, bu koşul yerine getirilmedikçe 100. ve 101. maddelerdeki nedenlerle doğrudan kapatma davası açılması olanaksız hale gelecektir ki, böyle bir sonucun Siyasî Partiler Yasası’nın kabul ettiği esaslarla çeliştiğinde kuşku yoktur. Yüksek Mahkemenizin 25.10.1983 gün, E.1983/2 (Parti Kapatma), K.1983/2 sayılı; 8.12.1988 gün, E.1988/2 (Siyasî Parti Kapatma), K.1988/1 sayılı; 10.7.1992 gün, E.1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), K. 1992/1 sayılı; 23.11.1993 gün, E.1993/1 (Siyasî Parti Kapatma), K.1993/2 sayılı kararları da bu yoldadır.
Bu durum karşısında, Cumhuriyet Başsavcılığımızca davalı parti hakkında açılmış olan dava, Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmında yer alan 89. maddesine dayanmakta olup, 101. maddenin (a) bendi gereğince kapatılması istenmekte olduğundan, davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesi gereğince Cumhuriyet Başsavcılığımızca uyarı yapılmadan açılmış olduğuna ilişkin davalı partinin savunması yerinde değildir.
2- Yargılamanın duruşmalı olarak yapılması isteği;
Anayasa’nın, Anayasa Mahkemesi’nin çalışma ve yargılama usullerini düzenleyen 149. maddesinin son fıkrasında, Mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü kabul edilmiştir. Aynı kural, Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasından açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 33. maddesinde de Anayasadaki hükme paralel olarak siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiştir. Ancak, gerek Siyasî Partiler Yasası’nın, gerekse 2949 sayılı Yasa’nın sözü edilen maddelerinde, Anayasa Mahkemesi’ne, gerek görüldüğü durumlarda sözlü açıklamaları dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış bulunmaktadır.
Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasına son değişiklikle “ve siyasî partilerin temelli veya kapatılmasına ilişkin davalarda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından sonra kapatılması istenen siyasî partinin genel başkanlığının veya tayin edeceği bir vekilinin savunmasını dinler” hükmü eklenmiştir.
Öngörülen usulde, kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma yapılması öngörülmemiştir. Uygulanacak yöntem yönünden Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma yapılması, o yasada yer alan her yargılama kuralının uygulanması anlamında olmayıp, «duruşma» dışında davanın bünyesine uygunluk gösteren kuralların uygulanacağını belirtmek amacıyladır. Birer özel yargılama hukuku hükmü niteliğinde olan ve kamu düzenini ilgilendiren bu Anayasal ve yasal düzenleme karşısında, Yüksek Mahkemenize ilgilileri dinleme yetkisini kullanma bakımından tanınmış olan takdir hakkı ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile kapatılması istenen siyasî parti genel başkanı veya vekilini dinleme görevi dışında parti kapatma davalarında duruşma açılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteğinin reddi gerekir.
3- Anayasa’nın geçici 15. maddesinin davada uygulanmaması, Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesinin iptali isteği;
Siyasî Partiler Yasası’nın tamamının ya da kimi maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğunun ileri sürülmesine veya bu hususun re’sen nazara alınmasına Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası hükmü olanak vermediğinden, ön savunmada, öncelikle bu hükmün davada uygulanmaması istenmektedir. Sözü edilen hükümde, maddenin birinci fıkrasında belirtilen 12.9.1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı’nı oluşturuncaya kadar geçecek süreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasa’ya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasa’ya uygunluk denetimi yoluyla bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde bir siyasal tercih ortaya konmuştur.
Yüksek Mahkemenizin 10.7.1992 gün, E.1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı, 23.11.1993 gün, E.1993/1 (Siyasî Parti Kapatma), K.1993/2 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; yasaların yorumlanması ve uygulanmasında bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir Anayasa ve yasa kuralının bulunması gerekir. Geçici 15. madde, Anayasa’nın bütünlüğü içinde bir çelişkinin değil, bir ayrık durumun ifadesidir.
22.4.1983 günlü Siyasî Partiler Yasası, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı’nın oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan, geçici 15. maddenin son fıkrası hükmü kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca, Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu Yasa’nın 89. maddesinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemez. Ancak, hiç kuşku yok ki söz konusu kural, Anayasa’nın temel ilkeleri ve bu ilkelerin dayanağını oluşturan hukukun ana kurallarıyla uyum gösterecek biçimde yorumlanmalıdır.
Öte yandan; yine Yüksek Mahkemenizin yukarıda işaret olunan kararlarında ifade edildiği üzere, Siyasî Partiler Yasası’nın getirdiği yasaklar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması olarak düşünülmelidir. Çünkü Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, «siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları... yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.» denilmektedir. Siyasî Partiler Yasası’ndaki yasaklamaları kabul etmekle Yasakoyucu da Anayasa’nın öngördüğü düzenlemeyi gerçekleştirmiştir.
Belirtilen nedenlerle, Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesinin iptali isteği yerinde bulunmamaktadır.
Genel Açıklamalar :
Anayasa kuralları incelendiğinde Anayasakoyucunun siyasî partilere ilişkin bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğunu görmekteyiz.
Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü siyasî partileri demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögeleri saydıktan sonra üçüncü fıkrasında siyasî partilerin önceden izin almadan kurulabileceği Anayasa ve yasa hükümleri içerisinde çalışmalarını sürdürebilecekleri vurgulanmıştır.
Yüce Mahkemenizin 23.11.1993 gün, E.1993/1 (Siyasî Parti Kapatma), K.1993/2 sayılı kararında değinildiği gibi;
“Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılmaları somutlaştıran hukuksal yapılardır.
Demokrasinin simgesi sayılan, olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzel kişilerden farklı görerek, kurulmalarından başlayıp çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenleneceğini öngörmüştür.
Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür...”
Davalı Siyasî Parti, gerekli bildiri ve belgelerin 1.10.1996 günü İçişleri Bakanlığı’na vermesiyle Siyasî Partiler Yasası’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluş bildiri ve eklerinin anılan Bakanlıkça Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmesini takiben Anayasa’nın 69. ve Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddelerinin yüklediği görev çerçevesinde davalı partinin tüzük ve programlarıyla kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygun olup olmadığı öncelikle incelenmiş ve programında ayrıntılarına aşağıda yer verilecek olan aykırılıklar tesbit edilmiştir.
II- Konuyla ilgili yasal düzenlemelerin tamamı ile davalı partinin programının konusuyla ilgili kısımlarına iddianamenin (II) ve (III)no.lu bölümlerinde yer verilmiş olduğundan, tekrardan kaçınmaamacıyla burada yeniden belirtilmemiş ve iddianamenin anılan bölümlerine gönderme yapmakla yetinilmiştir.
Kapatma Nedenleri ve Değerlendirme
A) Kapatma Nedenleri
Genel açıklamalar bölümünde de belirtildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde belirtilmiştir. 68. maddenin dördüncü fıkrasında, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı... sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralı getirilmiştir. 69. maddenin beşinci fıkrasında ise; siyasî partilerin 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı tüzük ve programının bulunması halinde temelli kapatılacakları, dokuzuncu fıkrasında da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddî yardım alamayacakları ve bu hükme aykırı hareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kabul edilmiştir.
Siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da düzenlenmesi, faaliyetlerinin Anayasa veyasahükümlerine uygunluğunun özel biçimde denetlenmesi, onların olağan derneklerden ayrı tutulmaları ve demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur.Ancak, siyasal partilerin yukarıda değinilen tanımı ve amaçları onların faaliyetlerinde istedikleri gibi davranabileceklerini göstermez. Yüksek Mahkemenizin 10.7.1992 gün, E.1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı kararında da değinildiği gibi, “... siyasî partilerin baskı ve engellerden uzak kalmasını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir...
“... Devletlerin (de) saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.
“Devletler Hukukunda, genellikle <<devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelerekarşı önlemler alıp uygulama>> yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her türlü çabayı kapsar. ...Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez...”
Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına vs. ilişkin esasları düzenleyen Siyasi Partiler Yasası, Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslardan hareketle, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında, partilerin amaç ve faaliyetlerine uymak zorunda oldukları hususları ayrıntılı olarak düzenlemiş ve bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde partinin kapatılması olarak belirlemiştir.
Davanın konusuyla sınırlı kalmak üzere, Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesinin incelenmesi.
Siyasi Partiler Yasası’nın 89. maddesiyle, siyasal partilerin, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasal görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel yasasında gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136. maddesi hükmüne aykırı amaç güdemeyecekleri kabul edilmiştir. Madde gerekçesindeki açıklamaya göre, bu hükümle sağlanmak istenen, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içindeki yerine dokunulmasının önlenmesidir. Bu hükmün dayanağı, metninde de belirtildiği gibi, Anayasa’nın 136. maddesidir. 136. maddeye göre, genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasal görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve ulusça dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel yasasında gösterilen görevleri yerine getirecektir. Böylece, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içindeki yeri güvence altına alınmış olmaktadır. 136. madde, Diyanet İşleri Başkanlığı’na, özel yasasıyla belirlenen görevleri yerine getirirken gözetmesi gereken üç genel ilke göstermiştir ki bunlar «lâiklik ilkesi doğrultusunda hareket etmek» , «bütün siyasal görüş ve düşüncelerin dışında kalmak» ve «ulusça dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek»tir. Bu suretle, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özel görevlerini bu üç ilke doğrultusunda yerine getirmesi sağlanmak istenmiştir.
Anayasa’nın 136. maddesi, 1961 Anayasası’nın 154. maddesinin bazı eklemelerle tekrarı niteliğindedir. Gerek eski 154., gerekse 1982 Anayasası’nın 136. maddesi, Cumhuriyetin kurulmasından itibaren genel idare içinde yer alan bu kuruluşun durumunu, toplumsal bir kurum olarak dinin ifade ettiği önemi gözönünde tutarak aynen devam ettirme amacına yöneliktir. Anayasa’nın 136. ve Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddelerinde sözü edilen özel yasa 22.6.1965 tarihinde kabul edilen 633 sayılı «Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun»dur. Yasa’nın genel gerekçesinde, hedef aldığı temel ilkeler arasında, Anayasa’nın lâiklik, din ve vicdan özgürlüğü anlayışına uygun olarak genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev ve yetkilerini belirlemenin bulunduğundan söz edilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhuriyetin kuruluşunu takiben Evkaf ve Şer’iye Vekaletinin kaldırılması sonucu 1924 yılında 429 sayılı Yasa’yla kurulmuş, 1935 yılında 2820 sayılı Yasa’yla kuruluşun görev ve yetkileri belirlenmiştir. Ancak, zaman içinde ortaya çıkan ihtiyaçları karşılama amacıyla çeşitli hükümlerin eklenmesine rağmen, yine de Yasa’nın yetersiz kalması yanında, güvenilir bilgilere sahip ve İslam dininin yüksek nitelikleriyle orantılı din görevlilerinin yetiştirilmesi, diğer yandan din hizmetlerinin bir düzen altına alınması gereği yasakoyucuyu bu konuda yeni bir düzenlemeye gitmeye zorlamıştır. Yüksek Mahkemenizin 21.10.1971 gün, E.1970/53, K. 1971/76 sayılı kararında da belirtildiği üzere, “... Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer almasının... birçok tarihi nedenlerin, gerçeklerin ve ülke koşullarıyla gereksinmelerinin doğurduğu bir sonuç olduğunda kuşku yoktur.
Gerçekten, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer alması nedenleri, Anayasamızda kabul edilen lâiklik düzen ve esaslarından ve bir Anayasa hükmü olan 154. maddesindeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kanununda gösterilen görevleri yerine getireceği yolundakiibareden anlaşılmaktadır. Bunlara göre, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer alması şu zorunluluk ve nedenlere dayanmaktadır;
“Dinin devletçe denetiminin yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla dini taassubun önlenmesi ve dinin toplum için manevi bir disiplin olmasının sağlanması ve böylece Türk Milletinin çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi, yücelmesi ana ereğinin gerçekleştirilmesi gibi nedenlere dayandığı gibi, aynı zamanda toplumun çoğunluğunun Müslüman bulunduğu ülkemizde dini ihtiyaçların karşılanabilmesi için dini işleri görecek kişiler, mabet ve başka maddi ihtiyaçların sağlanması ve bunların bakımı gibi konulara yardım etmek nedenlerine de dayanmaktadır...”
Şu halde, Anayasakoyucunun Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da ve idare örgütü içinde yer almasını öngörürken takip ettiği öncelikli amacın, bize özgü lâiklik anlayışı doğrultusunda, din adamlarının yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla, toplumsal bir kurum olan dinin toplum yaşantısında bağnazlık oluşturarak toplumun huzurunu tehdit etmesi sonucu kamu düzeninin bozulmasının önüne geçmek, ayrıca dinin toplum yaşantısı içinde bir siyasal güç, odak oluşturarak siyasal iktidarı denetlemesini engellemek olduğu anlaşılmaktadır. Bu şekilde, bireyler veya bireylerin oluşturduğu «cemaat» adı verilen örgütlü topluluklar, dinsel işlerin yürütülmesi, din adamlarının yetiştirilmesi, mabet ve sair ihtiyaçların karşılanması alanlarından olduğu kadar, siyasal etniklik ve egemenlik kurma olanaklarından da uzak tutulmuş olmakta, bireylerindinsel nitelikteki ihtiyaçlarının sağlanması işlerinin, dağınıklık ve düzensizlikten uzakta, organize ve disiplinli bir biçimde tek elden yürütülmesi gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.
B) Değerlendirme
Açıklanan Anayasal ve yasal hükümlerin ışığı altında, davalı partinin programının değerlendirilmesinden şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:
Davalı parti programının inanç sorunları isimli bölümünün (basılı programın 58. ve 59. sayfalarında) ikinci paragrafında, « ... Biz, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir Devlet kurumu olmaktan çıkarılmasından yanayız. Kurum inanç sahiplerine devredilmeli, kurumda, hangi inanç grubunun, hangi temsil esasına göre var olacağı ve mali bütçesinin nasıl düzenleneceği tümüyle bu kurumda yer almak isteyen cemaat temsilcilerince belirlenmelidir... » biçiminde bir görüş yer almaktadır.
Programda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir devlet kurumu olmaktan çıkarılıp dinin cemaatlere bırakılarak devletin din işlerine karışmayacağının öngörülmesi, onun klasik laiklik anlayışının gereği olarak örgütlenmesi, başka deyişle devletin dinsel fonksiyonlar ifa edememesi anlamında algılanabilirse de, geleneksel olarak Cumhuriyet dönemi Anayasalarımıza yansıyan lâiklik anlayışının birtakım zorunluluklardan kaynaklanan kendine özgü niteliği karşısında, bu ilkeye aykırı biçimde, devletin din işlerinde kamu yararını sağlama amacıyla sahip olduğu düzenleme yetki ve görevinden yoksun kılınması sonucunu doğuracak böyle bir anlayışın, Anayasa’ya uygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Anayasa ibadet yerlerinin ve din işleriyle uğraşan kişilerin özerk ve bağımsız olmalarını, devlet denetimi dışında kalmalarını öngören bir din özgürlüğünü lâiklik ilkesine uygun kabul etmemiştir. Parti programında kabul edildiği üzere, devletin din işlerine karışmaması, dinin cemaatlere bırakılması halinde, devletin kamu düzenini sağlama amacıyla ve inzibati düşüncelerle dini işlerin bir kesimine karışmasına olanak veren ve hatta bunu gerekli kılan lâiklik ilkesi çiğnenmiş olacak, Cumhuriyet, onun nitelikleri arasında sayılan ve değiştirilemeyeceği kabul edilen lâiklik niteliğinden soyutlanmış olacaktır. Böyle bir sonucu doğuracak amacın güdülmesi Siyasî Partiler Yasası’nın 78/a maddesiyle yasaklanmış bulunmaktadır. Diğer taraftan; yine bu şekilde Anayasa’da ve Siyasî Partiler Yasası’nda genel idare içinde varlığı öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın göreceği görevler ortadan kalkacağından kendisinin hukuksal varlığına da ihtiyaç kalmayacak ve adı geçen örgüt genel idare içinden Anayasa’nın 136. ve Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesine aykırı olarak tasfiye edilmiş olacaktır.
IV- Sonuç ve İstem
Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı partinin programının söz konusu bölümü Anayasa’nın 136. maddesi ile Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesine aykırı nitelikte olduğundan, yerinde görülmeyen savunmaların reddiyle,
Davalı Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”
IV- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI
Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin 31.1.1997 günlü esas hakkındaki savunmasının ilk bölümünde şöyle denilmektedir :
“Usul Yönünden Savunmamız :
Siyasî Partiler Yasası 9. maddesi hükmü uygulanmaksızın ön savunmamızda da belirttiğimiz gibi Anayasa Mahkemesi’nde doğrudan doğruya dava açılması Yasaya aykırıdır.
Burada yapılması gereken parti programındaki yasaya aykırılığı tesbit edilen hususların ilgili partiye bildirilmesi ve yasalara aykırılıkların yürürlükteki hukuk kurallarına uygun hale getirilmesini sağlamaktır. Çünkü, Anayasamızın 69. maddesi gereğince siyasî partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Kuruluşlarında ve tüzel kişilik kazanmalarında serbesti geçerlidir. Program ve tüzüklerindeki yasalara aykırılık tesbiti halinde, siyasî partinin kapatılması prosedürü başlatılmadan önce eksiklik ve aykırılığın Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ihtarı üzerine giderilmesi esastır. Ayrıca, Anayasa da siyasî partilerin kapatılma sebepleri tahdidi olarak sayılmıştır. Anayasa da sayılan bu sebeplere, Siyasî Partiler Yasası yenilerini ekleyemez. Aksi takdirde temel hak ve hürriyetlerden biri olan, siyasî parti kurma özgürlüğü açısından Anayasa tarafından sağlanmış olan güvence anlamını yitirecektir.
Bu anlamda Anayasa’nın 68. maddesi ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 89. maddesi arasında bir uyumsuzluk söz konusudur.
Ön Savunmamıza karşılık olarak Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen esas hakkındaki görüşte, Yasada hiç bir şekilde programın 104. madde hükmü dışında şarta bağlılık yazılmadığı, 9. maddenin metninde ve gerekçesinde ısrarla yazılı istemin ön koşul olarak nitelendirildiği halde, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2. sayfada da kabul edildiği üzere 100 ve 101. maddelerdeki kapatma davasının açılmasının engellendiği zannedilerek, 9. maddede var olan programa karşı düzeltme istemini yok saymışlardır. Bu durumun Yasa’nın özü ile bağdaşması mümkün değildir.
Yüksek Mahkeme Üyesi Sayın Mustafa GÖNÜL azlık oyu olarak aynen şu görüşleri ileri sürmektedir... “Görüldüğü gibi Anayasa kuralına uyum içinde düzenlenen yasa kuralı uygulamanın gerektirdiği açıklamalar yanında, Anayasa’nın öngördüğü “öncelikle ...” koşuluna “ivedilikle ...”yi de eklemiştir. Ayrıca saptanan eksikliklerin tamamlanması için yazılı tebliğle başlayan 30 günlük süre getirilmiştir. Bu yolla ilgili parti, tüzüğünü ya da programını, Anayasa ve yasa kurallarına uygun hale getirebilme hakkından yoksun bırakılmamaktadır.
Yasakoyucu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kurulan bir partinin programını “öncelikle ve ivedilikle...” yapacağıinceleme sonunda “... Anayasa ve kanun hükümlerine ...” uygun olmadığını saptaması durumunda bunu bir “noksanlık” kabul ederek, 30 günlük süre içinde Anayasa ve Yasa’ya uygun hale getirilmesini, böylece “... noksanlıkların giderilmesini...” ilgili partiden yazıyla istemesini kapatma istemi öncesinde “koşul-kural” olarak öngörmüştür. Maddenin 2. tümcesinde yer alan Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini, ... yazıyla ister.” biçimindeki kural, sadece Siyasî Partiler Yasası’nın 8. maddesinde sözü edilen kuruluş evresine ilişkin bir takım basit belge ve bilgileri değil, aynı zamanda partilerin tüzüklerinin, programlarının ve kurucularının hukuksal durumlarını Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunu da kapsamaktadır. Yasakoyucu, bunlar arasında önem ve öncelik bakımından bir ayrıma gitmemiştir.
Yasa kuralında belirlenen süre içinde Anayasa ve yasa kurallarına uygunluk sağlanmadığı ya da yazılı isteme yanıt verilmediği takdirde, yine anılan 9. maddenin son tümcesi uyarınca “... siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanır.
...
Bu gerekçenin ağırlık noktasını, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesindeki “uyarı” koşulunun aynı Yasa’nın 100 ve 101. maddelerindeki nedenlerle “kapatma davası açılmasına olanak vermemek” kuşkusu oluşturmaktadır. Bunun sonucunda da davalı partiye programını, Anayasa ve yasa kurallarına uygun hale getirebilme hakkı ve şansı tanımamaktadır.” Böylece Anayasa’nın 68/2 maddesiyle “demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları ...” olarak nitelediği Siyasî Partiler, kapatılma durumuna getirilmektedir. Yapıcı yorum yönteminden uzaklaşılmaktadır...”
Bu karşı oy yazısının son kısmında belirtilen “yapıcı yorum yönteminden uzaklaşılması” sonucu Anayasa’nın 68. maddesine aykırı olarak onlarca parti kapatılmış ve demokratik siyasî hayatımıza büyük bir darbe vurulmuştur.
Ön savunmamızda belirttiğimiz Anayasa’ya aykırılık iddiamız ve bu iddianın gündeme gelebilmesi için Anayasa’nın geçici 15. maddesi ile ilgili savunmamız hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı herhangi bir yanıt ve iddiada bulunmamış, sadece ilgili maddeyi tekrarlamıştır. Bu madde, Sayın Yüksek Mahkemenin daha önceki parti kapatma davalarında çeşitli tartışmalara ve karşı görüşlere neden olmuştur. Anayasamız’daki son değişikliklerden sonra, Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan yasaların artık geçici 15. maddenin koruması altında olamayacağı tartışması ortaya çıkmıştır. Zira yapılan değişikliklerden sonra bizatihi Anayasa, geçici 15. maddenin koruması dışına bırakılmıştır. Hal böyle olunca 12 Eylül sonrası çıkarılmış bulunan Siyasî Partiler Yasası’nın bu maddenin koruması altında olacağını düşünmek kanaatimizce hukuka uygun değildir.
Esas Yönünden Savunmamız :
Partimiz aleyhine açılan kapatma davasında, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatma sebebi olarak ileri sürdüğü parti programındaki cümle dolayısıyla parti programının yorumu yapılırken programımızdaki adı geçen cümle tek başına dikkate alınarak sonuca ulaşmak doğru değildir.
Bilindiği gibi hukukta yorum yapılırken, hüküm; ilk önce ilgili bulunduğu metnin tamamı, daha sonra hukuk düzeni içerisindeki yeri dikkate alınarak gerçekleştirilir. Bu anlamda partimizin programının tamamının ve özellikle programdaki inanç sorunları kısmının bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir.
“Nitekim siyasî partilerin kapatılmasına karar verilmesinde belli bir amacın varlığına delalet eden emare ve ifadelerin mevcudiyeti yeterli olmayıp, bu belli amacın partinin genel tutum ve eylemleri ile doğrulanması gerekir.”
Siyasî Partiler Kanunu’nda kapatma nedeni olarak gösterilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare dışına çıkarılmasını önermek, Anayasa’nın koymuş olduğu siyasî partilerin yasaklanmasını genişleten ve şekilsizleştiren bir düzenlemedir. Bir parti tek başına bu nedenle Anayasa’da yasaklanan lâiklik karşıtı görüş ve eylem prensibine aykırı düşmez. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasa’ya aykırılık taşıyan somut bir eylem ve bu eylemin lâiklik ilkesine aykırılık teşkil etmesinin kanıtlanması halinde anlam kazanacaktır. Dolayısıyla lâiklik ilkesine aykırı bir amacı olmayan bir partinin sadece ve sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kamu kurumu olmaktan çıkarılmasını savunduğu için kapatılması Anayasa’nın siyasî partilerin kapatılmasını öngördüğü sisteme aykırı olur. Kısacası Anayasa’nın 136. maddesinin hükmünün amacının ne olduğu araştırılacak olursa, amacın Anayasa’nın 2. maddesindeki Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan (lâiklik) prensibinin korunması olduğu anlaşılır. Partimiz programında inanç sorunları başlığı altında ilk belirtilen husus partinin “devletin ve dinin birbirinden ayrılması demek olan laikliği savunur” hükmüdür.
Partimizin laiklik ilkesini benimsediği ve savunduğu tartışmasızdır. Bu ilkenin ülkemizdeki uygulanmasındaki bir aksaklığın, yanlışlığın düzeltilmesini ve görüş olarak programında öngörmüştür. Programımızda “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir devlet kurumu olmaktan çıkarılmasından yanayız” denilmesi lâiklik ilkesinin devlet ve din ilişkilerinin birbirinden ayrılmasının bir gereği olarak bir amacın değil, bir görüşün belirtilmesidir. Nitekim, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın dava dilekçesinin 3. paragrafının sonunda da bu hususun öngörülmüş olduğunu görüyoruz. Yukarıda adı geçen cümlede bir amaç değil, bir görüş söz konusu olduğuna göre Partimizin programındaki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kamu kurumu olarak yer almasının uygun bulunmadığı yönündeki görüş ve bunun programımızda açıklanması Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesindeki “amaç güdemezler” hükmüne aykırı olarak yorumlamamak gerekir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşu başlangıçta Türkiye’de lâiklik prensibinin yerleşmesi açısından olumlu yorumlansa bile daha ilk kurulduğu andan itibaren gerek doktrinde yazarlar tarafından, gerekse politikacılar tarafından sürekli eleştirilmiştir ve eleştirilmeye devam edilmektedir... Hatta, Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesinin ülkemizde tam manasıyla gerçekleşmesi ve yerleşmesinin önünde bir engel olarak görülmeye başlanmıştır. Devletin Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla Türkiye’de din hizmetlerini bir kamu hizmeti olarak toplumun tamamını, tüm inanç gruplarını içine alacak şekilde gerçekleştiremediği herkes tarafından kabul edilmektedir. Örnek vermek gerekirse:
Diyanet İşleri Başkanlığı 1982 T.C. Anayasası’nın 136. maddesinde, “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir” şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemede kurumun “lâiklik ilkesi doğrultusunda” çalışacağının belirtilmesi, anayasakoyucunun devletin dine yaklaşımının salt bir kamu hizmeti olması yolunda gösterdiği bir çaba olarak değerlendirilebilir.
Ancak bu lâiklik kavramı, 1965 tarihli ve 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’da görevlerinin belirlendiği 1. maddesiyle ihlâl edilmektedir; zira bu maddede düzenlenmiş “ahlâk esaslarıyla ilgili işleri yürütmek” görevinin idarenin işlevi içinde ne bir kamu hizmeti ne de kolluk görevi olarak hukuken yeri yoktur. İdare içindeki bir kurumun teknik bir hizmet vermek amacının ötesinde, bu şekilde bir işlevle donatılması kanımca devleti yurttaşları yönetebilmek için yönlendirici bir ideolojik aygıt olarak gören anlayışın tipik ifadesidir. Çağdaş demokratik bir topluma uygun olabilecek bir devlet modelinde ideolojik propagandanın yeri tartışmalıdır; kanımca da olmamalı, İdare’nin işlevi kamu hizmeti sunmak ve güvenlik, dirlik, esenlik, genel sağlıkla sınırlı kalmak üzere kolluk görevini yerine getirmekle sınırlı kalmalıdır. Oysa genel idare içinde yer almakta olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerinin yukarda kısaca belirtildiği üzere, bu çerçevenin ötesine taşacak şekilde düzenlenmiş olduğu görülmektedir.
Bugün Diyanet İşleri reisliğinin devlet teşkilatı içinde yer alması ve devletin bu teşkilat marifetiyle dini bir takım faaliyetler ifa etmesi lâiklik esasıyla telif edilemez. Filhakika Müslümanların ekseriyeti teşkil ettiği ve bu itibarla bunların ihtiyaçlarına cevap vermekte devlet için bir vazife, bir amme hizmeti mahiyeti ald