ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Resmi Gazete tarih/sayı: 18.8.1993/21672

Esas Sayısı : 1992/1 (Siyasi Parti Kapatma)

Karar Sayısı : 1993/1

Karar Günü : 14.7.1993

DAVACI: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Halkın Emek Partisi

DAVANIN KONUSU

a. Halkın Emek Partisi'nin Genel Başkanları, Genel Başkanvekili ve Genel Sekreterlerinin çeşitli yerlerde ve tarihlerde yapmış oldukları konuşmalarla, kimi gazetelerde çıkan açıklama ve bildirilerle; Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 3., 14. ve 68. maddelerine ve Siyasi Partiler Yasası'nın 78. maddesinin (a), (b) bentleri, 80. maddesi, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırı açıklamalarda bulundukları,

b. Bu Parti'nin Siyasi Partiler Yasası'nın 103. maddesinde öngörüldüğü biçim de aynı Yasa'nın 77-88. ile 97. maddeleri hükümlerine aykırı eylem işlendiği bir mihrak durumuna geldiği ileri sürülerek 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası'nın 101/b ve 103/1 madde ve fıkraları gereğince kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I - İDDİANAME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 3.7.1992 günlü, SP.31.Hz. 1992/59 sayılı iddianamesinden aynen :

"I- Giriş

Toplum ve Devlet düzenini ve kamu faaliyetlerim Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği ve mahalli idareler seçimleri yolu ile tüzük ve programlarında belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda yönetmek, denetlemek ve etkilemek için sürekli çalışma amacını güden kuruluşlar olan siyasi partilerin varlıklarına imkan veren Anayasa düzeni ve kanunlar çerçevesi içinde faaliyet göstermeleri gerekir.

Anayasa'nın 68 inci maddesinde yer alan, siyasi partilerin demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğesi oldukları biçimindeki hüküm siyasi partiler açısından koruyucu bir düzenleme ise de, bu koruyucu düzenlemenin siyasi partiler Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasına uygun hareket ettikleri oranda etkili olacağı, yasaların belirlediği alanın dışına çıkılması halinde o siyasi partinin koruma göremeyeceği ve hakkında kapatma yaptırımının uygulanacağı bir gerçektir.

Anayasanın yukarıda anılan 69 uncu maddesinin 5 inci fıkrası ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 102 nci maddesi siyasi partilerin faaliyetlerini takip görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiş olup, 7.6.1990 tarihinde içişleri Bakanlığına bildiri ve belgeleri verilmek suretiyle kurularak tüzel kişilik kazanmış olan davalı Halkın Emek Partisi'nin faaliyetleri, diğer partilerle birlikte, sözü edilen görev çerçevesinde takip edilegelmiştir.

II - Konuyla ilgili Yasal Düzenlemeler

A) Anayasada yer alan düzenlemeler :

1. Başlangıç kısmı : ". . . bu Anayasa . . . hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği . . . fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere Türk Milleti tarafından, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur."

2. 3 üncü maddenin l inci fıkrası : "Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir."

3. 4 üncü madde : "Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile ikinci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez."

4. 14 üncü maddenin l inci fıkrası : "Anayasada yeralan hak ve hürriyetler den hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek temel hak ve hürriyetleri yoketmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamazlar."

Aynı maddenin 3 üncü fıkrası : "Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz."

1. 66 ncı maddenin l inci fıkrası: "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür."

2. 69 uncu maddenin l inci fıkrası : "Siyasi partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır."

B) 2820 Sayılı Siyasi Partiler Yasasında yeralan düzenlemeler:

1. 5 inci maddenin 3 üncü fıkrası : "Siyasi parti kurma hakkı, Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din, mezhep ayrımı veya bölge farklılığı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere veya herhangi bir diktatörlük türüne dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz."

2. 78 inci madde : "siyasi partiler :

a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci kısmında belirtilen esaslarım; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerinin; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı, veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler,

a. Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.

b. Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğim veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

c. Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.

d. Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

e. Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar:"

1. 80 inci madde : "Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar."

2. 81 inci madde : "Siyasi partiler:

a. Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.

b. Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette buluna mazlar.

c)...."

5) 101 inci madde : "Anayasa Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı:

a. Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,

b. Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,

c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,

hallerinde verilir.

d) (b) bendinde sayılanlar dışında kalanlar parti organı, mercii veya kurulu ta rafından bu kanunun 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı sözkonusu organ, mercii veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.

......."

6) 103 üncü madde : "Bir siyasi partinin, bu kanunun 78 ila 88 ve 97 nci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasi parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.

Bir siyasi partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur."

III - Açıklamalar

Siyasi Partiler Yasasının 106 ncı maddesi gereğince mahalli idari merciler ve Cumhuriyet Savcılıkları tarafından Cumhuriyet Başsavcılığımıza intikal ettirilen bir kısım bilgi ve belgelerin incelenmesinde, beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılabilen genel başkan ve genel sekreter gibi görevlilerin muhtelif yer ve tarihlerdeki konuşmalarında (II) nolu bölümde belirtilen yasaklamalara aykırılık teşkil eden aşağıdaki beyanlarda bulundukları tespit ve müşahade edilmiştir. (Mahallinde yapıldığı sırada güvenlik güçlerince ses alma cihazıyla kaydedilen konuşmaların daktilo edilmesi sırasında yapılan yanlışlıklar ve konuşmalardaki cümle düşüklükleri aynen muhafaza edilmiş, cümledeki anlama göre" olması gereken kelimeye ayrıca işaret edilmiş, vurgulanan ibareler koyu renkli yazılıp altı çizilmiştir.)

A) Genel Başkanların Beyanları

l- Eski Genel Başkan Fehmi Işıklar'ın beyanları

a) Halkın Emek Partisi Van il örgütünce 26.1.1991 tarihinde düzenlenen açılış törenindeki konuşması :

"Değerli basın emekçileri, çevreden gelen değerli parti temsilcilerimiz, Van'ın sıcak insanları ve yurttaşlarım, hepinizi Halkın Emek Partisi adına sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Daha iyi bir ortamda daha güzel günlerde sizlerle birlikte olmak, çok güzel şeyler anlatmak isterdim. Ama içinde bulunduğumuz koşullar çok güzel şeyleri anlatmama engel, acılı sızılı olaylar içerisindeyiz. Bu nedenle bağışlanmamı diliyorum. Bugün dünyada bloklar arasında giderek yumuşama var, batıda barış yaşanıyor. Varşova Paktı bir tarafta artık çözüldü, Nato işlevini yitirmek üzere, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı toplanıyor ve daha giderek bu ülkelerin yaşamlarını daha güvenli işbirliği içerisinde dostça bir arada yaşamalarının koşulları yapılıyor. Ama ne yazık ki bu barış ve yumuşama bölgemize yansımadı, ülkemize yansımadı, bugün bölgemizde savaş koşullan yaşıyoruz. Bütün muhalefet partilerinin muhalefetine, kamuoyunun, halkımızın muhalefetine karşın yavaş yavaş bir büyük savaşın içine doğru çekiliyoruz. Amerika bölgeye nizam, intizam, demokrasi ve barış getireceğini iddia ediyor. İlk Irak'ın Kuveyt'i işgalinde Amerikan çıkarları zarar görecek tehlikededir, onun için müdahale etmek zorunda kaldım demesiyle işe başladı. Bugün bölgemizde barış, nizam ve intizam getirmek isteyenler, faşist Saddam'ı bu duruma getirenler, Halepçe'de beşbin kurt insanın katledilmesine seyirci kalan dünya ve batılı ülkeler bugün utanmadan nizam, intizam ve demokrasiden sözederek büyük bir savaşı bölgemizde başlattılar. Bu savaştan Türk halkının, kurt halkının ve arap halkının hiçbir çıkan yoktur. Onlar için kan ve gözyaşı vardır. Bu savaş emperyalizmin işine yarayacaktır. Bu savaş petrol tekellerinin işine yarayacaktır. Bu savaş silah tüccarlarının işine yarayacaktır. Yılda dörtyüzmilyar dolar silah için harcanıyor. Batıda yaşayan istenen bu barış silah tüccarlarını kaygılandırdı. O nedenle bu silahı yoksul Ortadoğu halkına yönelttiler. Televizyonda izliyorsunuz atılan falan füzenin fiyatı şu kadar milyon dolar, falan bombanın üçyüz bilmem kaç dolar. Hep tüccarca bakıyorlar işe, hep paraca bakıyorlar işe. Kaç insan ölmüştür, kaç insan öldürüyor, bu açıdan bakmıyorlar. Bu yüzyılda insanlık iki defa dünya savaşı yaşadı, milyonlarca insan öldü. Filmlerde izledik, gazetelerde izledik, kitaplarda okuduk, ikibinli yıllarda insanlık bir üçüncü dünya savaşı yaşamasın istedik, ilk savaşa hayır kampanyasını başlatan partiyiz. Bugün bugün ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıkıyor. Üzülerek ifade ediyorum ki parlamentoda bu konular görüşülürken, muhalefet acaba Özal başarılı olur mu, bir erken seçime girerse bu kadar milletvekili çıkaramayız diye kaygılanıyorlar, iktidar halkı çok yoksullaştırdı, işçiler ayağa kalktı, herkes ayakta, memurlar şikayetçi, esnaf şikayetçi, köymü (Köylü) şikayetçi acaba savaşta birşeyler yaparım da iktidarımı sürdürebilirmiyim. İşte hiçbirisi içtenlikle ve samimi olarak, kararlı olarak savaşa karşı değiller, öğle bir savaşki bugün çevre çölde yeni bir çehre yaratıyor insana. Sular bombalanıyor, çocuklar ölüyor, kadınlar ölüyor, biz istemiştik ki ikibin yılına bugün on yaşında çocuk, yirmi yaşında sapasağlam genç olarak gelebilsin. Türkiye ne durumda. TRT, CNN televizyonuna bağlanmış, oraya programlanmış, üstlerimiz Amerikan uçaklarına tahsis edilmiş, Çankaya Beyaz Saray'a programlanmış. Dün Bitlis'den Tatvan'a geldik. Birdenbire görevliler Tatvan'a girmeyin, biraz bekleyeceksiniz, talimat gelecek ondan sonra gireceksiniz. Çekil yolumuzdan dedik. Tatvan'a geldik. Tatvan'da önümüzü kestiler. Emniyet Müdürlüğüne gideceğiz dediler. Hayır dedik biz halkın seçtiği belediyeye oraya gideceğiz dedik. Arabadan indik yürüdük gittik. Halk savaşa karşı, tepkide savaş istemiyor diye bağırıyordu. Biz gelmeden önce 30 yaşında bir insanımız kurşunlanmış, bütün ameliyat ve çabalara rağmen kalbindeki atardamarlar parçalandığı için yaşamını yitirdi. Kardeşi orda idi yakınları orda idi, belki çoluk çocuğu köyde idi. Kölden (köyden) gelmişmiş, kurşun ona isabet etmiş, Savcıya kurşun çekirdeğini sakın kaybetmiyesin dedik, bu insan savaş istememiş, diyelimki Gösteriş Yürüyüş Yasasına aykırı davranmış, yakalarsın gözaltına alırsın, mahkemeye çıkartırsın, üç ay beş ay neyse ceza verilir, kurtulur, hangi yasada yürüdü diye, hangi yasada savaşa hayır dedi diye insan kurşunlanıyor, insan öldürülüyor. Şimdi o bir demokrasi şehididir. Daha çok şehit verdik. İşte Halkın Emek Partisinde birleşmek, Halkın Emek Partisine üye olmak birgün ona seçimde oy vermek, o şehitlerimizin ruhuna fatiha okumak gibidir. Sayın Özal bundan yirmi otuz gün önce TV'den bir açıklama yaptı. Dediki Türkiye bu savaştan daha güçlü çıkacaktır. Büyük Millet Meclisinde gündem dışı söz alarak bunun anlamını sordum. Türkiye bu savaştan nasıl güçlü çıkacaktır. Bir ülke bir savaştan güçlü çıkabilmesi için hele Türkiye güçlü çıkabilmesi için üç dört tane şart vardır. Bir, ya toprak alınacaktır, ya nüfus kırdırılarak bakmakla zorunlu olduğumuz insanlar azalacaktır, ya da grevler toplu sözleşmeler yasaklanarak işçilerin hakları gaspedilecektir, ya da ellibeş milyar borcumuzdan bir kısmı ya da tamamı silinecek, savaş başarılılığı yapacağı, başka ne anlama gelir bir ülkenin savaştan başarılı çıkması, güçlü çıkar. Mecliste bunu sordum, bugün öğreniyorum ki grevler yasaklanmış, oysa Dışişleri Bakanı bana cevap vermiştir. Hayır grevleri yasaklamıyacağız. Öyle birşey mi konuştuk, ben biliyorum onun Dışişleri Bakanı olmadığını, o bir özel kalem müdürü masasında, Dışişleri Bakanlığı ile ilgili bir müdür yetkisinde olduğunu biliyorum Esas emrin nereden geldiğini biliyorum. Şimdi savaşa karşı çıkağımız zaman, çok bilinçli karşı çıkılır. Dörtyüzmilyar dolar harcanıyor dedim. Yılda dortyüzmilyer dolarla ikiyüz milyon çocuk doyabiliyor. Bakın arkadaşlar bizde silaha harcanan paranın yüzde biri ile hani televizyonda izliyoruz ya Afrika'da ölen çocukları, ikiyüzmilyon aç çocuk doyabiliyor. Bir denizaltı ile çağdaş bir hastahane kurulabiliyor. Bir Leopar 2 tankı ile bir koca sanatoryum kurulabiliyor. Savaşa bu nedenle bilinçle karşıyız, insanlarımız aç ve işsiz, insanlarımız hastahane kapılarında sürülüyor, insanlarımız hastalarını, ölülerini rehin bırakmak zorunda kalıyor. Savaşıpta bombaya, silaha para vereceğimize o masrahları (masrafları) halkımıza, halkımızın sağlığını, eğitimi yolu, suyu, elektriği için harcayıp halkımızın yüzünü güldürürüz, onun için karşı çıkıyoruz savaşa ve savaşta kol uçacak, göz çıkacak, ayak çıkacak, bunun için karşı çıkıyoruz savaşa, ne ölmek istiyoruz, ne de öldürmek istiyoruz. Çünkü bu savaşta bizim en ufak bir çıkarımız yok. Şimdi bundan üç gün önce Halkın Emek Partisi küçük kurultayı Diyarbakır'da topladı. Hemen birçok kimsenin can derdine düşüp ili terkettiği yerde bütün başkanlarını, bütün yöneticilerini orada topladı ve neler yapabileceğimizi tartıştık. Göç eden insanlar bir İzmir'de bir yakınının yanına gidiyor, ya akrabasının yanına gidiyor. Zaten Mersin'de burdan 15, doğudan gitmiş vatandaşımız orada perişan vaziyette, üstüne yeni nüfuslarda ekleniyor mu, ve hepsi üst üste yatıyor. Hükümetin bununla bir ilgisi yok. Hükümet bunlar için en ufak bir tedbir düşünmüyor. Yol parası olmadığı için ya da yurdunu terketmek istemediği için gitmeyenlerin can güvenliği yok. İsrail, işgalci İsrail işgal ettiği Filistin topraklarında yaşayan Filistinlilere gaz maskesi dağıtıyor ama Türk Hükümeti bu bölgede yaşayan insanlara en ufak bir araç gereç vermiş değildir. Mecliste dedimki kaldırın bu işe yaramaz yabancı dizilerden birini koyun bir program halkı savaşla ilgili bilinçlendirsin, nasıl korunacağını, ne yapacağını anlatsın, anlatmıyorlar, kaldırmıyorlar bir dizi, neden biliyormusunuz, çünkü öğle bir programda diyecek ki kimyasal silah atılırsa şundan dolayı şunu hissedersiniz, derhal gaz maskenizi takın demek zorunda, bu yok. Gene diyecek ki alarm verildiği zaman sığınağa gireceksin, bu da yok. Bu bakımdan program yapamıyor oysa buna rağmen halkın savunması ve korunması için bilinçlendirmek gerekiyor. Ey Sayın Özal, ey hükümet madem böyle bir savaşta söz verdiniz, Amerika'nın kesesimi delindi. Şu kadar yüzmilyara şu kadar veriyor. Şartı koysaydın, bunları koymadı, çünki neden insanlık önemli değil, zaten insansızlaştırma, bölgeyi insansızlaştırma genel politikaları, bu bölgeye mümkün mertebe göçe zorlansın, 1978 yılından beri özellikle 12 Eylül faşizminden bu yana bu bölge insanı kan ağlıyor, nedir Türkiye'nin durumu, bakın bugüne kadar olanlara, ülke Cumhuriyet döneminden bu yana geçen zamanın yansını sıkıyönetim ile geçirmiş, yani olağanüstü yönetimde olağan yönetememişler, insanlarımız toplumumuz kültürlerini, kimliklerini, düşüncelerini, inançlarım geliştirememişler, belli kalıplar resmi ideolojinin içerisinde baskı altında tutulmuştur. Gençlerimize kıyılmış, hapishanelerde çürütülmüş, işçilerin sendikal hakları ve özgürlükleri budanmış ve onlar memurlar iktidarın merhametine terkedilmiş, emeklilerimiz açlığa terkedilmiş, Türkiye'de gelinen nokta bu kim getirmiş bu noktaya halk mı getirmiş, hergün televizyonda çıkıyorlar ya yakışıklı yakışıklı parti başkanları hani onlar kadar fiziğimiz düzgün olmadığı için televizyonlara çıkarmıyorlar ya. Sayın Demirel diyor ki ben kurtardım, bu Özal'ın elinden kurtarmak lazım bu memleketi, seçimde ağzından kaçırdı, bu memleketin başına Özal'ı ben bela ettim dedi. E, şimdi Demirel'e bir şans tanınırsa kaç tane daha Özal bu memleketin başına bela edecek belli değil, Sayın İnönü çıkıyor, ben düzeltirim diyor, bunlarınki kandırmacadır, yutturmacadır. Diyor ama en çok kanan kendisi şimdi İnönü yine devletin çocuğudur. Babası uzun yıllar bu memleketi yönetti ve halkımız tanıyor. Başka, Ecevit Başbakanlık yaptı, başka, Türkeş Başbakan Yardımcılığı yaptı, başka, Erbakan Başbakan Yardımcılığı yaptı, bugüne kim getirdi bu ülkeyi ve bir bu kadar yoksulluk, açlık, sefalet, işsizlik, çevre bozukluğu, sağlıktan eğitime kadar yaşamın her alanında bozulmasına neden olan politikaları, uygulamaları kim yaptı. Bunlar yaptı. Bunlar, düzen partileri diyoruz, devletin partileri, işte Halkın Emek Partisi böyle bir zamanda halkın ellerinde doğdu ve bir gül gibi açıyor. Demokrasi kurma iddiasındayız, insan haklarını savunma iddiasındayız ve bu konuda kararlı bir mücadele vereceğiz. Bunlar demokrasiyi kuracağız diyorlar, peki bugüne kadar ülke yönetiminde olmuşlar, kim kurma demiş onlara bunlar bu konudada samimi değiller. Çünkü resmi ideolojinin tepesinden bakıyorlar. Nedir demokrasinin önünde en büyük engel bugün demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Peki bu sorun yukarıdan aşağıya çözülür mü, bu sorunu demokratik, barışçı bir ortamda özgürce tartışarak çözelim. Dün akşam duydum Kürtçe konuşulabilirmiş, gözünüz aydın, artık Kürt yurttaşlarımız Kürtçe konuşabileceklermiş. Sağolsunlar, İhsan buyurmuşlar. Hatta Özal daha ileri gidiyor, işte yeni bir durum olacak savaştan sonra Irak'taki Kürtleri de himayemize alacağız. Evet buradakilerini abat ettiniz, buradakiler o kadar mutlu, o kadar özgür, o kadar insanca yaşıyor ki bu yetmedi Irak'dan geleceklere de insanca bir ortam yaşayacaklar, getirecekler ve buradan sesleniyorum gölge etmeyin başka ihsan istemez bu insanlar. Evet diyoruz ki biz barışçı, demokratik bir ortamda çözüm yollarını bulmalıyız, biz istiyoruz ki, diyoruz ki insanlar eşittir, halklar kardeştir, halklar ve insanlar kardeştirler ama birinin doğduğu birinin döğüldüğü bir kardeşliği istemiyoruz. Çünki eşit bir kardeşlik istiyoruz biz. Milli Güvenlik Kurulu Kürt sorununu tanışabiliyor, MİT tartışabiliyor, hükümet tartışabiliyor. Kim tartışamıyor, yalnız Kürtlere yasak tartışmak. Evet şimdi özgür, demokratik bir ortamda barış içinde çözmeyi bala içerisine sindiremediler. Sürekli bu sorunu süngü ile çözebileceklerini sandılar. Her yerde söylüyorum şimdi süngü bu topraklara batırıldığı zaman paslanır ama bu topraklarda gül fidanı açar, gülle geliyoruz biz (anlaşılamamış) süngüye karşı, şimdi demokrasi kurmak kurtarmak isteyenler bakın 1987 yılından bu yana aklımızda ne kaldı bunlardan bu seçim yasası adil değil dediler, bu aklımızda kaldı, işte yüzde otuzaltı oyla, yüzde atmışbeş parlamento bir çoğunluğu aldılar, başka ne kaldı aklımızda, Özal aday olamaz, Özal Cumhurbaşkanı olamaz. Özal Cumhurbaşkanı olursa onu indiririz, olursa indiririz, başka ne kaldı aklımızda Özal'ın elini sıkmayız. Gerçekten de çok kararlılar. Uluslararası bir savaş patlak vermiş, Çankaya'ya çıkıp bu konuyu tartışmıyorlar. Çok kararlılar, ama Kürt yurttaşlarımız üzerinde baskı kuracak olan SS kararnameleri sözkonusu olduğunda Çankaya'ya tıpış tıpış giderler ve (anlaşılamamış) başka ne kaldı aklımızda, sinei millet tam kontur gerillayı gündeme getirdik, bir araştırma önergesi verdik. Halkın Emek Partisi olarak, Sayın Demirci usta bir politikacı sinei millet sözünü attı ortaya kıyamet koptu, dönecekmiyiz, dönmeyecekmiyiz, Süleyman bey dedi ki SHP milletvekilleri istifa ederlerse sinei millete döneriz, topu attı SHP'ye, SHP toplandı, tartıştı, görüştü, dedi ki, ANAP erken seçim kararı alırsa sinei millete döneriz. ANAP'ın öyle bir derdi yok. ANAP'da dedi ki, sıkıntılı bir durumda ANAP hadi dönün bakalım dedi. Şimdi dönemiyorlar da Allah'tan savaş patladı. Onların şansı sinei millet sorunu unutuldu. Yoksa aklımızdan siyasi yaşamda halkımız için birtek şey kalmadı aklımızda. Uzun uzun konuşuyorlar. Televizyonu işgal ediyorlar, basında çarşaf çarşaf haberler, ama halkımızın sorunları için en ufak bir çözüm, ciddi bir öneri getiremiyorlar. Şimdi bu bölgenin sorununa temas etmek istiyorum. Ben Lice'yi gezdim, Lice'de insanların üzerine baskı kurulmuş, geliyor genç insanı evinden çıkartıyor gece yarısı, sabaha kadar dört beş asker içeride kalıyor, öyle bir kötü görüntü veriyor ki, o gencin onurunu kıracak (anlaşılamamış) incelemeye gittik, bir milletvekili heyetiyle köylüler şunları anlatıyorlar. 70 yaşında bir elinde sopa ihtiyar, siz hangi partidensiniz dedi bakayım, çok sinirli eli de titriyor dizi de, dedik ki biz Halkın Emek Partisindeniz. Size bir şey demiyorum dedi, öbürleri olsa idi, sopalayacaktım dedi, ya korucu olacaksın, yani ya devletin kölesi olacaksın. Halk yurdunu da toprağını da terketmek istemiyor. Bunu şikayet edecek. Toplanmışlar köylüler, gitmişler kaymakama, hangi kaymakama, gene bu düzenin, bu iktidarın kaymakamına çaresizliğin çaresi olarak oraya gitmişler. Daha yarı yolda yolları kesilmiş, ateş açılmış Tatvan'da olduğu gibi, Kudret Filiz diye bir bacımız şehit düşmüş, altı tane yetim bir de felçli koca, niçin gitmiş, bana baskı yapıyorlar, yapmasınlar göçten de öteye baskı vardı. Ben duyduğum zaman hayretler içerisinde kaldım, hiç kimse yapmaz. Arama yapılıyor, siyah (silah) araması, unu döküyorlarmış, unun üzerine bulgur çuvalını deviriyorlarmış, onun üzerine mercimeği, onun üzerine tuzu, onun üstüne şekeri, artık ne şeker, ne un, ne tuz, ne mercimek, ne bulgur işe yarıyor. Böyle bir zulmü düzenin kaymakamına şikayet ediyorlar ve başlarına bu geliyor. Şimdi işte Halkın Emek Partisi, bu haksızlığa dur demek için başkaldırmak için kuruldu. Biz seçilenlerin, atananlardan yetkili olmasını istiyoruz. Bizim iktidarımızda Milli Güvenlik Kurulu denilen kurulun fesih edilmesini Valilerin halk tarafından seçilmesini öngörüyoruz. Bugün öyle kaynak transferi var ki, doğudan-batıya öyle gelir farkı var ki buradaki kesilen verginin yarısı yeniden yapılaşacak İl genel meclisi tarafından buraya harcanmasını istiyoruz. Bunlar kararı verecek, halkın seçtikleri karar verecek buranan (buranın) halkı, buranın valisini seçerse bu bölge halkı bölge valisini seçerse herhalde Hayri Kozakçıoğlu seçilemez. Halkın Emek Partisi bu nedenle düzenin dışına çıktığı için, düzenle mücadele ettiği için, tehlikeli buluyorlar ve bu nedenle de ne olacağını şaşkınlıkla izliyorlar. Çünkü Öyle bir parti doğmuş ki ilk defa bizim partimiz diyebileceğiniz bir parti doğmuş, ilk defa içimize sine sine içinde yer alabileceğimiz, uğruna mücadele edebileceğimiz, bizim diyebileceğimiz bir parti doğmuş, DSP'lisi geliyor, RP'lisi geliyor, ANAP'lı geliyor, DYP geliyor, SHP'lisi geliyor. Daha evvel bunlar düzen partisi diye bunların içerisinde yer almamış yurtsever demokrat devrimci insanlar geliyor. Hep kaynaşıyor, bir araya geliyoruz ve ilk defa bizim diyebileceğimiz bir parti, halk hareketi doğuyor. Sonra Halkın Emek Partisi'ne bakıyorlar. Milletvekilleri umurunda olmadan ellerini ters çekmişler, bir mücadelenin içinde, halkının yanında yer almışlar. Böyle milletvekilleri ve her yerde söylüyorum. Halkın Emek Partisinden biri üye olmak, yönetici olmak için dürüst olmak gerekli, çalışkan olmak gerekli, çok okumak gerekli, konu komşusuna yardımcı olmak gerekli ve kendi insanlarına sevgi saygı göstermesi gerekli, böyle bir partiyiz, ilk kez doğuyor. Diğer partilerde nasıl biliyormusunuz, ben biliyorum, içinde yaşadım, üç kişi bir araya gelir, biri ayrıldımı dördü onun aleyhinde konuşur. Dört kişiden biri daha ayrıldımı, üçü birleşiyor, ayrılanın aleyhinde konuşuyor. Böyle birinin açığını arıyan birbirinin yanlışını arıyan o yanlışlığı onu yıpratmak için onu kullanan insanların bir araya geldiği parti. Bizde böyle bir şey yok, olmayacakta. Birimizin yanlışı olursa, o yanlışlığı onun kendisine söyleyeceğiz. Düzeltmesini isteyeceğiz. Birbirimize sevgiyle saygıyla bakacağız. Çünki biz sevgiden ve saygıdan yoksul bırakılmışız. Bizim vergi ödeyerek maaşını ödediğimiz memurlar bile bize saygılı olmadılar. Bize baskı yaptılar. Bizi hor gördüler. Bizi hep sevgisiz karşıladılar. Bu bakımdan biz ister ANAPtan gelsin, ister DYP'lisinden gelsin, ister SHP'den ister DSP'den, isterse bunların hiçbirisine bulaşmamış olsun, yepyeni bir anlayışı ve siyasi yaşama kazandıracağız, örnek olacağız, halkın nasıl bir siyasi parti yarattığını, o kuruluşlar da büyük patronlar da zenginler de görmüş olacak. Bize yüz çevirdiler arkadaşlar. Bu partiyi kurarken biz, okumuş aydın geçinen, kendisini aydın sanan birçok insan dirsek çevirdi bize, bizimle birlikte hareket etmediler. Bizi oy potansiyeli olarak gördüler. Dediler ki, biz iyi yönetiriz, siz de iyi yönetilmeye layıksınız. Hayır bir araya geldiğimiz partide söz sahibi olamayacaksak, yarın ülke yönetiminde nasıl söz ve karar sahibi oluruz. Şimdi Halkın Emek Partisi hızla örgütleniyor. Hiç yalnız değil, artık bu bölgenin insanı, İzmir'de, İstanbul'da, Ankara'da, Mersin'de, Adana'da, bütün metropollerde her tarafta kale gibi örgütler oluşuyor. Bu ahlakta, bu anlayışta, bu inaçta (inançta) insanlar oluşuyor. Yarın başınıza bir dert gelirse hiç unutmayın, İzmirdeki insan sizin yanınızda yer alacaktır. Artık bu bölge halkı insanlarımız yalnız değildir. Biz bu halk hareketi başanya ulaştıktan sonra seçilmek için o yadınlar (aydınlar) gelecek sizi artık bakacaktı, dişe dokunur birşey oldu, eh bu partiye girilir diyecek, şimdi birçok yerde mitingde bile yaptım. Bunu savaş gibi çok önemli bir karar biz de bu karar verenler tarafından cahil görülüyoruz. Savaşta ülke yönetiminde çok yeterli karan gerekiyor. Bilinçli olmak gerektiriyor. Çok aydın olmayı gerektiriyor. Çok iyi insan olmayı gerektiriyor, öyle bir karar vermek için, şimdi ben soruyorum, savaşa evet diyen parmak kaldırsın, yok. Savaşa hayır diyen parmak kaldırsın, hani bu halk parmak kaldırmasını bilmezdi, hani bu halk karar vermesini bilmezdi, en önemli savaş kararına bile, savaşa bayır diyerek parmak kaldırabiliyor. O zaman, o zaman bu halk hareketi halkın partisi daha başarıya ulaşacaktır. Bize diyorlar ki bu parti kimin partisi acaba, Kürtlerin partisi diyorlar, alevilerin partisi diyorlar ne kadar horladıkları toplum varsa solcuların partisi diyorlar. Hayır kesinlikle hayır, bu parti en çok sömürülen, baskı altına tutulanların partisi, bu parti en çok kimin partisidir, bu parti en çok ezilen en çok sömürülen en çok baskı altında tutulanların partisidir. Şimdi soruyorum, bu suçlamayı getirenlere en çok kim sömürülüyor, en çok kimi ezdiniz, en çok kimi baskı altında tuttunuzsa onların partisidir. Tek başımıza kurtulamayız bütün Türkiyenin desteğini dayanışmasını almak sempatisini almak zorundayız. Hatta Mandela gibi bütün dünyanın desteğini almak zorundayız. Bu zor ve çetin mücadele bu mücadelenin içine girenler çok bilinçli hareket etmek zorundadır. Yetmiş yaşında altmış yaşında yaşlı insanımız bize baktığı zaman bu harekette macera yok bunlar aklı başında gidiyorlar. Bunlar sağlıklı gidiyorlar. Bunların ayakları yerde akıllılar diye mademki onlarda bizi kucaklarına alıp bağırlarına basıp bize sahip çıkmalılar çok önem veriyorum buna ve kurtuluşumuz için Zonguldak'ta direnen maden işçisine sahip çıkmak zorundayız. Duyarlı olmalıyız o mücadeleye Zonguldak maden işçiside duyarlı olmalıdır. Zonguldak'ta 45 bin işçiye söyledim, insan hakları ihlal edilen doğuda aç ve sefalet içerisinde olan insanlarımız grevlere sahip çıktığı zaman başarılı olursunuz, bu grevlerden çok zam alabilirsiniz, bu sözleşmelerden çok zam alabilirsiniz. Bu cebinizden girer, enflasyonla öbür cebinizden çıkar. Ne zaman kurtulursunuz biliyormusunuz dedim, gerçek demokrasiye kavuştuğunuz zaman kurtulabilirsiniz dedim. Gerçek demokrasiye kavuşabilmeniz için doğuda insan hakları ihlal edilen Kürt yurttaşlarımız için grev yaptığımız için kavuşabilirsiniz. Onun için duyarlı olmak zorundasınız, grevlere sahip çıkmak zorundayız. Hapishanelerde onurunu korumak isteyen gençlerimizi açlık grevi yapan gençlerimize sahip çıkmak zorundayız ve dünyanın neresinde olursa olsun haksızlığa uğrayan her insanın yanında yer almalıyız. Bu parti diğer partilerden farklı olarak lider partisi değildir. Rozet partisi de değildir. Heryerde söylüyorum sayın Demirel Allah geçinden versin vefat ederse DYP ölür. Allah geçinden versin İnönü rahmetlik olursa SHP kristal gibi dağılır gider. Gene Allah geçinden versin Ecevit başına bir iş gelir vefat ederse DSP diye birşey kalmaz. Türkeş vefat ederse MÇP kalmaz. Allah geçinden versin Hoca vefat ederse RP'si kalmaz. Ama Halkın Emek Partisi Genel Başkanı Fehmi Işıklar ölürse binlerce Fehmi Işıklar nöbete gelir, bayrağı alır, en yükseklere çıkarır. Böyle arkadaşlarımız var bizim, biz örgütüz, çağdaş bir partiyiz, rozete bağlı bir parti değiliz. Fenerbahçe, Galatasaray gibi futbol takımı tutan parti değiliz. Çağdaş ve en ileri partiyiz. Nasıl çağdaş partiyiz, bakın Avrupaya, bakın sosyalist ülkelere, halklar toplumlar ayağa kalkıyor. Antidemokratik olarak bulduğu diktatör olarak bulduğu yönetimleri, başkanları alaşağı ediyor. Kendi yönetimlerini oluşturuyorlar. Bizde çağdaş bir partiyiz bizde insan haklan, özgürlükler, demokrasi yolunda mücadele veren en ilerici bir partiyiz, çağa yakınız, bizim dışımızdaki düzen partileri aman bu düzen kurulmasın diye uğraşıyorlar. Hepsi gerici, istediği kadar solcuyum desinler, solcuyum demekle solcu olunmaz. Bize diyorlarki aman solu bölmeyin, solu birleştirin, birleştik, bizim kimseyle birleşme niyetimiz yok. Biz halkımızı birleştireceğiz. Dini inancı ne olursa olsun, mesebi (mezhebi) ne olursa olsun, kökeni ne olursa olsun, ezilen sömürülen yoksul olan halkımızı birleştirmeye kararlıyız. Halkımızın yanında yer almak isteyen, bütün siyasi kadroları halkımızın yanına davet ediyoruz. Halkımızı içine sindirsinler, onunla birlikte olsunlar, onunla omuz omuza yürüsünler ve biz gene her yerde söylüyoruz, en büyük düşmanımızı önce yenmek zorundayız. Bizim en büyük düşmanımız korkudur. Yıllardır bize verilen korkudur. Önce birleşeceğiz, güçleneceğiz, birbirimize sahip çıkacağız, korkuyu yeneceğiz. Burada beni dinleyen memurlar vardır Ankarada (anlaşılamamıştır) duyuyor söylüyorum. Halkın Emek Partisinden bir tek kişiye bile haksız uygulama yapılırsa, baskı yapılırsa hukuk dışı muamele yapılırsa o memurla uğraşacağız, o memurun ismini bütün örgütümüze duyuracağız asacağız, diyeceğiz ki bu halkımıza eziyet etmiştir, yasa dışı davranmıştır ve başta genel başkan olarak bana ve bütün partimize yapılmış sayacağım. Her zaman haklının yanında yer alacağız. Sevgili arkadaşlar birçok ilde, birçok bölgede yolda giderken, yurttaşlarımıza onların duygularına tercüman olabilmek için bu işareti yapıyoruz (zafer işareti) soruyorlar, bu nedir, bu bizim halkımızın bu Halkın Emek Partisinin bu hepimizin zafer işaretidir. Zafer bizim olacaktır. Zafer özgürlüğün olacaktır. En kısa zamanda kavuşmak için bütün yurtta örgütlenecek, baskının zulmün üstüne üstüne gideceğiz, sömürünün üstüne gidecek. Sizleri bu duyguyla ve sevgiyle selamlıyorum. Buraya gelemeyen yurttaşlarımıza sevgilerimi saygılarımı iletmenizi rica ediyorum. Hepiniz varolun, sağolun."

b) Halkın Emek Partisi Zeytinburnu (İstanbul) ilçe örgütünce 23.2.1992 tarihinde düzenlenen "Barış ve Özgürlük" toplantısındaki konuşması

" Değerli konuklar, basın emekçileri, (anlaşılamamış) hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum, Zeytinburnu deyince aklımıza Gazlıçeşme geliyor. Gazlıçeşme deyince aklımıza (anlaşılamamış) işçileri geliyor, (anlaşılamamış) Zeytinburnu deyince akla devrimciler geliyor. Devrimciler merhaba bugün Türkiye'nin her yerinde emeği ile geçinen insan hakları ihlal edilen baskı altında kalan insanlar gülerek, oynayarak, halay çekerek, baskı ve sömürü düzenine (anlaşılamamış) haksız bir savaş var ilçe başkanı söyledi, bu savaşta Ortadoğu halklarının hiçbir çıkan Türkiye savaşa girmedi, savaşa girmediğimiz halde yüzbinlerce işçi kapıdışarı atıldı, 5 milyona varan işsizlere yenileri katıldı. Birde savaşa girseydik, açlık ve sefalet (anlaşılamamış) bu düzen partileri (anlaşılamamış) Özal Cumhurbaşkanı olurdu, olmazdı, Özal Cumhurbaşkanı olursa indiririz, Çankayada elini sıkmayız (anlaşılamamış) şimdi demokrasiyi kurma iddiasındalar (anlaşılamamış) bugün demokrasimizin yanında en büyük sorun Kürt sorunudur özgür bir ortamda barışçı yollarla demokratik bir ortamda tartışmalı, güvenlik kurulunda tartışarak, biraz güvenlik konusunda, biraz (anlaşılamamış) halkın görüşü alınmadan türkü söylesinler, şarkı söylesinler (anlaşılamamış) Kürt sorunu yukarıdan aşağıya dik teyet inerek çözülemez. Kürt sorununu Türkler çözecektir. Kürtlerle eşit ve kardeşçe omuz omuza çözeceklerdir. Halkın yoktur birbiriyle çelişkisi, alevi diye böldüler, şafıi diye böldüler, hanefi diye böldüler, sünni diye böldüler (anlaşılamadı) Bu hareket bir başkaldırıldı (başkaldırıdır) bu başkaldırıya bu sese kulak vermek zorundadırlar. HEP kurulmadan önce ne din konusu, kültür konusu meydana gelmemiştir. Biz halkımız dilini konuşacak, türküsünü söyleyecek, takunyayı giyecek, kendi demokratik değerlere sahip çıkacak, kendi ülkesinde söz ve karar sahibi olacak, Konya'da, Antalya'da, Ankara'da, İzmir'de, Hamburg'da, Pitsburg'da, Londra'da HEP böyle coşkulu demokratik haklar için haykırıyorlar. Ancak barış ancak özgürlük ancak demokrasi istiyorlar. Bir gün gelecek artık bağırmadan konuşacağız. Bir gün gelecek çok güzel şeyler anlatacağız. Güleç yüzlü olacağız, eğer bugün bağırıyorsak, bugün suratımız asıksa (anlaşılamamış) inim inliyorda, onun için ateş düştüğü yeri yakar, gençlerimiz işsiz, çocuklarımız eğitimsiz, sağlıksız, hastahane kapılarında sürünüyor insanlarımız, bu nedenle her zaman biraz daha asık suratlıyız, demokrasi diyorki, (anlaşılamamış) biraz özgür sayıldığımız bu ortamda bu geceden hapishanelerde insanlık onuru için mücadele veren gençlerimizi selamlıyorum. HEP namuslu insanların emeği ile geçinen partisidir. Çeşitli yakıştırmalar yapıyorlar. Bölücü parti diyorlar. Gerçek bölücüler bizim partiye bölücü parti diyor. Bu parti Kürtlerin partisi diyorlar. Bu parti aksilerin partisi diyorlar. Ben buradan her yerde ilan ettiğim gibi ilan ediyorum. Bu parti ezilen, sömürülen baskı altında tutulanların partisidir. Bu parti en çok kimin partisidir. En çok ezilen, en çok sömürülen, en çok baskı altında tutulanların partisidir. Kimdir bunlar? Eğer bu devlet, eğer bu düzen partileri hala bu partiye Kürt partisi, alevi partisi diyorlarsa demekki alevilerle, Kürtleri çok ezdiniz, çok sömürdünüz, çok baskı altında tuttunuz. Yine bize diyorlarki oylar boşa gitmesin, sol birleşsin, bugüne kadar sanki oyları boşa gitmemişti, sanki oylar çok doluya gitmiş de şimdi oylar boşa gitmesin diyorlar, esas bundan sonra boşa gitmeyecek, bizim sol partilerle birleşme sorunumuz yok, böyle bir görevimiz yok bizim, açıkça ilan ediyorum, kadrolarınıza, taraftarlarınıza, Akbulut'a, bizim halkımızı birleştirme gibi bir sorunumuz var. Edirneliyle, Hakkarili, hanefı ile şafiiyi, sünni ile aleviyi, Kürtle-Türkü omuz omuza birleştirip, demokrasi mücadelesi verme gibi görevimiz var. Halkımız birieşirse o zaman sol kadrolar da burada görev alırlar. Biz Pitsburg'da sorduk, Hamburg'da sorduk, sözler gibi insanlar da onlar, yurttaşlarımıza sorduk hani kestiği yenmezdi diye iteliyordunuz ya, birbirinizin gözünü çıkarıyordunuz ya, şimdi Almanyadasınız, kimin kestiğini yiyorsunuz, varmı çıkar çelişkiniz, biz birbirimizin, biz inançlarımızın, kültürümüzün bir zenginliği olarak kabul ederiz, insanca yaşayacak bir kültür zenginliği olan değerler yaratacağız, dediğim zaman, herkes bu dediğimi başıyla onayladı. Demek bizim birbirimizle çelişkimiz yok dedi, yakında seçim var, bu bizim fidan boylu Özal'ın ne yapacağı belli olmaz. Bu seçimde HEP'e ya insan haklarına saygılı özgürlüklere saygılı, demokrasiyi kurma kararlılığı, koalisyon olacak, ya da bu değerlere sahip olmayan iktidar karşısında ciddi bir muhalefet olacağız, işçisiyle, köylüsüyle, memuru emeklisiyle, esnafıyla, hep birlikte yavaş yavaş, sağlam ve kararlı adımlarla, iktidara yürüyeceğiz. Ben böyle söylediğim zaman, daha yeni bir parti nasıl iktidar olur, falan diyorlar.

Bunlardan bakan, başbakan olurmu diyorlar. Yusuf Özal'dan olurda yetim Hüsnü'den olurda, bunlardan olmaz. Olur, olur, öyle bir olur ki (anlaşılamamış) generaller bizi suçluyordu, hapishaneden çıkar çıkmaz, halk bizi meclise gönderdi, demekki oluyormuş, saygılar sunuyorum. Sizlerle gurur duyuyorum."

c) Halkın Emek Partisi tarafından 21.3.1991 tarihinde İstanbul'da düzenlenen "Nevruz Şenlikleri"ndeki konuşması :

"Özgürlük, demokrasi ve barış uğruna yürümekten onur duyduğum tüm devrimci yurtsever ilerici ve demokrat dostlarım, İşçi ve emekçi kardeşlerim, sevgili gençler ve saygıdeğer hanım yandaşlarım, bacılarım, sizlere en iyi dileklerimle sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Bugün 21 Mart anlamlı ve onurlu bir gün, bugün Nevruz yeni bir gün, yeni (anlaşılamamış) direniş, mücadele başkaldırı ve özgürlük hareketini yükseltme günüdür. Bugün zulme, sömürüye, baskıya başkaldırışın sembolleştiği Nevruz'dur. Bugün demirci Kava'nın zalim (anlaşılamamış) özgürlük meş'alesini Kürt halkına emanet ettiği yer, gündür. Bugün Kürt halkının özgürlük bayramıdır. Sömürüye ve sömürgeciliğe karşı olan bir (anlaşılamamış) gündür. Nevruzumuz. Kutlu olsun, Kürt Hiroşiması, Halepçe vahşetinin bir kez daha lanetlendiği gündür. Bugün Halepçe (anlaşılamamış) ve bir daha Halepçeler yaşanmasın diye haykırıldığı gündür. Böylesine görkemli bir şekilde kutlamanın onurunu kutluyoruz. Selam olsun Kava'nın (anlaşılamamış) Kaya'lara meydanlara sevgili dostlarım Kürt halkının direnme onuru ve mücadele geleneği Nevruz'un kelime anlamı (anlaşılamamış) bu aynı zamanda ve şimdi özgürlük ve demokrasi mücadelesini (anlaşılamamış) emekçi halklarımızın yanında onlarla omuz omuza hep barışa, hep demokrasiye, hep özgürlüğe doğru kararlı adımlarla yürüyoruz, (anlaşılamamış) çığ gibi büyüyor, örgütleniyor. Özgürlük, demokrasi ve meşrutiyet (meşruiyet) dönemleri için Cizre'de, Nusaybin'de, idil'de, Şırnak'da, Tatvan'da ve daha birçok yerde direnen halkımızın Zonguldak'da işçilerin, kamu çalışanlarının, emekçilerin, işçilerin, yoksul ve topraksız köylülerin (anlaşılamamış) bilim adamlarının aydınların, devrimcilerin, demokratların, direnişlerin, yurtseverlerin, yurttaşlık haklarının elinden alınan onurlu insanların (anlaşılamamış) kucaklıyorum, sarılıyorum. Nevruz Bayramında (anlaşılamamış) başkaldırı ve Kaya gibi birinin önderlik yapmasıdır. Nevruzun başlangıca halkın zalim hükümdarın baskısından kurtulma, aradan 2600 yıl geçsede kılıç ve kurşunla (anlaşılamamış) baskı, zulüm ve sömürü düzenini ayakta tutabilmek için bu ideolojinin şeytanları (anlaşılamamış) egemenlere, dün, bugünde Ankara'nın baskısında (anlaşılamamış) günüdür. Bugün özgürlük ve demokrasi tarihinde kınıyoruz ve özellikle 12 Eylül'ün taraflarına ve tüm (anlaşılamamış) insan haklarına karşı saygı istiyoruz. Demokrasi istiyoruz. Ve halkın yönetilmediği sömürü birliğine ve kamu işçiliğine dayalı, bir demokratik düzen için mücadele veriyoruz. Ve halkın aradan kaldırıldığı ve halkın sevinç gözyaşları bu Kürt halkı için elbette kutsal bir bayramdır. Özgür, haklının sömürünün birliği içinde yaşayan Kürt halkı bu bayramı, sevinç gözyaşları içinde zafer ve özgürlük türkülerini haykırarak ve halay çekerek kutlamayı çoktan hak etmiştir. Halkla yazılı halkın halkla karşı direnişlerinin ürünüdür. Bu tür bayramları ancak halk ayakta tutabilir. Ve buna halk sahip çıkabilir. Diriliş halk gruplarının özlemi (anlaşılamamış) halkın sevinç gözyaşları ile bayramla Nevruz Bayramı bölgenin çeşitli bayramları var her çeşit bölgeye rağmen Nevruzu (anlaşılamamış) önümüzde özellikle Türkiye çapında sömürücü ve (anlaşılamamış) halkın devrimci meşalesini dile getiren (anlaşılamamış) güçlü bir (anlaşılamamış) Kürt halkı her zaman maddi değerlere yazmış ve o ne kadar ilginçtir, tüm demokrasi güçleri bu değerleri yaşatma müddeti içindedirler. Kürt halkının, yaşamında onunla dayanışma içinde Kürt halkı özgürlük uğruna hiçbir zaman vazgeçmemiş ve ancak ve ancak (anlaşılamamış) bu yüzden de bugünkü geleneklerine ve kutsal değerlerini hep ayakta tutmasını bilmiştir. Nevruz (anlaşılamamış) bu güzel günü ve anlamlı bayramı kutlamaya çalışıyoruz. İşte sürekli kutlamak almış (anlaşılamamış) Bugün bu Kürt halkı başka anlama getirirler de engellere (anlaşılamamış) şu veya Kürt bayramı deseler de Kürt halkına yağ çekiyorlar. 70 yıllık politikaları iflas ettiğini görüyorlar, iktidarın önemli olan aydası ve sürpriz çıkıştan hem iktidar partisinin büyük ümidi hem de düzen partilerini allan bullak ediyor. Bugün mukaddes ve (anlaşılamamış) Kürt halkına uygulanan politikanın yanlışlığından bahsediyorlar. Düne kadar yok denen Kürtlerle ilgili sahte nüfus karşılaştırmaları yaparak akıl dışı, gerçek dışı, bilgiler üretiyorlar. Kürt kardeşliği de tartışılmaz ve vazgeçilmez haktır. Bu gece demokrasinin önünde birçok engeller duruyor. Sendikal hak ve özgürlükler, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri, demokratik hak ve özgürlükler (anlaşılamamış) herkes biliyor ki demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Milli Güvenlik Kurulu coşkunuzu biliyorum ama genel başkan olduğum halde, Nevruz (anlaşılamamış) zaman tanıdı, onun için izin verinde konuşmamı tamamlıyayım. Kürt sorununu Milli Güvenlik Kurulu, hükümet, politikacı, gazeteci, sendikacı, tüccar, gemici daha aydınlatılırsa Kürt, Çerkez, Türk, Arnavut, Fransız, İngiliz, hatta satılmış Kürt ne kadar kaldırabiliyorsa bunu ne kadar gerçeği söyleyen Nevruz'un (anlaşılamamış) her Kürdün hakları vardır. Kürt halkı kaderini tayin hakkını kullanırken tekrar ediyorum. Kürt halkı kendi kaderini tayin etme hakkını kullanırken (anlaşılamamış) ben bu nedenle hoşnut değilim diyeceğim, bu yüzden Birleşmiş Milletlerin de uluslararası şölenleri özünü oluşturan halkların kendi kaderlerini tayin hakkına karşı çıkılması yerine, uluslararası hukuka akla, gerçeğe insanlık onuruna aykırı olan uygulamalara ve burjuvaların (anlaşılamamış) ve çok iyi büinmeliki, Kürt sorunu demokratik platformda özgürce tartışılmadan akla (anlaşılamamış) Türkiye'de gerçek bir demokrasiden söz edilemeyecek ve Kürt halkının bu anlamda (anlaşılamamış) baskı altında tutulmuş, onlar da halklar arasında eşit (anlaşılamamış) Türk ve Kürt halklarının (anlaşılamamış) bugün de bu kalabalık halkların evlenmesine rağmen, (anlaşılamamış) onun için yüksek sesle diyorum ki Türkiye'de demokrasi yoktur, çatlak sesler çıkıyor yılların şartlandırılmışlığı içinde çatlak ses çıkaranlara bu durumda seslenmek istiyorum. Korkmayın, yanlıştan vazgeçin daha mutlu, herkesin (anlaşılamamış) insan onurunu varedin yeter baskı zulüm ve sömürüye dayalı hiçbir düzen uzun süre ayakta durmamıştır. Artık bu gerçeği görün ve kabul edin. Dünyadaki gelişmeler nedeni ile hiçbir (anlaşılamamış) Türkiye'de böyle olmalıdır. Bu yüce toplum karşısında Birleşmiş Milletlere seslenmek istiyorum. Kürtlerin yaşadığı, Kürt halkının yürüttüğü mücadeleye sessiz kalınmamalıdır. En kısa zamanda Birleşmiş Milletler topluluğunda bir Kürt konferansı toplanmalıdır. Özellikle Irak'ta savaşan Kürt halkına Kızılay ve Kızılhaç çerçevesinde gerek gıda ve tıbbi yardım yapılmalıdır, (anlaşılamamış) Dostların bugün yasak olmasına rağmen Halepçe katliamına kadar Nevruz bayramını (anlaşılamamış) içinde kutluyoruz. Bugün de hep birlikte, yarında kutlama kararının ve daha kararlı ve daha (anlaşılamamış) burada genel başkan olarak şu huzurda söylemek istiyorum, gelecek Nevruz'u bütün Türkiye'de özellikle Diyarbakır'da bütün yurtta meydanlarda miting şeklinde kutlanmasını partim MKYK. öneriyorum, (anlaşılamamış) Yaşama hakkını dilerim ki büyük bir gelecek mücadelesi karşısında, her türlü tavrı (anlaşılamamış) insan hakları, özgürlükleri, demokrasi mücadelesi olacaktır. Hep barışa, hep demokrasiye, hep özgürlüğe ilerlerken, Nevruz ateşiyle tutuşan (anlaşılamamış) özgürlük şölenlerinde burada olmayan yetkililere Çankaya'da oturana ve Ankara'da oturanlara bu Nevruz'da yapılan baskıların öldürülenlerin işkence görülenlerin hesabı sorulmalıdır. Selam olsun insanlık onuru, işkenceyi yenecek diyen gençlere, selam olsun, selam olsun, işçiye, emekçiye, selam olsun sömürü baskı, zulme karşı duranlara selam olsun,"

d) Halkın Emek Partisi İzmir il örgütünce 22.3.1991 tarihinde düzenlenen eğlence gecesindeki konuşması :

"Nevruz Frozbe, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesinde omuz omuza yürümekten onur duyduğum tüm devrimci yurtsever ilerici ve demokrat dostlarım, işçi ve emekçi kardeşlerim sevgili gençler ve saygıdeğer kadın yoldaşlarımız, bacılarım. Sizleri en iyi dileklerimle sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Benim konuşma biçimim yazılı alışkanlığı içerisinde değil, hep sözlü konuşurum, ama bugün Nevruz ve hepimiz anlamı aynı olduğu için onbeşbin kişiye İstanbul'da ne söyledi isem İzmir'de de onu söylemek istediğim için 24'de Diyarbekir'de, 26'sında Mersin'de aynı şeyleri söylemek içki yazılı okuyacağım, Bugün 21 Mart anlamlı ve onurlu bugün bugün Nevruz yeni bir günün, yeni bir umudun yıldönümü değil. Zulme karşı direniş, mücadele, başkaldırı ve Özgürlük talebinin yükseldiği gündür. Bugün zulme, sömürüye, baskıya başkaldırışın sembolleştiği Nevruz'dur. Bugün demirci Kaya'nın (Kava'nın) zalimce ak saltanatının (zalim Dehhak saltanatını) yerle bir ederek özgürlük ateşini Kürt halkına emanet ettiği ikibinaltıyüz yıllık direniş geleneğinin bayraklaştığı bir gündür. Bugün Kürt halkının özgürlük bayramıdır. Bugün aynı zamanda sömürüye ve sömürgeciliğe karşı olan dil, din, milliyet ve renk farkı gözetmeden herkesin, mücadele ve dayanışma azminin, bilenerek kenetlendiği anlamlı bir gündür. Nevruzumuz kutlu olsun. Bugün Kürt Hiroşiması ve Halepçe vahşetini bir kez daha lanetlediğimiz gündür, Halepçelerin hesabı sorulsun. Ve bir daha Halepçeler yaşanmasın, diye haykırdığımız bir gündür. Biz bugün gözyaşı da dökeriz, bu gözyaşı sevinç ve özgürlük gözyaşıdır. Ve biz şimdi bu anlamlı günün ve Nevruz'un ruhuyla, ırk, din, dil, milliyet farkı gözetmeden Nevruz'u kenetlenerek kutlayabilmiş olmanın coşkusunu yaşıyoruz. Özgürlük, demokrasi ve barış güçleri olarak el ele ve yığınsal ve kitlesel Nevruz'u böylesine görkemli bir şekilde kutlamanın sevincini yaşıyoruz. Selam olsun Kama'ların (Kava'ların) özgürlük ateşlerini çağ çağ dağlardan Avrupalara kırlara, ovalara, meydanlara taşıyanlara sevgili dostlarım, Kürt halkının direnme ruhunu mücadele geleneğim simgeleyen Nevruz'un kelime anlamı her ne kadar yeni bir gün olarak bilinmekte ise de bu aynı zamanda yeniden doğuşu dile getirir. Ve şimdi Özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren biz de yeniden doğuyor, kendimizi aşıyor, yeniliyor, zulme ve baskıya karşı, mücadele azmimizi yükseltiyor, saflarımızı sıklaştırıyoruz. Emekçi halklarımızın yanında onlarla omuz omuza hep barışa, hep demokrasiye, hep özgürlüğe doğru kararlı adımlarla yürüyoruz. Hava sıcak izin verirseniz ceketimi çıkarmak istiyorum. Ve halklar huzurunda baskaldıran ve halklar şimdi çığ gibi büyüyor, örgütleniyor. Özgürlük, demokrasi ve meşrutiyet (meşruiyet) mücadeleleri için Cizre'de, Nusaybin'de, Diyarbekir'de, İdil ve Şırnak'da, Tatvan'da ve daha birçok yerde halkımızın Zonguldak'ta işçilerin gecekondulardaki yoksulların yanında yürüyoruz. Sendikal haklar mücadelesi ve kamu çalışanları emekçilerin, işçilerin ve yoksullar ve topraksız köylülerim, taban fiyatları, boğazı sıkılan üreticilerin sosyal ve güvenlikten yoksun fukara halkımızın cins ayırımı nedeniyle daha çok sömürülen ve baskı altında tutulan kadınlarımızın bilimsel araştırma yapma özgürlüğü kısıtlanan bilim adamlarının, düşünce, anlatım ve anlatım özgürlüğü zincirleri vurulan aydınların, zindanlarda tutsak tutulan devrimcilerin, demokratların, ilericilerin, yurtseverlerin, yurttaşlık haklan ellerinden alınan gururlu insanların şanına büyük bir azimle mücadele bayrağımızı yükseltiyoruz. Unutulmamalıdır ki Nevruz bayramının önemini arttırıp ona nitelik ve direnç kazandıran şey zulme karşı başkaldırıdır. Ve isyana karşı bir emekçinin önderlik yapmasının aradan 2600 yıl geçse de kılık ve biçim değiştirse de ve haklar (Dehhaklar) bugün de vardır. Baskı, zulüm ve sömürü düzenini tutabilmek için resmi ideolojinin şeytanları akıl almaz dönemler (önlemler) fısıldıyor ve egemenlere yol gösteriyor. Dün de bugün de haklarının (Dehhakların) baskısına ve zulmüne karşı çıkma günüdür. 2603 yıl(dır) önce tutuşturulan onurun, direnişin, kıvılcımlarının bugün özgürlük ve demokrasi mücadelemize meşale yakarak yürüyoruz. Ve özellikle 12 Eylül mihraklarına ve cümle zorbalara karşı saflarımızı sıklaştırıyoruz. İnsan haklarına karşı saygı istiyoruz, demokrasi istiyoruz ve halkların ezilmediği, gönül birliğine ve kamu eşitliğine dayalı, demokratik bir düzen için mücadele veriyoruz. Ve hakkın ortadan kaldırıldığı ve halkın sevinç gözyaşlarını tutamadığı o zahmet günü Kürt halkı için elbette ulusal bir bayramdır. Zulmün, baskının sömürünün binbir çeşidini yaşayan Kürt halkı bugün bu bayramı sevinç gözyaşları içinde zafer ve özgürlük türküleri haykırarak ve halaylar çekerek kutlamayı çoktan haketmiştir. Halk bayramları halkın ortak acı ve sevinçlerinin bir ürünüdür. Bu tür kavranılan bayramları ancak halk yaratabilir ve ona halk sahip çıkabilir. Geniş halk yığınlarının istemi, dilek ve beklentileri, uyuşmayan bayramlar cılız kalır. Coşkusuzdur. Giderek unutulur ve yokolur. Bölgede çeşitli bayramlar her çeşit teşvik ve desteğe rağmen Nevruz'un yerini dolduramaz. Halk Nevruzun devrimci ruhuna sahip çıkmış ve onu ulusal özellikleriyle de şekillendirerek bugüne kadar rengarenk gelenek olarak yaşatmıştır. Günümüzde özellikle, Kürt edebiyatında sömürücü ve sömürgeci güçlerin ne hakla (Dehhakla) özleştirildiğini ve kama (Kava) (anlaşılamamış) halkı devrimci mücadelesinin dile getiren güçlü bin imajın kullanıldığını görüyoruz. Bu halkımızın Nevruz içeriğine getirdiği anlamlı ve yeni katkıdır. Kürt halkı Nevruz için her zaman kendi maddi ve manevi desteğini, değerlerini yaratmış ve onu yaşatmıştır. Tüm demokratik güçlerin de bu değerlerin yaşatılabilmesi için ezilen Kürt balkıyla dayanışmada bulunmaktan onur duymuştur. Dostlarım. Kürt halkı özgürlük tutkusundan hiçbir zaman vazgeçmemiş, daima onu kıskanmış bir halktır. O yüzden de kültürünü, geleneklerini ve ulusal değerlerini hep ayakta tutmasını bilmiştir. Nevruz nasılki Kürtlerin en eski dili (dini) zedustlu (Zerdüşt'ün) kutsal kitabı Zameraska'da (Zendavesta), Firdevsi'nin Şehnamesinde, Ömer Hayyam'ın Nevruznamesinde, Şeref kanın (Şerefhan'ın) Şerefnamesinde, Ahmedi Haninin (anlaşılamamış) nakış nakış işlenmişse o günlerden bu yana da Kürt aydınlarının, yazarlarının şairlerinin, ressam ve araştırmacılarının eserlerinde yeni ve çağdaş örneklerinin çoğalarak günümüze kadar zenginleşerek taşınmıştır. Zorbalar ise bu güzel ve anlamlı bayramı unutturmaya çalışmış, sürekli kana boyamış, Nevruz Bayramını karartmaya çalışmışlardır. Bugün durum çok farklıdır. Başka anlamlar verseler de ve Ergenekon'a kadar gitseler de, Türk Bayramı deseler de el çırpıyorlar, coğrafî raporlarla Kürt halkına yağ çekiyorlar. 70 yıllık inkarcı politikalarla resmi ideolojinin iflas ettiğini görüyorlar, iktidarın dönemsel olarak faydacı ve sürpriz çıkışları her (hem) iktidar partisinin bir bölümünü hem de (bir) diğer düzen partilerini allak bullak ediyor. Bunun utangaç bir üslupla olsa da Kürt halkından uygulanan politikalarıyla yanlışlığından söz ediyorlar. Düne kadar yok dedikleri Kürtlerle ilgili sahte nüfus karşılaştırmaları yaparak akıl dışı, gerçek dışı ve bilim dışı çözümler öneriyorlar. Şimdi buradan ve haklara kulağına birşeyler fısıldayan şeytanlara sesleniyorum. Kendi kaderini belirlemek her halk için olduğu kadar, Kürt halkı için de tartışılmaz, vazgeçilmez bir haktır. Türkiye'de demokrasinin önünde birçok engel vardır. Sendikal hak ve özgürlükler, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, demokratik hak ve özgürlükler, anlamındaki sınırlamalar bu engellerden bazılarıdır. Ama dost düşman biliyorki bugün Türkiye'de demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Kürt sorunu Milli Güvenlik Kurulu, Hükümet, MİT, politikacı, sendikacı, tüccar, fabrikatör daha da ayrıntılaştırırsak, Türk, Çerkez, Fransız, İngiliz hattâ satılmış Kürt ne kadar tartışabiliyorsa, bu tartışmaya ne kadar hakları varsa gerçeği söyleyen bir aydının gerçek bir demokratın ve ben insanım diyen her Kürtün en az o kadar hakkı vardır. Altını çizmek istediğim bir gerçek var. Burasını sessiz dinlemenizi istiyorum, çünki burada ne fazla acı, ne de bizi coşkulandıracak bir şey vardır. Bir gerçeğin altını çizmek ve ilan etmek istiyorum huzurlarınızda, Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken, biraz sessiz olun, burada sessiz olalım. Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken kuruluşunda benim de emeğim, harcında benim de gözyaşım ve kanım olan bu devlet bana çok zulüm, bana çok baskı ve işkence yaptı, ben bu devletten hoşnut değilim diyeceği düşünülüyorsa, Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken, altını çiziyorum, harcında benim de gözyaşım, kanım var dediğim bu devlet için bana çok zulüm yaptı, çok işkence yaptı, beni kan ağlattı diyeceği düşünülüyor ve ona göre bir karar verileceği hesaplanıyorsa, Birleşmiş Milletler'in temel bir ilkesi olan uluslararası sözleşmelerin özünü oluşturan hakların kendi haklarını tayin etme hakkına Kürt halkı açısından karşı çıkacaklarına bugüne kadar Kürt halkına baskı yapan, işkence yapan, zulüm yapan politikalara ve devlet resmi ideolojisine karşı çıksınlar. Çok iyi bilinmelidir ki, Kürt sorunu demokratik bir ortamda özgürce tartışılmadan, çağa, akla ve bilime uygun çözümlenmeden, Türkiye'de gerçek bir demokrasiden söz edilemeyecek ve Kürt (Türk) halkı da özgür olamayacak. Çünkü Türk halkı da baskı altında tutulmuş, onlar da haklar (halklar) arasında eşit ve adil olmayan zora dayalı ilişkileri kabullenmeye zorlanmışlardır. Bugüne kadar köle-efendi ilişkisinde Kürt ve Türk halklarına bu ilişkiler zorbaca dayatıldı. Bugün de bu zorbalık halkların iradesine rağmen sürdürülüyor. Onun için de diyoruz ki Türkiye'de demokrasi yoktur. Bugünlerde de bu konularda aralanan kapı ve atılan adımlar olumlu işaretler verse de yetmiyor, yetmiyecektir. Devlet korosunda bu işaretler nedeniyle çatlak sesler duyuluyor. Parti liderleri, düzen parti liderleri, düzenin parti liderleri, ilerici geçinen birçok yazar, çizer yılların şartlandırılmışlığı içinde tedirgin durumdalar, çatlak ses çıkaranlara tedirgin olanlara buradan sesleniyorum. Haksızsınız, yanlışsınız, bundan korkmayın, rahat olun, herkes sizin gibi insan olduğunu . . . (bant bitimi) Birçok yerde bu yıl Nevruz'da birçok gencimiz, birçok insanımız işkence gördü, tutuklandı ve şehit edildiler, hiçkimse kuşku duymasın, bütün bunların hesabı birgün teker teker sorulacak, faturaları ödettiriIecektir. Bu yıl İstanbul'da onbeşbin, burada üçbin ayakta duran insanlarımız var. Kusura bakmasınlar yerler salonlar dar geliyor. Bu nedenle gelecek sene Merkez Karar Yönetim Kuruluna İstanbul'da önerdim, meydanlarda, mitinglerde Nevruz'u kutlamalayız. Gelecek sene Nevruz'da Diyarbakır'da buluşuyoruz. Bu yüce topluluk karşısında Birleşmiş Milletlere ve onu oluşturan devletlere sesleniyorum. Kürtlerin yaşadığı tüm parçalarda, Kürt halkının yürüttüğü mücadele ve onun haklı isteklerine sessiz kalamazsınız. Çeşitli platformlarda öğrenildiği gibi en kısa zamanda Birleşmiş Milletler kapsamında bir Kürt konferansı düzenlenmeli, adil uluslararası sözleşmelere uygun, demokratik bir çözüm bulunmalıdır. Özellikle Irak'ta faşist Saddam'a karşı savaşan Kürt halkına Kızılay, Kızılhaç çerçevesinde yardım kampanyası açılmalıdır. Orda ölümle karşı karşıya olan Kürt halkı da yalnız kalmamalıdır. Başbakana söyledim, biz bu göreve hazırız, yeterki topladığımız yardımları Irak Kürt halkına yetiştirebilsinler, ulaştırabilsinler. Dostlarım, bütün yasaklamalara onca baskılara, zulme, soykırıma, Halepçe katliamına rağmen Nevruz Bayramı canlı bir şekilde kutlanarak bugünlere gelindi. Bugün de hep birlikte daha coşkulu, daha kararlı ve daha kitlesel olarak Nevruz'u görkemli şekilde kutluyoruz. Demokrasi güçlerinin dayanışmasını böyle örnekler çok çoğalarak yarınlara umutla koşuyoruz. Bahar mevsiminin başladığı bu dönemde halkımız arasında canlı bir şekilde kutlanan Nevruz bitip tükenmez bir geleceğe olan inancın yeni ürünlerini veriyor. Yok olmak istemeyen bir halkın azami sevinci büyük bir geleceği kucaklayan mücadelesi karşısında her türlü zorba gücü yenecek insan hakları, demokrasi için mücadele veren bütün güçler ve insanlar mutlaka muzaffer olacaktır. Hep arşa, hep demokrasiye, özgürlüğe ilerlerken, Nevruz ateşiyle tutuşan ateşimizi, halklarımızın bayramlarının yasaklanmadığı, özgürlük şölenlerine başlan dik olarak el ele tutuşup halay çektiği günler için yükseltiyoruz. Çok kısaca bugün Nevruz günü arkadaşlarımın da belirttiği gibi uluslararası değere sahip, evrensel değere sahip bu kısa konuşmalarda çok daha birşeyi partimiz için söylemek istiyorum. HEP'ne Kürt partisi diyorlar. Elbette ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan ve zuîme uğrayan bir halk, Kürtler bu partiye sahip çıkıyorsa HEP'e yalnız bundan onur duyacaktır. Ancak biz hiçbir partiye MHP'ye bile Kürt (Türk) partisi suçlaması yapmadık. Bu haksız suçlamadır. Biz uluslararası tüm insanlara eşit bakıyoruz. Biz HEP olarak baskı, zulüm ve sömürüye uğrayanların partisiyiz. Ençok kimin partisiyiz? Ençok baskıya, ençok zulme, ençok sömürüye uğrayanların partisiyiz. Bütün bu dediklerimize rağmen Kürtlerin partisi diyorlarsa, demek en çok onu ezmişler, en çok onu sömürmüşler, ençok ona zulmetmişler. Selam olsun insanlık onuruyla işkenceyi yenene, yenecek diyenlere, selam olsun İsmail Beşikçilere selam olsun sömürü, baskı ve zulme uğrayanlara, zulme karşı duranlara selam olsun."

e) Halkın Emek Partisi Siirt il örgütünce 26.3.1991 tarihinde düzenlenen toplantıdaki konuşması :

"... Şimdi konuşmamın sessizce dinlenmesi yere geldi. Sayın Başbakan diyor ki, bu topraklarda Türküm diyen yaşar, ben de burada biliyorum bu sözü yuhluyorsunuz, Başbakana yuh çekmek aklımızdan geçmez, o bir parti başkanı, ben de buradan diyorum ki sayın Başbakan bu ülkede Kürtlerden onur duyan yirmimilyon insan yaşıyor. Sayın Özal Amerika'da Bush'la görüşüyor. Ne oyunlar tezgahlıyor bilmiyorum, inşallah sağsalim memleketimize gelir. O da diyor ki bağımsız Kürte hayır diyor. Bak okumakta bile güçlük çekiyorum, buradan Özal'a sesleniyorum. O fidan boylu Çankaya'daki Özal'a Kürtler bağımlı ve köle olmak istemiyorlar, bunu böylece bilin. Sayın Ecevit diyorki, önce bir partililer, bu partililer varsa orada onlardan özür diliyorum ve hepimiz bir yerlerden geldik. Sayın Ecevit diyorki bu ülkede Kürt sorunu yoktur, yoksa neyi konuşuyorsun o zaman, o zaman yoksa niye niye konuşuyorsun, olmayan şey konuşulurmu. Oysa bu ülkede demokrasinin önünde birçok engel var. Sendikal hak ve özgürlükler kısıtlanmış, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü yok, bunların hepsi demokrasinin önünde engeldir. Ama dost düşman bütün dünya alem biliyor ki demokrasinin önündeki en büyük engel Kürt sorunudur. Kürt sorunu çözülmeden Kürt çözülmeden Türk halkı da özgür olmayacak. Türkiye'de demokrasiden söz edilmeyecektir. Hepiniz televizyonda izliyorsunuz, yakışıklı parti liderlerini, hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden yakışıklı sözler ediyorlar. Bu ülkede sorunları biz çözeriz diyorlar. Kimdir bunlar, sayın Demirel onbeş yıl Başbakanlık yaptı, niye çözemedi. Sayın İnönü sülalece bu ülkeyi yönetti, devlet çocuğu olarak doğdu, niye çözemediler, Sayın Ecevit Başbakanlık yaptı, sayın Türkeş Başbakan Yardımcılığı yaptı, sayın Erbakan Başbakan Yardımcılığı yaptı . . . (anlaşılamadı) bunlar düzeltemediler, bunlar düzen partileri, yetmiş yıldır renk (red) ve inkar politikası izleyen devletin resmi (anlaşılamadı) tutsak olan partilerdir. Her yerde söylüyorum. Alın elinize büyük bir süpürge düzen partilerini bu bölgeden süpürün atın. Sayın Ecevit Allah gecinden versin, hakkın rahmetine kavuşursa onun da partisi dağılır. Türkeş'de öğle, Erbakan'da öğle, ama Fehmi Işıklar ölürse binlerce Fehmi Işıklar var. Daha yepyeni bir partiyiz. Bize çeşitli yakıştırmalar yapıyorlar. Bu parti Kürtlerin partisi, bu parti falanların partisi diye, buradan Kürt, Arap, Çerkez, Arnavut, Pomak herkese sesleniyorum. Bu parti ezilen, sömürülen, baskı altında tutulanların partisidir. Bu parti, bu parti ençok kimin partisidir (dinleyicilerden sloganla "Kürtlerin" diye bağırması). Bu parti ençok ezilen, sömürülen, ençok baskı altında tutulanların partisidir. Şimdi ben buradan soruyorum devlete, düzen partilerine, kim çok eziliyor ve kim çok sömürülüyor, eğer Kürtler eziliyor diyorlarsa suçlarını itiraf ediyorlar ve biz Kürtlerin de partisi olmaktan onur duyuyoruz. Arkadaşlar taktim edildiği, ettiği zaman böyle bir telaşa düşüyorlar. Urfalıyım de diyorlar, başkanım diyorlar. Ben Urfalıyım ama beni seçen demokrat Bursalılara huzurunuzda teşekkür ediyorum . . . (anlaşılamadı) Ama Kaya'lar çoğalıyor, Örgütleniyor ve Kayanın tutuşturduğu özgürlük ateşini bugün daha yükseklere ülkenin her yerine yaymak istiyorlar. Halkın Emek Partisine geldi diye Halkın Emek Partisi niye bazı insanlara baskı yapılıyor. Buraya partiye gelip gidenlere haksızlıklar, haksızlığa uğradı diye yakınları açlık grevi yapanlara geçmiş olsun demeye gelenlere baskı yapıldığını duyduk. Sevgili memurlar, geçiminiz, ücretiniz, siyasi iktidarın iki dudağının arasında biz sizin de haklarınızı savunuyoruz, sizin de insanca yaşamanızı istiyoruz ve Meclistede her-yerde memurların sıkıntısını dile getiriyoruz. Halkın Emek Partisi, emeğiyle geçinen insanların dostudur. Sakın olaki bundan sonra hukuk dışı, yasa dışı, insanlık dışı bir davranışta bulunmayın. Eğer böyle bir durumlar olursa mecliste bakanlıklarda gereğini yapacağız. Yap diyenler böyle, yap diyenler böyle bir uygulama yap diyenler sahip çıkmaz size, uzun süre sahip çıkmaz ve öğle yapanların ismini illerimizde, ilçelerimizde, duvara asacağız, her yerde tanıtacağız, çocukları bile onların zarar görür, artık eskisi gibi Siirt'te baskı yapıp, yasa dışı, hukuk dışı davranıp elbette rahat gitmek mümkün olmayacak. Halkın Emek Partisi Edirnede de il binasını açtı. Bursada da, Konyada da, Mersinde de, Hatayda da, sokakta (anlaşılamamış) Sevgili yurttaşlarım kendi ülkemizde, daha karnı tok gezmek istiyoruz. Refahın yaygınlaşmasını, kimsenin ele güne muhtaç olmamasını, emeklisiyle, memuruyla, köylüsüyle, esnafıyla, genciyle çocuğuyla inim inim inleyen kadınıyla hepimiz daha rahat yaşamak istiyoruz. Çağımız değişti artık. Bu çağa ayak uydurmak zorundadır. Hep birlikte düşünmek zorundayız. Bu topraklar bereketli, bu insanlar çalışkan, peki bu yoksulluk, bu sefalet bu açlık niye, çağ çağ yıllar boyu devam ediyor ve inim inim inleniyor. Çünkü, onlar halk yerine bir avuç çıkarcıyı düşünürler. Bugüne kadar uygulanan politikalar buydu. Artık bu değişmelidir, bunu değiştirmek için Halkın Emek Partisi elinden geleni yapacak bu önümüzdeki seçim. Hani oylarımız boşa gitmesin diyenlerimiz olur, bu önümüzdeki seçim koalisyon var. Halkın Emek Partisi ya böyle bir koalisyonun bir ortağı olacak ya da bir şer hükümete karşı halkı, halkın cephesini ve onun safını tutacak, onun muhalefetini oluşturacağız. Buradaki vali beni tanır. Beni uzun yıllardan beri tanır (anlaşılamadı) milletvekilimize göndereceğiz, imkan bulursam ben de uğrayıp bir merhaba diyeceğim. Ben 12 Eylül'de özellikle işkencenin, zulmün ağırını yaşadım. Bir böbreğimi kaybettim, dört yıl hapis yattım, idamla yargılandım. Ama ben şimdi meydanlarda bu 12 Eylül'de (anlaşılamadı) meydanlardayım. Halkın yanındayım ve milletvekiliyim. Allanın izniyle daha çok olacağız. Vali bilmeli bunu ve valiler bilmez ve emniyet müdürleri idamla yargılanan dört yıl yatan milletvekili oluyorsa, bunu yapıyorsa bizi hükümetede getirir. Siirt'te huzurunuzda buradan zulüm ve sömürüye karşı mücadele verenleri selamlıyorum. Selam olsun, selam olsun işkence, insanlık uğruna işkence, işkence (anlaşılamadı) cezaevindeki dostlar, selam olsun alın teri döküp de buraya gelemeyen yüce halkıma, selam olsun İsmail Beşikçilere selam olsun Nevruz ateşini yükseltenlere, Nevruz ateşini yükseltelim, biraz sonra aranızdan ayrılacağım ve siz dağılacaksınız, karışılmayınca hiçbir şey olmadığını görüyorlar, hep görüyoruz. Adı Nevruze du ka krelle"

f) Halkın Emek Partisi Şişli (İstanbul) ilçe örgütünce 8.5.1991 tarihinde düzenlenen "Dersim Gecesi"ndeki konuşması :

"Değerli dostlar, sayıları gittikçe artan bize güç katan değerli dostlarım, HEP mensupları, değerli mücadele arkadaşlarım, hepinizi partim adına sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Aslında bu toplantılarda bulunup, konuşup, tavır almak çok hoş değil ama bir araya gelmiş iken merak edilen, ilgi duyulan konularda kısa birşeyler söylemek gerekiyor. Örneğin bir yanım DİSK olduğu için birçok arkadaşım DİSK'i ne yapacaksınız, DİSK'i teslim alacakmıyız, diye soruyordu. Biliyorsunuz bir dönemin Türkiye işçi sınıfının temsilcisi, mücadelecisi ve Türkiye'nin delikanlısı olan DİSK'i teslim alacağız, yaşatacağız. Onu biraz daha güçlendireceğiz. Buna cezaevi koşullarında bile devletin gücü yetmedi. Halkın Emek Partisi henüz bir yılını doldurmadı.

Bugün ilan ettik seçim 9 Haziran'da büyük kongremizi yapacağız. Birçok arkadaşım milletvekili ve yöneticiler bu kongre ile ilgili ülke çapında il il, ilçe ilçe örgütümüzü dolaşıyorlar. Bu nedenle aramızda değiller. Kısa süre önce kurulan partimiz seçim hakkım elde etmiş ve kurultayla birlikte yapılacak ilk seçime hazır hale getirilmiştir. Buna halkımızın büyük katkısı olmuştur. Çok yeni partiyiz ama iddialı partiyiz. Diyoruz ki, önce insanı insanlaştıracağız. Bu insan korucu da olsa, rüşvet yeyici de olsa, satılmış Kürt de olsa onu insanlaştıracağız diyoruz çünki doğayı doğallaştıracağız. Dünyamızı ülkemizi, yaşanır hale getireceğiz. Üç toplumu sivilleştireceğiz. Militarist toplum yapısını sivil toplum yapısına dönüştüreceğiz ve her alanda toplumu örgütlendirecek, dört devleti demokratikleştirecek bunlar elbette kolay değil, bunların tümünü demokrasi olarak veriyoruz ve diyoruz ki Türkiye'de demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Bu çözülmeden Türkiye'de demokrasiden söz edilemez. Anti terör yasası çıkarıldığı zamanlar Meclis'de ifade ettim. Anti terör yasasının temel amacı devlet terörünü resmileştirmek, pekiştirmek ve kurumlaştırmaktır. Anti terör yasasının sekizinci maddesi konuşulmadan açıkça ama Meclis'de açıkça ifade ettim. Kürt halkı için, onun demokratik mücadelesi için getirilmiş, anti-demokratik ürün. (Bant değişimi) Her halkın olduğu kadar Nevruz gecesinde belirttiğim gibi her halkın kendi kaderini tayin hakkı vardır. Bu hak bugün en çok Kürt halkı için geçerlidir. Biz Türkiye'de Kürt halkı özgürlüğe kavuşmadığı sürece, biz Kürt (Türk) halkını (halkının) özgür olmayacağını biliyoruz ve halkların gönüllü birliğine dayalı, tam eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzenin kararlı savunucusu olacağız, mücadelecisi olacağız. Sevgili dostlarım, buradan Adıyaman'a, Malatya'ya, Elazığ'a gideceğim. Orada da kongreler olacak, geceler olacak. Biz Sosyaldemokrat Halkçı Parti iken bir espiriyle bunu ifade etmiştim. Aramızda SHP'li dostlarımız var. Onlar bizim kanımız, kollarımız, onlar tabii ki bu safta olacak. ANAP'larda bu safta olacak, yurtseverde demokratta onlar da buraya gelecek. Doğru Yolcular'da bu safta olacak, buraya gelecek. Onlara dedim ki büyük patronlara, sermayeye egemenlere göz kırptığınız için, sosyal yanınız bitti. Halkçı parti olarak kaldınız, pardon demokrat halkçı parti. Yedi tane milletvekili Paris'te Kürt gitti diye ihraç ettiniz. Demokrat yanınız gitti, kaldı Halkçı Parti, şimdi halk akın akın SHP'den kopuyor. Halk da gitti, geriye parti kaldı. Şimdi tüm partiler demokrasi mücadelesi verilemez durumda. Verilemeyecektir. O nedenle gücümüz ağır olduğunu yolumuzun uzun olduğunu biliyorum. Bu partide demişlerdi ki bir kurultayda nasıl oluyorda dört tane delege getirmek durumunda olan bu ülkede 99 tane Tunceli'n' delege ile temsil ediliyor. O kurultayda not tutmuşlar. 99 Dersim'li delege varmış, Dersim'li bir arkadaş dedi ki, bu kadar sürmeseydiniz, bu kadar ölçüp doğra-masaydınız 99 değil, dört delegeyle gelirdik. Şimdi İstanbul'da Dersimliler, Dersim'le dayanışma içerisinde, onlarla omuz omuzalar. İşte metropolle Dersim arasında böylece dialog kuruluyor. Bu birliği güçlendirecek ve oluşturacak, bu geceye emeği geçen değerli yöneticilerimize, değerli dostlarımıza, bu geceye omuz veren, dayanışma gösteren siz değerli kardeşlerimize teşekkür ediyor. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

g) Halkın Emek Partisi Diyarbakır İl Örgütü Başkanı Vedat Aydın'ın 10.7.1991 tarihinde yapılan cenaze törenindeki konuşması :

"Buraya, buraya Diyarbekir'e . . . (anlaşılamadı) 21 Mart'ında Nevruz'u kutlamak için gelecektim. Ne yazık ki, ne yazık ki faşist katiller tarafından öldürülen şehit edilen Vedat Aydın gibi yürekli bir dostumun cenaze töreninde konuşmak üzere geldim. Dünyanın, dünyanın ve Türkiye'nin çeşitli yerlerinden gelen değerli basın emekçileri, Sosyaldemokrat Halkçı Parti'nin değerli milletvekilleri, Doğru Yol Partisi'nin değerli milletvekilleri, Refah Partisi'nin değerli milletvekilleri, İnsan Hakları Derneği'nin değerli temsilcileri, sevgili işçi ve memur sendikacıları, sevgili meslekte . . . (anlaşılamamış) yöneticileri, sevgili Diyarbekirliler, Devrimciler, demokratlar, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bazı bazı merkezlerde . . . (anlaşılamamış) önce sessiz dinleyeceğiz. Bazı yerleri, bazı noktalarda ve kavşaklarda insanlarımızı bu alana bırakmayan görevlileri uyarıyorum. Bırakmazsanız gitmeyeceğiz. Önce HEP . . . (anlaşılamamış) başkanımız Mustafa Özer'in arabasına bomba kondu, sonra ayın beşinde Vedat Aydın gece yarısı evinden alındı, telsizli, bellerinde çıplak silahla görevliler tarafından evden alındı. Üç gün beş gün uğraştık. Dünya kamuoyuna sesleniyorum. Sessiz dinleyin, olayı anlatmak zorundayız. Burada deşarj olmak için toplanmadık. Bir cenaze töreni ile işimiz bitmiyor. Üç gün uğraştık. Bölge Valisi, Emniyet Müdürü, içişleri Bakanı hiçbirisi yerini bilmiyoruz dedi. Daha sonra, daha sonra iki gün sonra Gaziantep İl başkanımızdan telefon aldım. Gece üçte ona da polis görevlisiyim diyenler olmuş, çık emniyete kadar gideceğiz demiş. Vedat Aydın'dan dolayı çıkmamasını söyledik. Teslim olmadı, çıkmadı ve şimdi aramızda yaşamını sürdürüyor. Buradan bütün Türkiye halkımıza, devlete ve dünya kamuoyuna ilan ediyoruz, hiç bir yurttaşımız, hiç bir insanımız, hiç bir HEP'li hiç bir görevlisi geç saatlerde uygun olmayan zamanlarda kimliğine güvenmediği bir ortamda hiç kimsenin davetine katılmasın, gerekirse evinde . . . (anlaşılamamış) evinde ölsün. Buradan devlet yetkililerine, Bölge Valisine, içişleri Bakanına, Başbakana, Cumhurbaşkanına sesleniyoruz. Buradan hükümete sesleniyoruz. Televizyona çıksınlar, televizyona çıksınlar, bu benim dediğimi onlar da ifade etsinler, desinler ki, sizden özür diliyoruz, sizden özür diliyoruz. Bundan sonra, bundan sonra gece vakti kapınız çalınmayacak, çalarlarsa gitmeyin desinler. Bu katliamların amacı kitleleri sindirmek ve katiller görüyorsunuz, kitle sinmemiş bu katliamla iki tane devlet ortaya çıktı. Birisi açık devlet, biri gizli devlet, gizli devlet burada görev yapıyor. Bu katliamla bir şey daha ortaya çıktı. O da Kürt sorununu halen zorla, baskıyla, kurşunla, süngüyle, işkenceyle çözeceklerini sanıyorlar. Bu katliamla susacaksınız, sizlere susacaksınız. Yabancı televizyonlar çekiyor bizleri, durumu anlasınlar, bu katliamla önce Kürt partisi diyerek Halkın Emekçi Partisini sınırlamak isteyenler. Şimdi de terörist olarak sınırlamak istiyorlar. Ben buradan ilan ediyorum. Bu katliamlarla gerçek terörist devlettir. Her yerde ilan ettim. Diyarbakır'da da ilan ettim. HEP ezilen sömürülen, baskı altında tutulanların partisidir. Eğer çok ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan Kürt halkı ise, onların partisi olmaktan şeref duyarız. Kürt sorununu HEP barışçı yollarla çözmeyi öneriyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine göre çözüm öneriyor. Türkiye'de ilk önce inkardan vazgeçecekler. Türkiye'de Kürt halkı vardır ve her halk ne kadar kendi kaderim tayin hakkına sahipse Kürt ... (anlaşılamamış) kendi yurdumuzda daha özgür yaşamak için, kendi yurdumuzda daha uygar yaşamak için mücadele veriyoruz. Halkımız her gün biraz daha büyük kitlelerle bu mücadeleye katılıyorlar. Her gün biraz daha güçleniyoruz. Önceleri tek tek baskı altına alman insanlarımız gücünü birleştirerek, dayanışmasını pekiştirerek, baskıları uzaklaştırmayı amaçlıyor. Bu ülkede verdiğimiz vergiyle maaş alan insanlarımız, verdiğimiz vergiyle alınan kurşunlanıl, bize sıkmaya hakkı yoktur. Şimdi hepimizin dostu, mücadele arkadaşımız, yoldaşımız Vedat Aydın'a son görevimizi yaptık. Bu olaylar olmasaydı, Aydınlar köyüne gidip ailesine bugün başsağlığı dileyecek, geleneklerimize uygun biçimde törenimizi, taziyemizi tamamlamış olacaktık. Ama şimdi vakit geçti. Bizim programımızın dışına taşıldı, zaman olarak. Bu görevimizi yarına ertelemek durumundayız. Bizi biraz daha Diyarbakır'da, bir biraz daha Diyarbekir'de kalacağız. Bölge Vahşiyle telefonda görüştüm, izin verildi. Ben konuşuyorum, demiş diyorum, budur demiyorum, demiş diyorum. Emniyet Müdürü ile görüştüm. O da yok dedi. Ben hemen inandım. Bana söylüyorsunuz. Bakacağız. Bu tür olayların partimizi güç duruma düşürmek için bizi hem vurun hem de terörist örgüt olarak göstermek için Türkiye kamuoyuna bu tür olaylar oluyor. Biz buna izin vermiyeceğiz. Biz bu oyunu bozacağız. Çünki onlar biziz. Biz yasal mücadele veriyoruz. Biz meşruiyet mücadelesi veriyoruz. Yasaların meşruiyet çizgisine, meşruiyet çizgimizde yasaları oturtmak istiyoruz. O bakımdan bizi oyuna getirmek isteyenleri fırsat vermemek durumundayız. Şimdi yarına ertelediğimiz taziyeyi partide duyuracağız. Saatiyle, ama bir programımız var ki o ertelenmeyecek, yarın onbirde parti meclisimiz, il başkanları ortak toplanacak, hem bugünkü olayı, hem bundan sonra gelişecek olayı değerlendirecek ve ortak bir karar alıp, uygulamaya koyacağız. Ondan sonra taziyeye gideceğiz şimdi buradan."

h) Halkın Emek Partisi Bursa İl Örgütünce 7.9.1991 tarihinde düzenlenen eğlence gecesindeki konuşması :

"Çok değerli Bursalılar, Bursayı da ekmeği kadar paylaşan değerli hemşehrilerim, değerli demokratlar, yurtseverler, devrimciler, gençler, çok saygıdeğer hanımefendiler, bacılarım, hepinizi saygıyla selamlarım. Dünyada çok güzel olaylar gelişirken, demokrasi konusunda önemli adımlar atılırken, halklar kendi kaderini tayin etmek isterken, özgürlük yolunda önemli ölçüde yol alırken, toplumlar kendi ülkelerinde söz ve karar sahibi olmak için panzerlerin, tankların üzerinde yürürken ve başarı elde ederken, ne yazık ki Türkiye'de bu anlamda esen güzel rüzgarlardan henüz yeteri kadar etkilenmiş değiliz. Ülkede halen insan hakları özgürlük ve demokrasi için çok önemli bedeller ödüyoruz. Seçim atmosferine girdik. Şimdi Türkiye'de yurttaşlarımız sandık başına gidecek, kendilerini yöneten insanlarını seçecekler. Bu noktaya nasıl gelindi? Adil olmayan bir seçim yasasıyla, kimilerine göre baskın seçim yasasıyla bugüne nasıl gelindi? Adil olmayan bir seçim yasasıyla yapılan bir seçimle huzur ve istikrar gerçekten sağlanabilirini? Bu seçim yasasıyla Halkın Emek Partisi, bir iki diğer parti seçim dışı bırakıldı. Amaç, Halkın Emek Partisi'nin seçim dışına itmek, parlamento dışına itmektir. Her yerde demokrasiyi savunduklarını tekrarlayan ve televizyonda sürekli demokrasiden söz edenler, bu baskın secim yasası, parlamentoda görüşülürken, ne yazık ki Halkın Emek Partisi'ni seçim dışında tutabilmek için her türlü gayreti sarf ettiler. Daha bu yasa görüşülmeden eğer basında izleyebildiysek, İl başkanlarımıza, il yöneticilerimize yönelik yoğun saldırılar oldu. Diğer partilerin yöneticileri rahat rahat siyasi faaliyetlerini yürütürken, Halkın Emek Partisi yöneticileri işkence görüyor, kurşunlanıyor, katlediliyorlardı. Sonra sınır ötesi bir harekatla, kahraman olduğunu sanan Mesut Yılmaz, Kıbrıs fatihi sayın Ecevit'e benzer bir başarıyı elde edebileceğini sanarak, 13 ay evvel seçim yasasını gündeme getirdi. Amaç belliydi, amaç yükselen Kürt halkının mücadelesini bastırmak, özgürlük ve demokrasi için Kürt halkının verdiği mücadeleyle işçi sınıfının güçlenen mücadelesinin birleşmesini engel olmaktı. Çünkü biz en son noktaya kadar direnen işçilerin (bu sırada seyirciler tarafından Kürtçe olarak "Biji Partiya Karkeren Kürdistan" sloganı atılmış) slogan yok lütfen, konuşurken slogan atmayınız. Bu iki mücadelenin birleşmesinden demokrasi çıkacaktır. Türkiye'de demokrasiyi yerleştirmede çok önemli görev yapacaktır ve ülkede artık dünyada tartışılmayan insan haklarına saygıyı, özgürlüklere saygıyı yerleştirmiş olacaktır. Bu koşullarda seçime girmemiz engellendi. Gazetelde (gazetelerde) yazıldığına göre bir bakan HEP'in televizyondan yapacağı konuşmadan kaygı duydum diyor. Eğer biz televizyonda konuşmuş olsaydık, on dakika başında, on dakika sonunda konuşacaktık. Fehmi Işıklar'ın 20 dakikalık konuşmasından korkan iktidar, hiçbir zaman ayakta duramayacaktır. Amaçları sömürüye devam, öbür anlamı da tasfiyeyi kalıcı kılmaktır. Biz kendi yurdumuzda haklarımızı alabilmek, alınterimizin hakkını alabilmek, kendi yolumuzda insanca ve özgür olarak yaşamak istiyoruz. Bu aşamada bizi seçime sokmayanların amaçlan boşa çıksın diye bir arayışa girdik. Önce bağımsız adaylarla bütün ülkede seçime girebilirmiyiz diye bir tartışmaya girdik. Ya da koşulları uygun bir partiyle ortaklaşa bir seçime girebilirmiyiz diye düşündük. Çok yönünü düşündük. Halkımızın sonuç alması gerekliydi. Halkımızın üstündeki baskının biraz olsun kalkması ve rahatlaması gerekiyordu. Partimize gelen baskıların, saldırıların belli ölçüde durması gerekiyordu. Daha sayamadığını birçok nedenlerden dolayı ortak birlikte tavır alabiliriz diye seçimlerde birlikte tavır alabiliriz diye, Sosyaldemokrat Halkçı Parti ile ortaklaşa seçime girmeyi uygun bulduk, arkadaşlarıma şunu söyledim, ben bu partinin genel başkanıyım, benim aday olmama hakkımı lütfen bana teslim ediniz. Ancak ne arkadaşlarım, ne de birlikte hareket edeceğimiz parti şimdilik ikna olmuş değil. Biz milletvekili olmadan, dokunulmazlık gibi sahte bir zırha, sahte bir maskeye bürünmeden de mücadele edenlerdeniz. Bunu DİSK'de ispatlamıştık. DiSK Genel Sekreteriyken ben(im) dokunulmazlığım yoktu. Benim dokunulmazlığım, işçi sınıfının desteğiydi. Bugün de dokunulmazlığımızın asıl kaynağı halkımızdır. Çünkü gördük ki Diyarbekir'de dokunulmazlığımız olduğu halde, milletvekilleri ve genel başkanları dövülebiliyor ve bu dokunulmazlığın sahte olduğunu gördük. Şimdi bizim dövülmemizle sadece biz dayak yedik. Ayıp değil dayak yemek, işkence gördük, ama birşey aydınlandı. Diyarbakır'da milletvekilleri dövülebiliyorsa, halkın ne kadar inim inim inlediği, ne ölçüde baskı altında tutulduğu bütün dünya tarafından görüldü. Ben buradan o baskı ve zulme karşı duran halkımızı yürekten selamlıyorum. Sevgili dostlar, şimdi burada Sosyaldemokrat Halkçı Parti delegelerine, üyelerine ve yöneticilerine seslenmek istiyorum ve bütün partilere de seslenmek istiyorum. Biz en son karan, disiplin içinde uygulamak zorunda olan bir partiyiz, içimize sinmese bile partimiz bu karan vermişse hep birlikte uyacağız o karan, ama bu birleşme değildir. Bu SHP ile HEP'in birleşme karan değildir. O karan halkımız verecektir. Şimdi SHP yöneticilerine, üyelerine ve delegelerine sesleniyorum. Özellikle Bursa'da listelerini dürüst, namuslu, adam gibi adaylarla bezemedikçe halkımız kolay kolay destek vermez. Dürüst olacak, demokrat olacak, insan haklarına saygılı olacak, özgürlükler için mücadele verecek, grevdeki işçilerin yanında saf tutacak, ezilen insanların yanında yer alacak, böyle insanları seçiniz. Yerli yabancı düşünmeyiniz. Biz ne Bursa'lı, ne Urfa'lı ne Trabzon'la ne Trakya'lı heryeri kendimizin biliyoruz. Yeterki insan olsunlar. Bu güzel şölende aslında değerli sanatçılardan türkü dinleyeceksiniz, müzik dinleyeceksiniz, folklor izleyeceksiniz, uzun zamanınızı almak istemiyorum. Benim konuşmalarımı zahten biliyorsunuz. Daha çok konuşacağız meydanlarda, onlar ne kadar yasaklasa da, onlar televizyonu ne kadar kapatsalar da, bizi yaşadığımız sürece halkımızdan kucaklaşmaktan, onunla konuşmaktan ve tanışmaktan alıkoyamayacaklarıdır. Halkın Emek Partisinin birgün özgür bir seçimde gücünü göstereceğine inanıyoruz. Ama bu seçimde özellikle bizim adaylarımızdan yer aldığı listelere dürüst insanların yeraldığı listelere verilecek her oy Vedat Aydınların ruhuna bir fatiha yerine geçecektir. Hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum."

2- Genel Başkan Vekili Ahmet Karataş'ın beyanları

Halkın Emek Partisi'nin 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongresi'ndeki konuşması :

"Sayın divan, sayın eski genel başkanımız Fehmi Işıklar ve birlikte gelen tüm HEP'li arkadaşlarım, basının değerli emekçileri, kurultayımızın inançlı delegeleri Kürt, Türk, Laz, Çerkez sıcak Türkiye halkı hepinize merhaba, değerli arkadaşlarımız geçen kurultayda aramızda olup da bu kurultayda olmayan değerli Diyarbakır'lı il başkanı şehit arkadaşamız Vedat Aydın'ın yüce saygısı önünde saygıyla eğiliyorum, Değerli arkadaşlarım. Bugünlere çok koşullarda geldik. Henüz tartışmasının bitmediği bu noktada, bu ülkede Kürt sorunundan bahsetmek, onları da bu kurultayda tartışacağımızı, onları bu kurultayda ibare edeceğimi, herkesin bilmesi gerekir. Bu anlamda ben arkadaşlarımdan özellikle rica ediyorum. Bu kurultayda söyleyeceklerimizi dinlenmesi bilinerek, sonuca ulaşılmalıdır. Değerli arkadaşlarım, dünyamız hızla değişiyor, hızla değişen dünyada, Ortadoğuda yerimiz değişiyor. Türkiye'deki koşullar değişiyor. Bütün bu değişikliklere HEP olarak nasıl baktığımızı, bu konuda neler düşündüğümüzü sizlere ifade etmek istiyorum. Dünyamızda son yıllarda gelişen siyasal gelişmeler dünyanın çehresini oldukça değiştirmiştir ve halen değişmeye devam etmektedir, ikinci Dünya Savaşından bu yana ABD'nin başını çektiği, kapitalıs (kapitalist) kap (kamp) ve SSCB'nin başını çektiği, sosyalist kamp biçimindeki iki başlıklı kutuplaşma, yerini bütünleşme ve tekleşmeye bırakıyor. Sosyalist kampta yeralan ülkelerde uzun yıllardan bu yana başgösteren toplumsal, ekonomik ve siyasal tıkanma ve bu tıkanmasın (tıkanmanın) açılması için geliştirilen cevaplar reformlar biçiminde oldu. Bu reformlarla birlikte özde ve biçimde ciddi değişmeler gündeme geldi. Sözkonusu değişmeler, sosyalizmin aşması biçiminde değil de sağa savrulması tarzında oldu. Tıkanmanın kitleye yansıyan yüzü ise kitlelerin iktidar partilerden uzaklaşması ve küçük burjuva demokrasisine yönelmesi olarak şekillendi. Bu gelişmeler yaygın bir kitle hareketi üzerine oturan hükümet değişikliğini birlikte getirirken, doğu Avrupa'nın yeniden yapılanması, serbest piyasa ekonomisi ve çok partili siyasal sistem mantığına göre şekillenmeyi getirdi. Değişmeler adeta buz tutmuş Doğu ve Batı Avrupa İlişkilerini yeni bir sürece sokmuştur. Sistem olarak kapitalizmle sıkı bîr ilişki içinde kendini aşmak isteyen Doğu Avrupa'nın yüzü batıya doğru olunca, batı da bu gelişmelerden alabildiğine azami bir şekilde sonuç almaya çalışmaktadır. Bu karşılıklı olan yönetim bir bütün olarak dünyanın iki merkezli politikalarını geçersiz kılmıştır. Hiç şüphesiz, sosyalist sistemde bu gelişim, kapitalist bloku olduğu gibi etkilemiş ve burada da eski politikaları geçersiz kılmıştır. Başını ABD'nin çekmiş olduğu kapitalist blokta yer alan Batı Avrupa bugüne kadar Sovyetler ve Varşova ülkelerine karşı NATO içinde kendini koruma mantığını almışken şimdi durumda buna gerek görülmeme başlanmıştır. Daha önce ABD'nin etkisinden kurtulmaya çalışan Batı Avrupa yeni dönemde alabildiğine kurtulma koşulları olgunlaşmıştır. Özellikle Birleşik Almanya'nın öncülüğünde, birleşik bir Avrupa gündeme gelmektedir. AET içinde ve onun bir üst biçimi olarak Avrupa Birliği içinde birleşmek isteyen Avrupa ülkeleri şu anda Doğu Avrupa ülkelerini de bu birleşmenin içine çekmenin çabalarına yatmış bulunmaktadır. Bu dünya siyasetinde güçlü bir Avrupa'nın boy vermesi demektir ki dünya daha şimdiden bunun etkisi altına girmiş bulunmaktadır. Yakınlaşma ve ardından bütünleşmenin hesaplan içinde, Avrupa'nın NATO içinde bir gereksinimi kalmamıştır. Bu bağlamda NATO'nun da esas olarak rolü kalmamış bulunmaktadır. ABD esas olarak sürece cevap verecek politikaları geliştiremiyor. Sosyalist sistem bu tarzda bir değişimi SSCB'nin dünya politikasından düşmesi işine geldiği halde kontrolü dışında ve güçlü bir rakip Avrupa'yı istemektedir. Ancak yapabileceği başka bir şey de yoktur, iki kutuplu siyasal durumu bu tarzdaki değişimi sadece dünyanın bu alanlarını değil, tümünü etkilemektedir. SSCB'ne dayanan ve esas olarak iki merkezli siyasal statükolara göre politikalar üreten sosyalist sistem ülkelerin tümü yeni dönemde bir başlarına kalarak, kendi sorunlarına, kendi öz güçleriyle cevap vermek durumuyla karşı karşıya kalmışlardır. Ne varki ağır yapısal sorunlarla karşı karşıya olan bu ülkelerde gerek iç muhalefetlerine karşı ve gerekse emperyalizmin ekonomik ve siyasal saldırılara karşı oldukça zorlanmakta ve genelde bîr sağa kayışı yaşamaktadırlar. Şu anda sosyalizmde çözüm inat eden Küba ve Çin bunu ne kadar götürecekleri ve ne kadar dayanacakları belirsizliğini korurken ulusal ve sosyal kurtuluş hareketindeki radikalizm de ciddi bir bunalım içine girmiş bulunmaktadır. Ancak bunlar bir çözüm değildir, ilkel acemilik ve çocukluk dönemini sancılarla tamamlayan dünya devrimci güçleri artık gerginlik ve olgunluk dönemine doğru gelişim göstermektedir. Gerçekçi demokratik sosyalizmin ve devrimci radikalizmin bu deney tecrübelere dayanarak daha da objektiviteye kavuşması söz konusudur. Dünyanın siyasal yapılaşmasındaki değişim bloksuz ülkeleri de etkilemektedir. İki merkezden geliştirilen politikalar, birtakım çıkarlarını koruma istemiyle bir araya gelen ve birlikte hareket etmek isteyen bağlantısızlar hareketi, yeni değişimler içinde işlevini yitirmektedir. Çünkü, bu dayanışmayı gerektiren nedenler ortadan kalkmaktadır. Bu durumda eski değerler üzerinde uzun süre politikalar yapmaları mümkün değildir, daha şimdiden doğrudürüst bir toplantı dahi geliştirememektedirler. Gelişen bu durumlar karşısında dünya için genel olarak söylenebilecek olan şudur, ikinci Dünya Savaşının ardından oluşan siyasal statükolar bir bütün olarak parçalanmış ve yeni bir sürece girilmiştir. Geçiş dönemlerinin tüm özelliklerini taşıyan, yeni sürecin ne gibi sonuçlara varacağı henüz netleşmemiş olmakla birlikte nereden bakılırsa bakılsın, yeni çelişkilerin üzerinde yeni dengelerin oluşacağı ve bunun eskiye benzemeyeceği acıktır. Kuzeyin zengin ülkeleri ile güneyin yoksul ülkeleri ve ulusal kurtuluş hareketleri biçiminde tabir edilen yeni bir denge biçiminin gelişeceği kuvvetle muhtemeldir. Dünyadaki bu gelişmelerden en fazla etkilenen olanlardan birisi de içinde bulunduğumuz Ortadoğu bölgesidir. Bölgedeki gelişmelere bakıldığında zorlu boyutlarda değişik dinamikler üzerinde gelişmelerin yaşanacağı görülecektir. Dünya ve bölgedeki son gelişmeler, bölge halklarının gelişmesinin yolunun ne olduğunu iyice ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Bölge halkları ister klasik sosyalizme dayalı ister batıya dayalı yaklaşımlarla fazla yol alamayacakları bir noktaya gelip dayanmışlardır. Başkalarına dayanmanın kendini korumaya yetmediği gibi körfez savaşı ile iyice ortaya çıkmıştır. Bölge halkları kendi tarihsel kaynaklarının ve zenginliklerinin çok gerisinde bir yoksulluğa mahkum edilmişlerdir. Sömürenlerin vicdansızlığı, sömürülenlerin çektiği yoksulluğu açları harekete geçiriyor. Ortadoğu halkları mevcut yeni oluşturulmak istenen egemen,dünyaya karşı en fazla direnen halklar olacaktır. Çünkü bu bölgenin çözülemeyen toplumsal sorunları ve çelişkilerini egemen dünyanın başını çeken emperyalizm çözmemekte, tam tersine çıkarları doğrultusunda iradesini kullanarak bastırmaya çalışmaktadır. Hernekadar çabalar gösterse de istenilen yumuşamanın ve barışçı koşulların bu aşamada geliştirilmesi mümkün değildir, işbirlikçi burjuvalar, monarşiler, şeyhliler (şeyhlikler) ve emirlikler ile halk kesimleri arasındaki çelişkilerin yanısıra Filistin ve Kürt halkının ulusal ve sosyal sorunları gündeme kendini dayatmaktadır. Bunların üzerinde kendisini dayatan emperyalizm işgal ve sömürü bölge halklarının sorunlarını daha da ağırlaştırmaktadır. Bölge halkları ve emperyalizm arasındaki çelişki ezilen sınıflarla ezen sınıflar arasında çelişki, Arap ve israil arasındaki çelişki ve Araplar arası çelişki ve ezilen ulusların ezenlere olan çelişkisi bir bütün olarak bölgeyi çelişkiler yumağı haline getirmektedir. Bu ağır çözümlerin dayatmalarla olmayacağı gibi yüzeysel yaklaşımlarla olması mümkün değildir. Bölge halklarının öz güçlerini ve dinamiklerini yoğunlaştırarak demokratik mücadele süreciyle kenetleşmesi ve kendi sorunlarını kendi içinde özgür iradesiyle ve iç dinamizmiyle çözüme gitmesi tek doğru yoldur. Özünde petrolü ve çıkarlarını korumak için, görünürde Kuveyt'i kurtarmak için daha sonra da Kürt halkına yardım gerekçesiyle bölgeye giren ABD emperyalizmi ve müttefiklerinin tüm güçleriyle bölgeye yönelmesi bölgenin dünya genelindeki önemini ortaya koyar, îşte dünya için önemli olan bu bölgede ağır sorunların gerçekçi çözümü kardeş bölge halklarının kendi öz güçleriyle demokratikleşme ve dayanışmayı sağlamalarıyla mümkündür. Kurtuluş bölge halklarının kendi ellerindedir. Değerli dostlar, sevgili delegeler, biz dış politikada ulusların eşit, özgür iradeye dayalı, kısacası ulusların kendi kaderim kendilerinin tayin edici bir politikadan yanayız. Ulusların kendi kaderini tayin etmeleri mutlak ayrılma hakkı olarak algılanma malıdır. Bu hak özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşamak hakkı, aynı zamanda Kıbrıs sorunu yıllardır bîr sorun olmaya devam ediyor. Bazen ayrı bir Türk Devleti, bazan Türkiye'nin ayrı bir ilgi (ili) gibi bakılmaktadır. Bizce buradaki çözüm her iki halkın eşit koşullarda federasyona dayalı tek bir Kıbrıs yaratılarak çözülür. Kafkaslarda ve Balak Cumhuriyetinde bağımsızlık sürecinin hangi boyut kazanacağını şimdiden kestirmek zordur. Filistin sorunu israil'i de yok saymadan eşit koşullara sahip iç içe ya da yan yana ulusal ve sosyal sorunlarını gidererek çözmek mümkündür. Ortadoğu'da en önemli sorun bugün Kürt sorunudur. Gerek gelişmelerin seyri, gerekse birçok ülkeyi doğrudan ilgilendirmesi açısından en önemli sorun halindedir. Bu sorun çözülmeden, Ortadoğu barısı ve ülkeler arasındaki işbirliğini sağlamam (sağlamak) mümkün değildir. Değerli dostlar 70 yıldır bu ülkede uygulanan politika artık iflas etti. Red ve inkar politikasının artık işlemez hale geldiği bir dönem yaşıyoruz. Bu dönemde Türkiye emekçi halkının demokrasi talebinin öne çıktığı Kürt halkının dinamizminin yükseldiği, kendisini her alanda ifade edebilecek bir döneme girmiştir. Bu ülkede bir sorun var ama bu sorunları daha yüksek enflasyonla, daha çok işsizlikle, daha çok işkence ve baskı ve 10 yılda bir darbe yaparak bu ülkenin sorunları çözümlenmez, çözülememiştir de. Bir yandan bu ülkenin harcının ortak atıldığını, bu ülkenin birlikte kurulduğunu söyleyeceksiniz, bir yandan da çifte standart uygulayarak, daha çok baskı uygulayacaksınız. Bu hangi eşitliktir, hangi kardeşliktir. Kardeşliktir, kardeşlik. Kendiniz için istediğiniz tüm hakların başkası için de olmasıyla mümkündür. Bir yemin törenindeki olayı bile işine (içine) sindiremiyor kardeşlik. Sayın Ecevit içinin kan ağladığını söylüyor ama, sayın Ecevit bu ülkede her gün insanlar yerlerinden yurtlarından ediliyor, soykırım ve katliam yapılıyor. Bütün bunlar karşısında hiç kılınız kıpırdamıyor sayın Ecevit. Üç saat içinde Kıbrıs'ın yarısını alırken, Maraş'ta insanların katledilmesine, üç gün boyunca içi hiç kan ağlamıyordu. Sayın Mesut Yılmaz, hükümet programı görüşülürken bu kürsüde ana dilimde konuşacağım diyor. Sayın Yılmaz anlaşılan ana dili ile resmi dili birbirine karıştırıyor. Eğer ana dili ile konuşacaksa. Lazca konuşması gerekiyordu ve başkanısın (başkasının) ana diline de saygı duyması gerekirdi. Biz Türk halkı ile Kürt halkının ortak değerlere sahip olduğunu, çıkarlarının da ortak olduğunu söylüyoruz. Bundan rahatsız olan tekelci sermayedir. Sömürgeci anlayış ve onun devlet yönetimidir. Bugün ülkede demokrasiden bahsediliyor. Ama demokrasiden anlaşılan şey çok partili seçim anlayışıdır. Yeni kurulan hükümet hedef olarak önüne demokratikleşmeyi koyduğunu söylüyor. Artık Başbakanların bile inkar etmeden bu işkence olduğunu söyleyebilmesi Türkiye'de devletin kimin yönettiğini ortaya koymuştur. Hükümeti demokortaklaşma (demokratikleşme) konusunda ne kadar samimi olup olmadığını göreceğiz. Bizim bu konuda endişelerimiz var. Çünkü asıl devlet politikasına yön verenlerle hükümet ve parlamento arasında bir anlayış birliği, genel bir politika görüşü yoktur. Bütün temennimiz söyledikleri demokratikleşmeyi sağlamaları ve bu konuda somut adımlar atmalarıdır. Bu konuda samimi olmaları halinde her türlü özveriyi ve desteği de sunmaya hazırız. Bu konuda samimi iseler hemen yapılması gereken konular var. Bunlar : 1-Anti Terör Yasasının ortadan kaldırılması, 2- Köy koruculuk sisteminin kaldırılması, 3-12 Eylül'ün sonuçlarını ortadan kaldıracak koşulsuz genel bir af ilanı, 4- Kontrgerilla'nın açığa çıkarılması ve dağıtılması, 5- Özel timin bölgeden çekilmesi, 6- Olağanüstü Hal uygulamasının bütün kurumlarıyla kaldırılması, 7- Kürt ulusal sorununun ve çözümünün bütün boyutlarıyla özgürce tartışılabileceği demokratik bir ortamın sağlanması, 8- Gözaltı süresinin 24 saate indirilmesi ve avukat gözetiminde sorgunun yapılması, 9- Adil bir seçim yasasının çıkarılması, 10- Cezaevlerinin insan hak ve onuruna yakışır bir duruma getirilmesi, 11- Tüm çalışanlara grevli toplu sözleşmen" sendikal hakların sağlanması, 12- Genel grev hakkının tanınması, lokavtın kaldırılması, 13- Anayasa'nın demokratikleşmesi ile Milli Güvenlik Kurulu'nun kaldırılması ve Genelkurmayın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması. Değerli dostlarım dünyadaki son gelişmeler beraberinde dünya geneline hızlı bir değişim ve gelişim yaratmıştır. Buna denk düşen bir sürecin Türkiye'de de yaşanması, yansıma ve gelişme yasasının doğal bir kuralıdır. Bu genel gelişme Türkiyeyi zorlamakla birlikte, halkımız tarihin en zor koşullarını yaşarken bir yandan büyük bir yaşam ve geçim sıkıntısı çekmekte, diğer yandan da anti demokratik yasalar ve yöntemlerle boyun eğdirilmeye ve bastırılmaya çalışılmaktadır. Gelişen ekonomi sosyal ve siyasal kriz karşısında acizliğini hakların kısıtlanması ve çıplak zorun dayatılması biçiminde gösterilmektedir. Halkın toplumsal muhalefeti gün geçtikçe artarak, ileri bir noktaya gelmiş bulunmaktadır. Çünki bu kriz öyle ileri boyutlara varmışki dengesizlikler had safhaya varmış emekçi kesim son derece koşullarda açlık, yokluk ve baskıya, çifte standart altında inim inim inlemektedir. İşçi sınıfımız açlık içinde kıvranırken, bir avuç buıjuvaazın (burjuvazi) habire yeni köşeleri dönmekte ve işçinin köylünün gençliğimizin kafasında özel tim, polis jopu eksik olmamaktadır. Bunun yanısıra Kürt halkımız tarihin mahkum ettiği yöntemlerle her türlü uygulamanın mubah sayıldığı bir özel savaş, tarzı ile evinden yurdundan edilerek ıslah edilmeye çalışılmaktadır. Bugün orada tam bir savaş ortamı yaşandığını inkar etmenin hiçbir işe yaramayacağını son yılların gelişmeleri çok açık göstermiştir. O halde kendini sorumlu hisseden her ilerici demokratik kişi veya partinin Türkiye'nin sorunlarına doğru yaklaşmak göreviyle karşı karşıya olduğu açıkça ortadadır. Belli ki eğer sahtelik değil de gerçekçi olmak isteniyorsa bedeli ne olursa olsun sorunlarımızı doğru ortaya koymak zorundayız ve bu konudaki yaklaşım demokratlığımızın ölçütü olacaktır. Biz Türkiye'nin genel sorununun herşeyi sınırsız bir şekilde burjuvazinin elinde olduğunu buna karşılık emekçi halkın ve işçi sınıfının antidemokratik yöntemlerle hakların mahkum edildiği, açlığı yaşattığının bunun yanı sıra Kürt halkının içinde yaşanılmaz koşullarda bulunduğunu belirtiyoruz. Ülkemizin bu gerçekliğini bu biçimde vurgulamakla Kürt partisi mi oluyoruz? Elbetteki hayır. Ama gerçeklerimiz bunlardır ve bunları biz ısrarla vurgulayacağız. Bundan ürkmemek ve çekinmemek daha işin başında insan haklarına ve demokratlıktan feragat etmek anlamına gelir. Biz egemenlerin herşeyi har vurup, harman savurmasına herşeyi dedikleri gibi yapıp, çağdışı bazı tabularla Kürt ve Türk halkının gemlenmesini kabul etmeyeceğiz, işte biz insanlığın temel görevi bulunan bu gerçekliklerin dile getirilmesi partisi olabiliriz. Temel sorunumuz yılların köhnemiş soyut ve gerçeklerle alakası olmayan kavramları parçalamak, geleceğe, güzelliğe, iyiye, adaletli ve dengeli özgür ve demokratik düzene giden yolu aydınlatmaktır. Bunun için de Edirne'den Van'a kadar Türk, Kürt ve diğer bütün azınlık baklamın (halklarının), emekçi sınıflarının ortak sesi olmak, Kürt halkının, devrimci, demokrat dinamizmi ile Türkiye emekçi sınıflarının bileşkesi olarak demokratik mücadele yöntemleriyle Türkiye'deki sorunların takipçisi bir hükümet, halkımızın çektiği acılara derman olmak ve bu temelde Türkiye'ye bir yenilik getirmek, gerçek devrimci demokrat halk muhalefetinin temsilcisi olmak yegane amacımızdır. Ortamımız herkese açık ve Anayasal çerçevede mücadeleyi esas alan demokratik mücadele platformudur. Türkiye'de ilk kez kapsamlı bir biçimde halkın öz gücüne dayalı halk muhalefetinin gelişimi sözkonusudur. Tabiiki bu yılların kararlı mücadelenin bir birikimidir. Belli bir emek ve çaba sonunda ancak geliştirilebilmektedir. Demokratik halk gücünün ve muhalefetin mücadelesiyle ileri demokratik reformlarla gerçek demokratik anayasa ve toplum yapısına ulaşmak mümkün olacaktır, temel eksenimiz bu ise ve burada kesinleştiriliyorsa kimse bununla oynayamaz ve ileri geri çekemez. Dar grupçu çıkarların öne çıkaran ve bu yapımızı çekiştirenler, bu platformumuzun yapısına ve felsefesine ters düşen kişiler olacaktır. Burası genelde demokratik sürecin boyutlarından geliştiren, bütünleştiren, burjuvazinin sınırsız hakimiyetine karşı geçmiş halk yığınlarının hakimiyetini geliştiren, halkın hak arama mücadelelerini meşrulaştırma platformu olmalıdır. Böyle olunca burası demokratik mücadelelerin ileri bir mevzisi ve halkın gerçek muhalefetinin odağı haline gelir, iki halkın emekçi sınıflarının ortak bir mücadele platformunun geliştirilmesi olarak da ele alınabilecek bu oluşum geleceğin güçlü temellerinin atıldığı bir demokratik dünyanın bir adayı olma özelliğini de taşımaktadır. Bunun üstüne ve edebiyatına ve demokrasiye inanan bütün kesimlerin ve kişilerin uyması zorunlu olmalıdır. Partinin çatısını ve yapısını böyle bir mantıkla örmek ve bunu güçlü bir demokrasi kalesi haline getirmek, demokrasi ilkelerinin yılmaz bir savunucusu haline getirmek hepimizin en başta birinci görevimiz olmalıdır. Örgütlenme ve mücadele tarzı kesinlikle klasik burjuva partilerininkini aşan bir tarz olmalıdır ve tamamen halka dayanan demokratik mücadele ve örgütlenme tarzıyla modern ve devrimci bir literatürle örgütlenmeyi esas alan bir parti olmalı ama aynı zamanda dar ve salt aydın entel tabakalara dayanmayışı da çok geride bırakan en geniş halk kitleleriyle bağ içinde ve kendi içinde en geniş demokrasiyi işleten çalışan aktif bir organizmadan oluşmalıdır. Bu biçimiyle her bakandan yenilikçi, atılımcı ve cesur adımların sahibi olacaktır. Bir örgütlenme ve kadrolaşma modeliyle demokrasi mücadelesine varolan boşluğu dolduracak ve haklarımızın (halklarımızın) ihtiyaç hissettiği ortak demokratik mücadele platformunun geliştirilmesiyle tarihi bir görev yerine getirilmiş olacaktır. Bu anlamda Türkiyedeki devrimci demokrat yurtsever ve siyasi anlayışlarla mevcut sol siyasi partileri ülkenin sorunlarım çözmede aynı çatı altında olmaya çağırıyorum. Bu konuda hiçbir önyargımız ve kaygımız yoktur, kurultayımızın başarılı geçmesini diliyor, hepinize saygılar ve sevgiler sunuyorum."

3- Genel Başkan Feridun Yazar'ın beyanları :

a) 1-5 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi'nde yayımlanan beyanları :

"Osmanlı Devleti 600 yıl gibi uzun bir zaman sürmüştür. Osmanlı Devletinin bu kadar uzun bir zaman ayakta kalmasının ve bir cihan devleti olarak yaşamasının temel ilkesi ve nedeni çok uluslu ve çok inançlı bir toplumu bünyesinde ayırım yapmadan yaşatmış olmasından kaynaklanmıştır.

"Osmanlı Devleti, bir tek etnik yapının dili ve kültürünü değil, bir taraftan Türk, bir taraftan Arap, bir taraftan Pers kültürü, bir taraftan Kürt kültürü ve daha çok sayabileceğimiz diğer emik yapıların dil ve kültürlerini birleştirerek Osmanlı kültürü ve Osmanlı dilini ortaya çıkarmıştır.

"Bu emik yapılar, bu devlet içinde tamı tamına olmasa da herkes kendi kimliğiyle yaşayabilmiştir. Osmanlı Devletinin bu politikası II. Mahmut dönemindeki ıslahat hareketleriyle kısmen değişikliğe uğramış, 1839 yılında Tanzimat Fermanı olarak bilinen Gülhanı Hattı Hümayunu ile çok ileri boyutlar kazanmıştır.

"Tanzimat Fermanı sonrası Avrupalılaşma hızlanmış ve buna bağlı olarak da Türk Milliyetçilik akımı etkinliğini göstererek Jön Türk hareketini doğurmuştur. Bunun neticesi olarak devletin bünyesinde bulunan diğer emik yapılar da kendi kimliklerinin etkinliğinin ve çoğu zaman bağımsızlığını korumak durumuna girmiş, böylece devlet büyük sıkıntılara girmiştir.

"Bunun üzerine 1876 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu ve 1908 yılındaki gelişmeler imparatorluğu ayakta tutmanın çabalarıdır. Ancak, gelişen dünya koşullarında yeterli düzenlemeler yapılamadığı için ve devlet kalıcı, çözümcü, siyasi ve ekonomik politikalar üretemediği için 1. Dünya Savaşma zayıf olarak girdi ve bilindiği gibi yenik olarak çıkıp, devlet parçalandı.

"Sonuçta Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde başlatılan milli kurtuluş mücadelesiyle Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan bütün etnik yapıların müşterek katılımlarıyla bugünkü devletin sınırları belirlenmiş oldu.

"Mustafa Kemal Atatürk'ün Nutuk Kitabında belirttiği gibi Türkiye Cumhuriyeti Kürtlerin, Türklerin müştereken verdikleri mücadele sonunda kurulmuştur. Ancak Jön Türk hareketiyle başlayıp İttihat Terakki Fırkası olarak ortaya çıkan düşünce yeni devlette yanlız Türklerin olduğunu, bunun dışındaki bütün etnik yapıları inkar eden bir devlet politikası yaşama geçirildi. İşte bunun sonunda 1925 Şeyh Sait, 1920 Koç Gri isyanı, 1937 Dersim İsyanı çıktı. İttihat Terakki zihniyetinin tek partili dönemde Cumhuriyet Halk Partisi'nde iktidar olması ve devlet bölünüyor endişeleriyle sertleşen, ezen ve hatta yok etmeye yönelik düşünceler yüzünden baskıcı, otoriter bir devlet ile asimilasyon politikası başlatıldı.

"Asimilasyon kelime anlamıyla benzetme olmasına rağmen, etnik bir köken üzerinde işletildiğinde etnik yapıyı diliyle, kültürüyle, tarihiyle yok etme anlamındadır. 1946 yılında Türkiye'nin geçtiği çok partili rejimde kurulan sosyalist yapıdaki siyasi partiler, çok partili yaşamda yer almak istemişlerdir. Ancak, en kısa sürede kapatılmışlardır.

"Yine devletin kurulduğu dönemlerde Mustafa Kemal, Kürt gerçeğini benimsediğini birçok kez açıklayarak Kürt liderlerinin Büyük Millet Meclisine kendi ulusal kıyafetleriyle gelmelerini bizzat önerdiği halde, koşullar değişince bu liderleri Kürt kıyafetleriyle Meclise geldikleri için bölücülükle suçlamış ve istiklal Mahkemelerinde yargılatmış, çoğunu idama mahkum etmiştir.

"Yine Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilk açılış töreni, hutbe okunarak yapıldığı ve tanınmış din adamları Mustafa Kemal'in yanında Meclis'te temsil edildikleri halde 1925'ten sonra aynı nitelikte birçok din adamı gericilik suçlamalarıyla ağır cezalara çarptırılmışlardır.

Bu politikalar devam ederken, başlayan II. Dünya Savaşı, dünyayı yeniden şekillendirmiş ve bu savaş sonrasında 1948'de, Türkiyenin de imzaladığı Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir. Ancak Türkiye inkarcı, baskıcı ve asimilasyoncu politikasına devam ederek, bu belgenin gereklerini yerine getirmemiştir.

"1950 yılında Demokrat Parti'nin iktidara gelişi, Amerikayla kurulan yakın ilişkiler bu politikanın değişimini sağlayamamış, bazı açılımlarına rağmen aynı sıkıntılar devlette devam etmiş, devletin demokratikleşmesi, insan haklarının ön safha (safa) çıkarılması kulak ardı edilmiştir. Anlamını hala bilemediğimiz, niçin yapıldığı da halen tartışılan 27 Mayıs ihtilali Başbakan ve 2 Bakanın idamı ve Cumhurbaşkanının da müebbet hapse mahkum edilmesiyle sonuçlanmış, ancak vatan haini sayılarak idam edilen üç kişi için 1991 yılında devlet töreni ile bir anıt mezar yaptırılmıştır.

"Kendisiyle çelişen bu devlet politikası hala sürdürülmüş ve 1961 yılında yapılan anayasa ile değişen dünya koşullarına uygun gelişmeleri sağlayacak birçok ilkeyi içinde taşımasına rağmen yasalara uygun olarak kurulan ve programının anayasaya uygunluğu kararıyla tescil edilen Türkiye İşçi Partisi (TİP) birçok kez seçime katılmış, parlamentoda temsil edilmiş ve grup kurmuştur.

"Buna karşı TİP 12 Mart döneminde kapatılmış ve yöneticileri tutuklanarak cezalara çarptırılmıştır. 1975'de yeniden kurulan TİP, 12 Eylül askeri darbesiyle yeniden kapatılmış ve yöneticileri mahkum edilmiştir.

"Bu örnekler Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren başta aydınlar olmak üzere, tüm toplumun yürüttüğü demokrasi mücadelesinin kazanımları ile ve mücadeleler sürecinde sağlanan sosyal ve siyasal haklar, temel yasalarla sağlam güvencelere bağlanarak devlete mal edilemedikleri için kolayca alınabilmiştir. Özellikle askeri yönetimler döneminde, bu haklar yok sayılarak bu haklar uygulamadan kaldırılabilmiştir. 1961 Anayasası gibi ileri bir anayasa devlete benimsetilemediği için veya devletin temel kurumlan bu yasalara uydurulamadığı için hükümetler tarafından benimsenmiş olsalar dahi, toplum tarafından da kabullenilseler dahi devletin resmi ideolojisi tarafından istenildiği zaman yok edilmiştir.

"Türkiye'de demokratik kazanmaların kalıcı olmayışının nedenleri devamlı merkeziyetçi devlet anlayışına bağlı asker ve bürokrasinin her türlü değişime kapalı olmalarıdır. Öte yandan iktidara gelen politik kadrolar devlet ve toplum karşıtlığında devletin yüksek menfaatlerini korumayı tercih etmiş, toplumu ve insanı bu menfaatlere kurban etmiştir.

"İşte bu yukarıda belirttiğimiz gelişmeler karşısında aydın, ilerici kitle örgütleri ve Türkiye'de değişim isteyen siyasi partiler, zaman zaman askeri müdahalelerle askıya alınmış, hatta yok edilmiş, bu kişi ve örgütler 12 Mart döneminde şiddetli cezalandırılmalara tabi tutulmuştur. Toplumda zaman zaman geçerliliğini kaybeden, işlemez hale gelen 141, 142, 163. maddeler istendiği zaman yürürlüğe konularak çok sert biçimde uygulanmıştır. Bütün bu inkarcı, asimilasyona dayalı, toplumsal gelişmelere kapalı, adeta yenilenmemek için direnen devletin resmi politikası içerisinde, Türkiyede yaşayan emik yapıların kendi kimliklerini ortaya koyamamaları, demokratikleşmenin sağlanamaması, işçi sınıfının haklarını elde edememesi, inanç sahibi insanların kendi inançlarını özgürce kullanamamaları, kullanmak isteyenlerin de 12 Marttaki askeri müdahalenin cezalandırılmaları ve siyasi örgütlerin kapatılması, Türkiyeyi 12 Eylül'ün askeri darbesinin yapılmasına gerekçe olarak gösterilen ortamı yaratmıştır.

"12 Eylül hareketi kendi yarattığı gerçekleri yine kendi geliş gerekçesi olarak kullanmıştır.

"12 Mart döneminde doğuda köylüler çini çıplak soyulup, köy meydanlarında eşlerinin ve çocuklarının yanında dövüldüler. Dün çocuk olan bugünün gençleri insan haklarına saygısızlığın en acımasızını, işkencenin ve baskının en koyusunu gözleriyle gördüler. Babalarını ve amcalarını çini çıplak gözlerinin önünde gören o çocukların körpe zihinlerinde bu durum kuşkusuz çok derin izler bıraktı. 12 Mart'ın ardından 12 Eylül geldi. Bu kez 12 Mart'ın çocukları 12 Eylül'ün gençleri olarak cezaevlerini doldurdular. Korkunç işkencelere maruz kaldılar. Bir kısmı hayatını kaybetti.

"Bir kısmı sakat kaldı. Resmi beyanlara göre verilen rakamlar dışında kaç kişinin cezaevinde öldüğü kesin olarak belli değildir. Hiçbir demokratik ifade kanalının olmadığı böyle bir ortamda gençler demokratik kanalların tıkandığını, hukuka saygının iflas ettiğini gördüler. Başka yöntemler ve başka arayışlara yöneldiler, işçi sınıfının temsilcisi olan DİSK kapatılmış, yöneticileri ve mensupları uzun yıllar cezaevinde tutulmuş, işkencelere maruz bırakılmışlardır. Kökeni ne olursa olsun, demokratça düşünen aydınlar, gazeteciler, yazarlar cezaevlerine doldurulmuş, baskı ve işkenceye tabi tutulmuştur, işte demokratik tüm yolların tıkandığını gören bazı kesimler antidemokratik uygulamalar karşısında kendi yöntemleriyle mücadele etmek üzere değişik örgütlemeler içine girdiler. Bazı kesimler demokratik yolların zorlanması gerektiğini ve bu nedenle de 12 Eylül'den sonra kurulan siyasi partiler içinde özellikle de SODEP ve SHP'de yer aldılar.

"Gelişen dünya ve onun tarihinde Türkiye'de sınırlanmış, kısıtlanmış ve yasaklanmış tüm hakların demokratik biçimde ifade edilip, kamuoyuna aktarılması ve çözüm yollarının aranması için SKP içinde mücadele verilmiştir. Ancak SHP'nin kendisini çağın gereklerine uygun geliştirememesi, devletin resmi ideolojinin etkisinden kendini kurtaramamış olması, Kürt etnik yapısının önüne engel konulması, işçi sınıfının haklı taleplerinin yeteri derece ifade edilememiş ve mücadelesinin verilmemiş olması gibi sebeplerle bu başarılamadı. Kısacası örneği batı ülkelerinde olan gerçek demokratikleşme özlem ve istekleri SHP içinde çekişmelere neden oluyor. SHP bir türlü devlet partisi olmaktan kurtulup, toplumun partisi olamıyordu.

"İşte bu aşamalar yaşanırken Paris'te toplanan Kürt konferansına katılan 7 milletvekilinin ihraç edilmiş olması bardağı taşıran son damla oldu. Bu olay HEP'in de doğumuna neden olmuştur. Aslında bu neden de tek başına HEP'i oluşturmamıştır.

HEP'e barış, insan haklan evrensel ve demokratik değerler için hern toplumumuzun hem de insanlığımızın binlerce yıllık mücadelesinin büyük birikimine dayanan demokratik bir partidir.

"Başta devlet olmak üzere, bütün siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik kurumlan, demokratikleştirecek, onları vatandaşların hizmetine verecek bir yeniden yapılanma programına sahiptir. Ayrıca bu programı uygulamak için uygulama imkanı bulmak için siyasal iktidara taliptir.

"HEP'i diğer partilerden ayıran en önemli özellik dünya görüşüdür. Olaylara bakış HEP için önemlidir. Bugün kendisini ister sağda ister solda tanımlansın, Türkiyedeki bütün siyasal partiler ve siyasal kadrolar, İttihat ve Terakki geleneğini ve anlayışını sürdürmektedirler.

"Şöven milliyetçi anlayışlardan kurtulamadıkları için çağdaş gelişmeleri derinliğine kavrayamadılar ve örnek aldıkları toplumların kötü bir taklitçisi olmaktan ileri gidemediler. Yaratıcı ve yapıcı olamadılar." (l Şubat 1992 Tarihli Sabah Gazetesi s. 18)

"HEP'i değerlendirirken ve HEP'in ne yapmak istediğini, ne yapmak istemediğini anlamak isterken öncelikle HEP'in programına bakmak gerekir. Çünkü bir partinin politikasını belirleyen, açıklayan, parti organlarını, bütün üyelerini bağlayıcı belge programıdır. Bir de merkez karar organlarının kararları ve genel başkanın demeçleri partiyi bağlayıcı niteliktedir. Bunların dışındaki fikirler, kongre ve toplantılarda bazı davranışlar HEP'i sorumlu tutmaz. HEP'in politikasını belirlemez.

"HEP barış, demokrasi, insan hakları hareketleri ve evrensel bir nitelik kazanan tüm demokratik gelişmeleri kendisine hedef seçmiştir. Sorunların barış içinde uzlaşmayla çözümlenmesini sağlamaya çalışır. Çevre koruma bilincinin bütün toplumda yaygınlaşmasını ister. Patolojik (ekolojik) dengenin bozulmaya başlaması ve nükleer tehditle birlikte barış ve silahsızlanma çabaları ayrı sistemler arasında işbirliğini artırdı. Bu süreç içerisinde kendisini sosyalist olarak tanımlayan model çöktü, ikinci süper güç olan SSCB tarih sahnesinden çekildi. Ama geride karışıklık ve belirsizlik bırakarak.

"Bir yandan bu sistem çökerken, tek süper güç olarak Amerika Birleşik Devletlerinin kendi çıkarına uygun bir dünya düzeni yaratmakta olduğunu görmekteyiz.

"Dünya nüfusunun dörtte üçünden fazlası az gelişmiş ülkelerde yaşıyor, insanlar genellikle siyasal, dinsel ve ırksal baskıların altında eziliyorlar. Az gelişmişlik çemberini kıramıyorlar.

"Üçüncü dünya ülkelerinde insanların hak ve özgürlükleri, halkların etnik kimlikleri, kültürleri, varlıkları tehdit altındadır. Yeterince üretemeyen, ürettiğinin büyük bir bölümünü de uluslararası tekellere kaptıran, emekçi halk açlığa ve yoksulluğa mahkum edilmiştir. Baskı altındaki halklar kültürlerini korumak ve geliştirmek olanağından yoksun bırakılmıştır. Evrensel kültürün bir parçası olan ve bütün insanlığı ilgilendiren ulusal kültürlerin bazıları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu haksız düzenin korunması için oluşan totaliter yönetimler her türlü demokratik talepleri ve başkaldırıyı şiddetle ezmekte ve bazı durumlarda kitle kıyımına girişmekte tereddüt etmemekteler.

"Türkiye batıya olan yakın ilişkisine rağmen bir üçüncü dünya ülkesidir ve bu ülkenin sorunlarını yaşamaktadır. Nitekim, Türkiye ekonomisine yabancı ve onlarla işbirliği yapan tekeller egemendir, işsizlik, yüksek enflasyon gittikçe artan bir ölçüde süreklilik kazanmış, sınıflar ve bölgeler arası gelişmişlik uçurumuna dönüşmüştür.

"Türkiye, hukukun genel ilkelerine aykırı bir anayasaya, bu anayasaya bile aykırı yasalara ve bu yasalara bile kendini bağlı saymayan bir devlet yönetimine sahiptir. TBMM'nin bileşimi halkı temsil etmekten uzaktır. Devletin resmi görüşü dışında herhangi bir görüşün meclis kürsüsünden ifade edilmesi ne yazıkki mümkün değildir. (Mahmut Almak olayı bunun açık bir örneğidir.)

"Doğu ve Güneydoğu'da baskı ve asimilasyon politikası uygulanıyor. Olağanüstü Hal sürekli bir yönetim biçimine dönüşmüş, insanların ne can güvenliği, ne de mal güvenliği var. Yıkılan köyler, göçe zorlanan insanlar, faili meçhul cinayetler, işkence ve haksız tutuklama haberleri olağanlaşmış, günden güne artan faili meçhul cinayetlerin güvenlik güçleri tarafından işlendiği iddiaları bile araştırılmıyor. Bölge hukukunun genel ilkelerine aykırı kararnamelerle yönetiliyor. Yargı yolu kapalı ve kararnameler yargı denetiminden uzak tutuluyor. Amacımız devleti ve toplumu demokratikleştirmek, demokratik bir sivil toplum yaratmaktır. Bu amaç programımızın ikinci bölümünde şöyle ifade edilmiştir:

«Çağdaş sosyal hukuk devleti hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün vatandaşların ve .egemenlik altında bulunan bütün insanlığın huzur ve güvenini, refah ve mutluluğunu sağlamakla görevlidir. HEP iktidarında devlet bu anlayışına uygun olarak halkın yönetiminde ve hizmetinde bir kurum olacaktır. Vatandaşlarına, insan onuruna yaraşır bir yaşama düzeni sağlayacaktır.

« Halk için halk yönetimini, gerçek bir demokrasiyi gerçekleştirecek demokrasiye yabancı bütün unsurların ya varlıklarına son vererek ya da konumlarını uygun hale getirerek devlet kurumlarını ve organlarını demokratikleştirecektir.

« Hiç kimse veya organ kaynağını halkın özgür iradesinden almayan bir devlet yetkisi kullanmamalıdır. HEP "siyasi iktidar" yanında bir "devlet iktidarının oluşmasına imkan vermeyecek . . . atananları seçilmişlere oranla daha etkin bir konuma getiren demokrasiye aykırı kurum ve kuralların varlığına son verecek devletin ve bütün devlet organlarının insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı olmalarını sağlayacak hukuksal ve siyasi düzenlemeleri yapacaktır.

« Çağdaş toplum örgütlü toplum demektir. Vatandaşların siyasal partilerde, sendikalarda, meslek kuruluşlarında, her konu ve her alandaki derneklerde örgütlenmeleri özendirilecek ve desteklenecektir. Demokrasinin yerleşip kökleşmesi ve halkın katılımının sağlanması için zamanla devletin ve resmi kurumların bazı işlev ve görevleri bu sivil kurumlara devredilecek ve hedeflenen demokratik sivil toplum yaratılacaktır.»

"Görüldüğü gibi HEP halkın kendisini yönetmesini istiyor, atananların seçilmişlerin emrinde olmasını, demokrasinin temel koşulu olarak görüyor. Sonuç olarak HEP demokratik ve sivil toplumu kurmak ve geliştirmek istiyor. Demokrasinin iki temel şartı var. Biri çoğulculuk, diğeri katılımcılık. HEP çoğulcu ve katılımcı demokrasinin kurulup yerleşmesini istiyor. Programda Türkiye'nin kalkınması, gelişmesi, insanların refah ve mutluluğu demokrasinin yerleşmesine bağlıdır. Türkiye için çoğulcu ve katılımcı demokrasinin dışında kabul edilebilir hiçbir seçenek yoktur. Bunu savunmaktayız. Eşitlik HEP programının temel ilkelerinden birini oluşturuyor. HEP eşitlik ilkesini her alanda yaşama geçirmek, dünyada ve ülkede barış ve huzuru sağlamanın temel koşulu olarak görüyor.

"Biz siyasetin merkezine insanı yerleştirdik. Amacımız insanın özgürlüğüdür, refahıdır, mutluluğudur. Biz insanın özgürlüğünü, refahını ve mutluluğunu amaç olarak alırken, dil, din, ırk, kültür ve cinsiyet farkları gözetmeksizin herkesi eşit olarak kabul ederiz. Ama bu farkı gözetenlere ve eşitsizlikçi bir düzenin bekçiliğini ve savunuculuğunu yapanlara karşı da ödünsüz bir mücadele yürütürüz.

"İnsanların eşitliği esastır, insanların eşitliği diller, dinler, soylar, kültürler ve halklar arasındaki eşitliğin sağlanması ile mümkündür. Bir insanın mensup olduğu grup ve halk diğeriyle eşit kabul edilmiyorsa o kişinin diğerleriyle eşitliğinden ve özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir. Biz diller, dinler, soylar, kültürler, halklar ve sonuç olarak bütün insanlar arasında eşitliği gerçekleştirmek amacındayız. Bu eşitlik temelinde kardeşliğe dayalı ve evrensel değerlere dayalı özgür ve demokratik bir refah toplumu kurmak istiyoruz,

"Demokratik sivil toplumu kurmanın önündeki en önemli engellerden birisi 1982 Anayasasıdır. 1982 Anayasası devleti yücelten ve sınırsız yetkilerle donatan, kişiyi devlete karşı savunmasız konuma getiren bir anayasadır. Çoğulculuğu ve katılımcılığı reddeden bu anayasa atananları, seçilmişlere oranla daha etkili bir konuma getirmiştir. Bunların devlet gücünü dilediklerince kullanmalarına olanak tanınırken kişi hak ve özgürlüklerinin özü yok edilecek şekilde sınırlanmıştır. Anayasada egemen olan anlayışa göre halk devlet için vardır. Oysa devlet halk için olmalıdır. Demokrasiye işlerlik kazandıracak bir Anayasa bütün toplum kesimlerinin ve toplumsal güçlerin serbestçe tartışmaya katıldığı demokratik bir ortamda hazırlanmalıdır. Bu Anayasa otoriter ve totaliter yönetimlerin kurulmasına imkan vermeyen insan haklarına dayalı çoğulcu, katılımcı sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı, devleti halkın hizmetinde gören, kişinin hak ve özgürlükleri yararına devletin yetkilerini sınırlayan bir anayasa olmalıdır.

"Halkın Emek Partisi emekten yana bir politika izlemektedir, işçi sınıfının ve tüm çalışanların ekonomik ve demokratik örgütlenmelerine getirilen kısıtlamaları kaldırmak, özgürce örgütlenmenin ve hak aramanın koşullarını hazırlamak istiyoruz. Emekten yana ekonomik, sosyal güvenlik, sosyal ve kültürel politikaların uygulanmasını amaçlıyoruz.

"HEP çarpık kentleşme ve iç göç olgusunu ülkenin önemli sorunlarından biri olarak görmektedir. Yurdun her kesiminde ve özellikle Doğu ve Güneydoğu'dan büyük kentlere ve sanayi merkezlerine büyük bir göç hareketi vardır. Bu göç olayı çarpık kentleşmenin, kent hizmetlerinin karşılanmamasının ve çevre kirlenmesinin önemli nedenidir. Var olan işsizliği daha da arttırdığı gibi büyük sosyal sorunlar da yaratmaktadır. Göçü önlemenin başlıca yolu sanayileşme ve sanayiin desantralizasyonu ile büyük kentler dışındaki yerleşme birimlerinde çağdaş yaşamın ihtiyaçlarını karşılayacak olanakları yaratmaktır. Ayrıca katı merkeziyetçi sistemden ayrılarak halka seçtiği temsilciler vasıtasıyla kendisini yönetme olanağını sağlamaktır. Bu şekilde insanlar daha iyi yaşam koşullarına kavuşacak ve kendi topraklarına sahip çıkarak bu alandaki yaşam koşullarının nicel ve nitel olarak gelişmesine çalışacaklardır. Böylece ülkemizde işsiz, yoksul, mutsuz milyonlarca insanın belirli merkezlerde toplandığı, geri kalmış sorunlu bir ülke olmaktan çıkacak ve göç hareketlerinin yerini turistik geziler alabilecektir." (2 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi, s.14)

"Laisizm, demokratikleşmenin ve çağdaşlaşmanın temel koşuludur. Ancak laik toplumsal bir düzende demokrasiden, insan haklarından, bilim ve sanatın gelişmesinden söz edilebilir.

"Değişik görüşler birbirlerinin varlığına saygılı olarak örgütlenme ve kendilerini ifade etme olanağı bulabilirler. En geniş anlamıyla din ve vicdan özgürlüğü sağlanırken laiklikten hiçbir ödün vermemek kararındayız.

"Biz Türkiyede demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla yerleştirmek isteyen demokrat bir partiyiz. Türkiye'nin bütün sorunlarını hukuk devleti ve demokrasi kuralları içerisinde çözmek istiyoruz. Ama bizim bu niteliğimiz, olaylara bakış açımız, dünya görüşümüz nedense kamuoyuna hep çarpıtılarak iletiliyor.

"Kamuoyu biraz da basının yönlendirilmesiyle sadece bizim Kürt sorunuyla olan ilgimizi merak ediyor. Şunu özellikle belirtelim ki biz emik temele dayalı bir parti olarak kurulmadık. Yine bölgesel bir parti de değiliz. Biz bütün bir ülkenin partisiyiz. Türkiye'nin partisiyiz. Edirne'den Hakkari'ye, Rize'den Antalya'ya uzanan ülkenin partisiyiz.

"Biz Edirneli işçinin, Trabzonlu balıkçının, Manisalı halkın, Adanalı ırgatın, Şırnaklı yoksul köylünün, Hakkari'deki işsiz gencin, kısacası bu ülkede yaşayan herkesin partisiyiz. Biz Türkiye'yi bölmek değil, tam tersine herkesin eşit yaşadığı bir ülke haline getirmek istiyoruz. Gelişen çağa uygun sınırlan ülke yararına olacak bir şekilde kaldırmak istiyoruz. Bir yandan Avrupayla bütünleşmek, diğer yandan Ortadoğu halklarının laik, demokratik bir düzende eşit ve birlikte yaşamalarım sağlayacak harcı yoğurmak istiyoruz.

"Kamuoyunun Kürt sorununa bakış açımızı ve çözüm için önerilerimizi merak etmesi haklı bir istektir. Çünkü Kürt sorunu Türkiye'nin en önemli sorunudur. Bu sorun barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmedikçe Türkiye'de demokrasiyi kurmak, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı sağlamak mümkün değildir.

"Kürt sorunu çözülmedikçe enflasyonu kontrol etmek, işsizliği önlemek, insan haklarının ihlaline son vermek, kısacası Türkiye'nin demokratikleşmesini sağlamak mümkün değildir.

"Biz Kürt partisi değiliz ama Kürtlerin ezici bir çoğunluğu ya partimizin üyesi veya destekçisidir. Bu durum surdan kaynaklanıyor. Biz emekten yanayız, ezilenden yanayız. Ülkemizde diller, dinler, mezhepler, etnik gruplar arasında eşitliği sağlamaya çalışıyoruz. Baskıya ve asimilasyona karşıyız. Asimilasyonu bir insanlık suçu olarak kabul ediyoruz.

"Hem ekonomik yönden, hem de etnik özelliklerinden dolayı Türkiye'de en fazla ezilenler Kürtlerdir. Bunların da ezilenlerin hakkını koruyan HEP'i desteklemelerinden daha doğal bir şey olamaz.

"Kürtlerin varlık tartışması geride kaldı. Bizzat sayın Başbakanın ağzından Kürt realitesi kabul edilmiştir. Ama bir gerçeğin kabul edilmesi, onun çözümüyle ilgili sorumluluğu da beraberinde getirir. Bu halkın düne kadar kendi dilini bile konuşması yasaktır. Bu yasak kaldırıldı. Fakat asimilasyon politikaları, baskı politikaları hala sürdürülüyor.