ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı : 1997/2 (Siyasî Parti Kapatma)
Karar Sayısı : 1999/1
Karar Günü : 26.2.1999
DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI : Demokratik Kitle Partisi
DAVANIN KONUSU : Demokratik Kitle Partisi’nin programının ve Genel Başkanı’nın beyanlarının, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile, 2., 3., 14., 68. ve 136. maddelerine ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 78. maddesinin (a), (b) bentlerine, 80. maddesine, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine ve 89. maddesine aykırılığı savıyla aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri uyarınca kapatılmasına karar verilme
si istemidir.I- DAVA
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 19.6.1997 günlü, SP.91.Hz. 1997/138 sayılı İddianamesinde şöyle denilmektedir:
“I- Giriş
Anayasamızın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü ile, bireylerin genel oy hakkı kapsamında sahip oldukları tercihleri, tüzük ve programlarında belirledikleri siyasal ve toplumsal görüşler etrafında toplayarak siyasal iktidara sahip olma ve siyasal kararlan oluşturma amacını güden partileri demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurları saymış, kamusal nitelikt
eki bu amaç ve özellikleriyle olağan derneklerden farklı bir konumda olduğunu göstererek 68 inci ve 69 uncu maddelerinde kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uymak zorunda oldukları esasları ve kapatılmalarına ilişkin temel düzenleyici kuralları koymuştur. Bununla beraber, kuruluşları sırasında önceden izin alınmasına gerek bulunmadığı kabul edilen ve demokratik siyasal hayatın «olmazsa olmaz» koşulu sayılan siyasal partilerin amaç ve çalışmalarında tam bir sınırsızlığın var olması gerektiği görüşünü savunmak mümkün değildir. Toplum ve devlet düzenini, kamu çalışmalarını kendi görüşleri doğrultusunda yönetme, denetleme ve etkileme amacını güden siyasal partilerin, demokratik düzene veya Cumhuriyetin temel niteliklerine yönelmiş bir güç odağı haline gelmesinin, devletin varlığına karşı bir tehdit oluşturacağında şüphe yoktur. Böyle bir tehlikeye karşı devletin, varlığını koruyacak hukuki tedbirlere başvurması demokratik hukuk devleti olmanın gereği ve sonucudur. Uluslararası Hukukta da, devletin bağımsızlığını sürdürmek, bağımsızlığına ve yapısına yönelik tehditlere karşı hukuk devleti kuralları çerçevesinde gerekli tedbirleri alması olarak anlaşılan devletin kendisini koruması ilkesi, başta insan hakları ve özgürlükleri olmak üzere, demokratik toplum düzenini ihlale, devletin kurucu öğelerini yıkmaya elverişli davranışlara karşı girişilecek bütün çabaları göstermesi demektir. Nitekim, bu amaçla, Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağını, sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamayacağını, suç işlenmesini teşvik edemeyeceğini öngörmüş, 69. maddesinde ise, belirtilen yasaklamaların yaptırımı olarak partinin kapatılacağına karar verileceğini kabul etmiştir.Siyasal partilerin kuru
luşları, çalışmaları, denetimleri ve kapatılmalarına ilişkin kurallar, Anayasada yer alan bu temel ilke ve esaslar paralelinde Siyasi Partiler Yasası (daha sonra “SPY” olarak belirtilecektir)nda ayrıntılarıyla düzenlenmiş, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevi 9. maddede düzenlenmiş bulunmaktadır.Davalı siyasi parti, gerekli bildiri ve belgelerin 3 Ocak 1997 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na verilmesiyle SPY’nın 8 inci maddesi uyarınca tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluş bildirisi ve eklerinin anılan Bakanlıkça Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmesini takiben, SPY.nın 9. maddesi kuralının
yüklediği görev kapsamında davalı partinin programının Anayasa ve SPY hükümlerine uygunluğu incelenerek, davanın konuları ile ilgili kısımlarından alıntılar yapılmış, bu süreçte parti genel başkanının bazı medya organlarında yayınlanan, programı yorumlayıcı açıklamaları da inceleme kapsamına dahil edilmiş, bazı özel televizyon kanallarındaki programlara ilişkin video kasetler getirtilerek, içerikleri Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla yeminli bilirkişilerce daktilo metni haline getirtilmiş ve dosyaya eklenmiştir.II- Dava Konusu Parti Programı ve Genel Başkanın Açıklamaları
A) Program :
Birinci Bölüm
Demokratik Kitle Partisi; Katılımcı, Liberal Demokratik Bir Kitle Partisidir.
Demokratik Kitle Partisi, ülkenin bütün sorunlarına sahip çıkmakla birlikte, Kürt sorununun barışçı, demokratik çözümü Programının merkezine koyan katılımcı, liberal, demokratik bir kitle partisi olarak, devletin yeniden yapılandırılmasını ve ülkede demokrasiyi tüm kural ve kurumlarıyla yerleştirmeyi amaç
lamaktadır....
Demokratik Kitle Partisi, Kürt Sorunun(un) adil ve demokratik çözümü için; demokratik bütünlüklü idari yapılanmanın ve ademi merkeziyetçi sistemin, günün ihtiyaçlarına cevap verebileceğini tespit ederek yola çıkmaktadır.
Demokratik Kitle Partisi bu amaçla:
...
İdari sistemin ademi merkezileştirilmesine yönelik reformların yapılmasını...
öngörmektedir.
Demokratik Kitle Partisi, tüm ülkede barışı, huzuru ve refahı kazanabilmek için, ülkedeki din, inanç, mezhep ve etnik farklılıkları ülkenin gerçekliği olarak kabul etmekte; bu farklılıkların kimlik haklarını, temel hak ve özgürlüklerini demokrasinin şartı saymaktadır.
...
Demokratik Kitle Partisi...ademi merkezi bir idari sistemi ülkenin esenliği ve herkesin mutluluğu için yapılandırma misyonun
u üstlenmekte... (dir.)...
Türkiye’de Durum
...
Ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel sorunlar ve bu sorunlardan kaynaklanan dinamizm karşısında, devletin hala yetmiş yıllık politikalarında ısrar etmesi, Cumhuriyet’ten bu yana üstlendiği rolünü sürdürmek için direnmesi ve bu nedenle, terörü tırmandırması ve şiddete başvurması; ekonominin tıkanmasına, etnik ve dinsel kökenli çatışmaların boyutlanarak derinlik kazanmasına, demokratikleşmenin engellenmesine ve dünyadaki değişim ve dönüşüm sürecine yeter
ince katılamamasına ve çağdışı kalmasına neden olmaktadır....
Yeni bir ülkeyi yapılandırabilmek için, bu çatışmaya kaynaklık eden çelişkilerin çözülmesi gerekir.
Bu çelişkilere kaynaklık eden sorunlar, bugün de gündemdedir ve birbirlerini olumsuz bir biçim
de etkilemeye devam etmektedirler.Bu sorunlar; Kürt Sorunu, Demokrasi Sorunu ve Ekonomik Sorun’dur.
Osmanlı mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bugüne kadar demokratik bir devlet olmayı başaramadığı için, bu temel üç sorunu da çözemedi. Onları besleyerek büyüttü ve bugünlere taşıdı.
Niçin böyle oldu; bunların nedenleri nelerdi?...
Bunun temel nedenlerinden birisi, Kürtlerin inkarı; yurttaşlığın soy temeline oturtulması ve yurttaşların değil, soydaşların çıkarını koruyan anlayışın devlete egemen olmasıdır.
Bu nedenlerle rejim kitlelere özgürlük ve demokrasiyi tanımayı göze alamıyor ve baskı yolunu seçmiş durumdadır.
Ne var ki, demokrasi yokluğu, Türkiye’nin sorunlarının çözümüne yardımcı olmamakta, tersine, onları daha da ağırlaştırmaktadır.
Oysa ki çözüm, demokrasidir.
...
Uzun yıllar, ekonomik sorunlar içinde bunalan yığınlara, baskı gören toplum kesimlerine, işçilere, köylülere, memurlara; baskı ve zulme uğrayan Kürtlere, aydınlara, kadınlara ve gençlere şunu öğretmiştir:
Bu düzen değişmelidir! ... Bu devlet yeniden yapılandırılmalıdır.
...
Demokratik Kitle Partisi, Kürt sorununa adil, demokratik ve eşitlikçi bir çözüm sağlamak; yeni demokratik değişim programını uygulayabilmek, toplumu dönüştürmek için bir demokratik uzlaşmayla, Türkiye’yi yeniden yapılandırmak görevini üstlenmektedir.
İkinci Bölüm
Somut Hedefler Ve Çözümler
Özgürlük Eşitlik Demokrasi Barış Ve Değişim İçin Kürt Sorununa
Barışçı ve Adil Çözüm
Türkiye’nin temel sorunlarından başta geleni Kürt sorunudur. Bu sorun çözülmeden, demokrasinin kazanılması ve yeniden yapılanmanın sağlanması mümkün değil.
Türkiye’nin yeniden yapılandırılabilmesi için; Kürt Sorunu’nun, Demokrasi Sorunu’nun ve Ekonomik Sorun’un çözüme kavuşturulması kaçınılmazdır.
Biribirleri ile bağlantılı olan bu üç temel sorun çözüme kavuşturulduğu takdirde, Türkiye çağdaş dünyanın ileri ve gelişmiş ülkeleri arasında yerini alacaktır.
Çok uluslu ve çok kültürlü Osmanlı İmparatorluğu’nün çöken ve dağılan yapısı üzerinde ve bugünkü Misak-ı Milli sınırları içinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yapısı doğal olarak çok kültürlü, çok dilli ve çok mezhepli olmuştur. Ama, buna rağmen tek ulus yaratılmak istenmiştir.
Bunun için de, bir resmi milliyetçi ideoloji geliştirilmiş, bu da çarpık bir resmi tarih tezine dayandırılmıştır
.Kürt Sorunu’nun çözümsüzlüğüne neden olan bu resmi ideoloji ve ona bağlı devlet politikalarının temel iddiası; Türkiye’de farklı dil ve kültür gruplarının bulunmadığı, herkesin Türk ırkından olduğudur.
Oysa ki, Kürtler tarihin bilinen dö
neminden beri, en az yedibin yıldan beri Yukarı Mezopotamya ve çevresinde yaşamış ve bugün de varlıklarını sürdürmektedirler.Oysa ki, Türkiye’deki bazı etnik gruplar, Devletin nimet ve imkanlarından yararlanmak için, kendi coğrafyalarını terk etmişlerdir. Devletin statüsünü benimseyerek, devletin himayesine girmişlerdir.
Kürtler ise, Devlete kendi ülkeleri ile birlikte katılmışlar ve onun vatandaşı olmuşlardır.
Kürtleri, bu nedenlerle, sıradan bir etnik grup veya dil azınlığı gibi görmek yanlıştır.
Çünkü,
Kürtler, Türkler gibi bu ülkenin asli unsurudur; Türkiye’nin bütünlüğü ve siyasi sınırları içinde Türkler’le aynı kaderi paylaşarak, tasada ve kıvançta birliği sağlayarak, barış ve kardeşlik içinde yaşamak istemektedirler.Bu realitenin bilinmesi ve kabullenilmesi, Kürt Sorunu’nu kavramak ve uygun çözümler bulmak için gereklidir.
Bu nedenle, Parlamento ve Türkiye siyaseti, Türkiye’nin temel sorunu haline gelen soyut resmi ideoloji ile somut Türkiye gerçekliğinden kaynaklanan sorunları, gündemlerinin baş sırasına alarak çözüm üretmek zorundadırlar.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ırk ayırımı ve kan bağı temelinde oluşmuş bir devlet olmamalıdır; herkesin Türk ırkına ait olduğunu iddia eden resmi ideoloji de terk edilmelidir.
...
Bu amaçla; somut, gerçek Türkiye’n
in sorunlarını tespit eden Partimiz; bu sorunların çözümlerini programının temel amaçları arasında sıralamakta ve kısa vadeli çözümler için, acil hedefler saptamaktadır.Bu nedenle, Türkiye’de demokrasinin ve barış ortamının sağlanabilmesi için, bu hedeflerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Kürt Sorunu’nun adil bir biçimde çözülmesi de, bu hedeflerin gerçekleştirilmesine bağlıdır.
...
Kürt Sorunu’nun şiddete dayanarak çözümü ya da bastırılması da olanaksızdır. Bu, hem Kürtlere hem de Türk halkına büyük acılar vermekte, ülke kaynaklarının heder olmasına yol açmakta ve ekonomik, toplumsal gelişmeyi önlemektedir. Artık, bu sorunun çözümü için bekleyecek zaman yoktur.
Besbellidir ki, bu durum, Türkiye için bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu zorunluluktan dolayıdır ki; Partimiz, Türkiye’nin esenliği için, Kürt Sorunu’nun barışçı demokratik çözümü, acil hedef olarak önüne koymaktadır.
Bunun da yolu, insan haklarına dayalı demokratik çözüm kanalları oluşturmaktan ve sorunun çözümünün önündeki engelleri kaldırabilecek ilkeli bir demokratik uzlaşmadan geçer.
Bu amaç, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de bağlayan uluslararası hukuk ilkelerine, sözleşmelere, evrensel hukuka ve insan haklarına bağlı, demokratik bir devleti yapılandırmayı da hedeflemektedir. Bu hedef, aynı zamanda, eşitlik temelinde bir hukuksal altyapısı olan, demokratik içerikli politik, yönetsel ve kültürel bir yapı üzerinde yükselen devleti ifade eder.
Bu nedenle de, Kürt Sorunu’nun adil, demokratik, barışçı çözümü, partimizin temel amaçlarındandır.
...
Demokratik Kitle Partisi, bu hedefe ulaşabilmek için:
-İdari sistemin ademi merkezileştirilmesine yönelik reformları gerçekleştirecek...tir.
Tüm bu nedenlerle, sorunun barışçı çözümünün yolunun açılması için, öncelikle devletin, sorunu şiddetle bastırma politikasının terkedilmesi, Kürt Sorunu’nun çözümüne ilişkin görüşlerin serbestçe dile getirilebileceği özgür bir tartışma ortamının sağlanması gerekir.
Kürt Sorununun Çözümü Ve Demokratik Devletin Yapılandırılması İçin :
Demokratik Kitle Partisi, demokrati
k bütünlüklü idari yapılanmanın ve ademi merkezi sistemin, günün ihtiyaçlarına cevap verebileceğine inanmaktadır.Bu amaçla, Partimiz, devleti idari bölgeler şeklinde yapılandıracaktır.
...
Devletin Demokratikleştirilmesi, Sivil Toplumun Kurulabilmesi İçin
:...
Hukukun Üstünlüğü, Yasal Düzey ve Yasalar
...
Yasalar ve iç hukuk normları, Türkiye’de yaşayan herkesin ve tüm Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarının haklarını korumalı, eşitlik ilkesine aykırı olmamalı, adalet duygusunu zedelememeli, adaleti ve hakkaniyeti tesis edebilecek nitelikte ve demokratik olmalıdır.
Oysa ki, Türkiye’de Kürtlerin ve diğer etnik inanç kesimlerinin eşitlik ilkesine aykırı düşen yasal ve hukuksal düzenlemelerden kaynaklanan ciddi sorunları vardır.
Bu durum, Türkiye’de Kürt Sorunu’nun oluşmasının temel nedenidir.
Bu nedenle, Kürt Sorunu’nu çözebilmek için, Anayasa düzeyindeki değişiklik ve düzenlemeleri yapacaktır.
Bununla ilgili olarak:
- Demokratik Kitle Partisi; yurttaşların kimlik haklarının başlangıcı olan, isimler ve adları sorununu çözebilmek için, 1926 tarihli Nüfus Kanununu ve bu kanuna dayalı olarak 1977 yılında çıkartılmış olan Nüfus Hizmetlerine Ait Kuruluş Görev ve Çalışma Yönetmeliği’ni değiştirecek ve yeniden düzenleye
cektir.- Kürt kültürünün ve tarihsel birikiminin parçası olan köy, mezra ve yer isimleri, haksız ve gerekçesiz olarak, merkezi - bürokratik, tepeden inmeci kararlarla değiştirilmiştir. Bu durum, Kürtlerin tarihi, kültürel birikimine karşı saygısızlıktır.
...
- Dinsel ve kültürel örgütlenme haklarının önünde eşitlik ilkesine aykırı, demokratik hukuk devleti normlarıyla bağdaşmayan engeller var. Bunlar, insanlık ve adalet duygusunu zedelemektedir, insan haklarına aykırıdır.
Bu nedenle, Dernekler Kanunu, Mede
ni Kanun ve Medeni Kanun’un vakıflarla ilgili hükümleri değiştirilerek, dinsel ve kültürel örgütlenme hakları sağlanacaktır.-Yurttaşların kimlik haklarının önemli bir boyutu da, eğitimdir. Eşitlilik ilkeleriyle bağdaşmayan, barışı zedeleyen, topluma ayrımcı öğeler taşıyan, niceliksel ve niteliksel olarak ihtiyaçları karşılamayan, başta Milli Eğitim Temel Kanunu’nu ve Tevhid-i Tedrisat Yasası olmak üzere, Partimiz, bu çok geniş alanı tarayarak, gerekli değişiklikleri ve yeterli düzenlemeleri yapacak...tır.
...
- Anayasa’da, yasalarda ve kararnamelerde, haber alma ve ifade özgürlüğü açısından da, kimlik haklarını kısıtlayan birçok hükümler var.
...
- Partimiz, Yurttaşlık haklarıyla ilgili ifade özgürlükleri açısından, eğitim hakkı ve radyo-televizyon hakları için, Türkiye’de yaşayan herkesin çağın gereklerine uygun eğitim almaları, her dilde radyo-televizyon yayını yapabilme hakkına sahip olmaları, kimliklerini koruyabilmeleri ve bunları Türkiye’nin siyasi sınırları ve bütünlüğü içinde yapmaları doğrultusun
da, anayasal ve yasal değişiklikler yapacaktır.- Diller ve kültürler üzerindeki baskılara, zoraki asimilasyon politikalarına son verilecek, bu alanda da uluslararası hukuk ve sözleşme hükümleri yaşama geçirilecektir.
- Yurttaşlık haklarının tanınmasının önündeki büyük engellerden ve eşitliğe aykırı durumlardan biri de, siyasal faaliyetler ve yasama faaliyetleri ile ilgili alanlardaki yasaklardır.
Bu nedenle, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu değiştirilecek; hiçbir yasal dayanağı olmayan, “seçim propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanılamayacağına ilişkin yasağa” son verilecektir.
...
- Türkiye’de Kürt Sorunu’nun çözümü, insanların kimliklerinden ötürü ayrımcı muamelelere tabi tutulmaması, eşitlik, ilkesinin yaşamsal kılınması ve demokratik hukuk devletinin hukuksal alt yapısının oluşturulabilmesi için; ceza adaleti konusunda ciddi reformlar yapmak gerekir.
...
Siyasi Partiler
...
Oysa, günümüzdeki demokratik-çağdaş anlayışa göre; ülke bütünlüğü, siyasi sınırların korunmasıdır. Merkeziyetçi olmayan idari yapılanmalar, ülke bütünlüğünü bozucu nitelikte görülmemektedir.
Millet bütünlüğü de, tıpkı bunun gibi, ırk ve kültür birliğinde aranmaz. Vatandaşlık ön plana çıkarılarak, millet bütünlüğü, vatandaşların birlikte yaşama iradesinde aranır. Eğer, vatandaşlarda birlikte yaşama iradesi varsa, etnik ve kültürel farklılıklar, millet bütünlüğünü bozucu nitelikte sayılmaz.
...
Yerel Yönetimler
Yerel yönetimler, halkın doğrudan yönetime katılmasının organları haline getirilecektir.
Çünkü, yerel yönetimler, bugü
n merkezi devletin vesayeti altındadır. Yetkileri ve kaynakları da yetersizdir ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkartılan yasalar ile yönetilmektedirler.Demokratik ülkelerde, yerel yönetimler demokrasinin aynası olduğu halde, Türkiye’de halkın yönetime katılma ve denetim olanakları son derece sınırlıdır.
Öte yandan, Merkezi Hükümet yerel yönetimlerle ilgili her türlü karar yetkisine sahip olmasına rağmen, tüm yerel sorunlara seyirci kalmakta, yerel yönetim mahallerini ve yerel yönetim birimlerini kendi kaderleriyle baş-başa bırakmaktadır.
Merkezi devlete bağımlılık ve merkezi hükümet duyarsızlığı karşısında, kentlerde, aldıkları göçleri taşıyamaz hale gelmiş durumdadır ve kentleşme rantlarının hakimiyeti altına girmiş bulunmaktadır.
İmarlı, planlı, yeşil ve düzenli alanlarının başedilemez pahalılaşmasının yanı sıra, korsanlaşan kent ilişkileri, kentleşme rantları, demokrasiyi, merkezi devletin vesayeti altına sokmuştur.
Bu nedenle, devletin demokratikleştirilmesi; politik, yönetsel demokratik katılımın ve çoğulculuğun sağlanabilmesi; idari hantallığın giderilmesi, hizmet akışının hızlandırılabilmesi için, öncelikle merkezi devletin, yerel yönetimler üzerindeki vesayeti kaldırılacaktır.
Yerel yönetim organlarının demokratik işleyişini engelleyebilecek her türlü merkezi müdahaleye son vermeyi sağlayacak bir yerel yönetim anlayışı egemen kılınacaktır. Toplumun kendisini yönetenleri doğrudan seçebilmesi; yönetimleri ve yönetenleri denetleyebilmesi sağlanacaktır. Bunu sağlayabilmek için de, yönetim faaliyetlerine
olabildiğince katılım sağlanmasına olanak veren yasal ve siyasi düzenlemeler yapılacak; iktidarın kullanımı yaygınlaştırılacaktır.Merkezi idare küçülürken, yerel yönetimler kendi alanlarında daha çok söz sahibi olacak; il ve ilçe meclisleri yerel parlamentolar statüsüne kavuşturulacaktır.
Bu anlayışa uygun olarak; valiler, emniyet müdürleri ve kaymakamların da belediye başkanları gibi seçimle işbaşına gelmeleri sağlanacak; eğitim, sağlık, iç güvenlik ve aynı zamanda vergi toplama yerel yönetimlerin yetki alanına bırakılacaktır.
...
Partimiz özgürlük, eşitlik, barış, demokrasi ve değişik programının bir yanını da yeni laiklik anlayışı oluşturmaktadır.
Demokratik Kitle Partisi, tüm inançların kendilerini özgürce ifade edebileceği bir laiklik anlayışını benims
emektedir.Din işleri ve eğitimi, hiçbir şekilde devlette olmayacak; bu işler topluma ve cemaatlere devredilecek; din dersleri zorunlu ders olmaktan çıkarılacaktır.
İbadet yerlerinin bakımı, din adamlarının eğitimi, atamaları, geçimleri ve benzeri düzenlemeler cemaatlere bırakılacaktır.
...”
B) Genel Başkan Şerafettin Elçi’nin Açıklamaları ;
1) 4 Ocak 1997 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin 5. sayfasında yayınlanan ANKA Ajansı çıkışlı haberde Genel Başkan Ş. Elçi’ye atfen şu yazılar yayınlanmıştır:
“...Ş. Elçi...partinin kuruluş işlemlerinden sonra yaptığı açıklamada federasyonun bir devletin bölünmesi demek olmadığını belirterek şunları söyledi:
«PKK’nın bu konuda netleşmesi lazım, çünkü halen federatif sistemle yönetilen ve ülke bütünlüğü çok güçlü sağlanan ülkeler vardır. Memnun ve mutlu olan hiçbir yurttaş, kendi devletinden ayrılmak istemez. Tekilci anlayış ancak totaliter, otoriter, faşist siyasi anlayışların modelidir. Bu modelleri terk etmemiz lazım.»
Elçi, partinin PKK’ya bakışı konusundaki soruya ise şu yanıtı verdi:
«Biz demokratik barışçı yöntemleri benimsiyoruz. PKK, Kürdistan İşçi Partisi olarak siyasi hayata girmiştir; eylemlerini onaylamıyoruz.»
...
Şerafettin Elçi, Kürt partisi olup olmadıkları konusundaki bir soruya, «Bütün sorunların temelinde Kürt sorununun yattığını gördüğümüz için bu sorunu programımızın merkezine oturtuyoruz, siyasi faaliyetlerimizi ön plana çıkartıyoruz. O sorunun çözümünde iyi niyetle hareket edebilen herkesin partisiyiz.» yanıtını verdi.
...
Elçi, bir soru üzerine de, «Sa
yın Cumhurbaşkanı’nın da ifadelerinde belirttiği gibi Kürt realitesini tanımak gerek, ama bu realite lafta değil, bu anayasal ve yasal güvenceye kavuşmalı, ondan sonra Kürtlerin kendi kimlikleriyle örgütlenebilme hakkının tanınması lazım.» diye konuştu.Kü
rt isyanları konusundaki sorulara da Elçi, özetle şu yanıtı verdi;«Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca Kürtlere verilmiş doğal vaatler bir kenara itildi. Kürt varlığı, ret ve inkar edildi. Kürtlerin asimilasyon yöntemiyle kimliklerinin değiştirilmesi, varlığına son verilmesi devletin temel politikası oldu. Bugüne kadar 27 Kürt isyanı yaşandı. Halen de ülkemizde bir silahlı çatışmaya tanık olmaktayız, bu kadar isyan bastırıldı, halen devam ediyor, sorun ortada.»”
2) Yi
ne 4 Ocak 1997 tarihli Sabah Gazetesinde yayınlanan ... haberde, Genel Başkan Ş. Elçi’nin açıklamaları şu şekilde yer almıştır :“...
Türkiye’nin tüm sorunlarının temelinde Kürt Sorunu’nun olduğunu anlatan Elçi, «Bizce Türkiye’de yaşanan tüm sorunların ve olumsuzlukların temelinde yatan bir ana sorun var. Bu da Kürt sorunudur. Kürt sorunu çözümlenmeden Türkiye’nin refahının sağlanması, barış ve huzurun sağlanması mümkün değildir.» diye konuştu.
Devletin yapılanmasında merkezi yönetime karşı olduklarını söyleyen Elçi yerel yönetimlere egemenlik hakkı tanınması gerektiğini kaydetti. ‘Federasyon kurulmasını savunuyor musunuz?’ sorusuna da Elçi, «Türkiye için en uygun modelin yerel yönetimlere egemenlik verilmesi olduğunu savunuyoruz. Federasyon olabilir,
ama şu anda yerel yönetimlerin egemen kılınması en iyi model. Federasyon bir devletin bölünmesi de değildir. Halen federatif sistemle yönetilen ülkeler vardır.» yanıtını verdi.Elçi, Türkiye’de silahlı çatışmaların sürdüğünü bildirerek şunları söyledi:
«Kür
tler ve Türkler bir arada yaşadı. Halen de beraber yaşayabilme şansları çok yüksek. Biz halen devletin var olan siyasi sınırlarına saygılıyız. Biz şuna inanıyoruz silahlı çatışmalar bu sorunun çözüm formülü değil. Bizim önerdiğimiz çözümde, devleti yönetenlerin Kürtlerin öldürülerek yok edilemeyeceğini anlaması gerektiğini söylüyoruz. Kürtler de Kürt Sorunu’nun silahla çözülemeyeceğini anlamalı.»”3) 10 Şubat 1997 tarihli Milliyet Gazetesi’nin 18. sayfasında yayınlanan, “Entellektüel Bakış” adlı köşede, Genel Başkan Ş. Elçi’nin yanıtları şöyledir:
“Demokratik Kitle Partisi’ni doğuran ihtiyaç nedir?
- ...Biz yola çıkarken acaba bütün bu olumsuzlukların kaynağı ne, diye sorduk. Olumsuzlukların temel kaynağının Kürt sorunu olduğunu gördük. Bu sorun yüzünden demokrasimiz gelişmiyor. Devleti yönetenler, ifade etmeseler bile, şöyle bir komplekse kapılmışlar: Acaba demokrasi tam işlerse Kürtler bundan nasıl yararlanır? Bu Kürtleri bağımsızlığa götürür mü? gibi bir endişeyle daima demokrasi güdük tutulmaya çalışıldı
.Bütün bu nedenlerle, bu sorunun çözümünü programının merkezine oturtan bir siyasi harekete ihtiyaç olduğu kanısına vardık. Şuna inanıyoruz: Bu sorun Kürtleri tatmin, memnun eden bir çözüme ulaşmadıkça diğer sorunların çözüm şansı yoktur.
Peki nedir çözüm öneriniz?
- Bu toplum Osmanlı Devletinden devir alındı. Yani etnik, dinsel, kültürel çoğulculuğu olan bir toplum. Cumhuriyetin kuruluş aşamasında, kurulacak devletin Kürtlerin de devleti olacağı; Kürtlerin haklarının korunacağı vaad edilmişti. İlk Meclis’e Kürtler, Kürt kimlikleriyle katıldı.
Fakat ne yazık ki düzlüğe çıkıldıktan sonra vaadler bir kenara itildi. Kürtler yok farzedildi. Binlerce yıllık kimliklerinin yok edilmesi temel politika oldu. Onurlu bir toplumun buna katlanması mümkün değildi.
İsyanlar, çatışmalar bu nedenle doğdu. Ve bugüne kadar gelindi. Onun için biz diyoruz ki, Kürtlere yapılan haksızlıkların düzeltilmesi, Sayın Cumhurbaşkanının 1992 de ifade ettiği gibi «Kürt realitesi»nin tanınması lazım. Kürtlerin de bu toplumun asli unsurlarda
n biri olduğunun kabulü, bunun yasal güvenceye kavuşması lazım.“Kürt realitesini tanıma» somut olarak neyi içerir?
- Çağdaş, uygar bir devlette vatandaşlar arasındaki ortak bağ vatandaşlıktır. Bu vatandaşlık herhangi bir etnik veya kültürel kimlikle damgalanmamalıdır. Herkesi kapsayan bir nitelikte olmalı vatandaşlık. Oysa, Anayasanın 66. maddesi yurttaşlıktan ziyade Türklüğü tarif ediyor. Bu hükmün değiştirilmesi lazım. Bu doğrultudaki yasaların da. ...
Etnik kimlik temelinde siyasi örgütlenmenin yararı ne
?- Şu yararı olur: Her kitle kendi özgür iradesiyle temsilcilerini seçebilme hakkını kazanır. Ve özgür iradeyle seçilen gerçek temsilciler sorunları tamamen demokratik kurallar içerisinde, diyalogla çözme imkanına kavuşur.
Şu anda bir sorunu çözmek istesek bile kimdir bu toplumun temsilcisi? Burada bir karışıklık var. Çünkü herkes ‘benim’ diyecek ama gerçeği nerede belli değil. Gerçek temsilciler ancak özgür iradeyle seçilenlerdir. Bu fırsatların yaratılması lazım.
Ayrıca, devletin bugünkü merkeziyetçi sistemden vazgeçmesi de gerekiyor. Ademi merkeziyetçi bir yönetim sistemi, halkın kendisini ilgilendiren konularda kararlara katılabilmesini sağlayacaktır.
Bunu bölge için mi, yoksa bütün Türkiye için mi istiyorsunuz?
-Elbette ki bütün Türkiye için. Çünkü Tür
kiye’nin her yeri aynı değil. Farklı bölgeler var, farklı toplumsal yapılar var. Böylelikle her toplum, her bölge kendi şartlarına en uygun yönetim imkanına kavuşur. Kendi yöneticilerini kendinden seçer. Kendilerini ilgilendiren konularda karar sahibi olur.Ademi merkeziyetçi modeller olarak bir İspanya ve Fransa örnekleri var, bir de Almanya ve Amerika örnekleri...
-Fransa ve İspanya örneği şu anda Türkiye için en uygun olabilecek örneklerdir. Ancak bu yerel yönetimler geniş yetkilerle donatılmalı. Mesela, eğitim, sağlık, adalet, iç güvenlik gibi, yani devletin temel işlevleri dışındaki bütün yetkiler yerel yönetimlere devredilebilir.
...”
4) 13 Ocak 1997 tarihinde Türkiye Gazetesi Radyo Televizyon (TGRT) kanalında yayınlanan “Yüzyüze” adlı programa, diğer bir konuşmacı ile birlikte katılan Genel Başkan Ş. Elçi’nin dava konusu ile ilgili beyanları davayla ilgisi ölçüsünde şöyledir:
“...Şimdi bütün bunları göz önüne aldığımız zaman Türkiye’de ciddi ekonomik problemlerin olduğunu görüyoruz. Neden bu problemler yaşanıyor dediğiniz zaman, bizim kanımıza göre bu sorunların, bütün bu olumsuzlukların temelinde yatan çok ciddi bir sorun var. Kürt sorunu. Şimdi Kürt sorunu var oldukça, devletin düze çıkmasının mümkün olmadığını...
...
İç içe, kültürel etkinlikler var. Şimdi bu etkinlikleri araştırdığımız zaman göreceğiz ki yani Kürtlerin Türk kültürüne etkisi Türklerin Kürt kültürüne etkisinden çok çok daha fazla. Şimdi hocam gücenmesin, ben bunu kimseyi suçlamak, kimseyi küçümsemek amacıyla söylemiyorum. Ama tariht
e bazı gerçekler var. Bunları görmemezlikten gelemeyiz. Türkler Anadolu’ya geldikleri zaman onbirinci asırda halen göçebe toplum düzeyindeydiler. Oysa Kürtler en az yedi bin yıl öncesinden beri Yukarı Mezopotamya’ya yerleşen büyük uygarlıklar kurmuş, büyük devletler kurmuş ve o bölgede yerleşik olan bir toplumdur....
Konuşması :
S. Sadıkoğlu: Hocam Kürtler vardır, yok demiyoruz.
Ş. Elçi: Ama hiç bir yere koyamadık. Nedir hiç bir yere. Şimdi eğer bizleri yok farzediyorsan, ne onun tarihini bilirsin, ne onun kültürünü bilirsin, ne dilini bilirsin, ne hiçbir şey. Şimdi yaşamın dramı bu, yani bilim adamları yahu bu Kürtler kim. ...
... Selçuklular daha 11. asırda koymadılar mı? 11. asırdan geliyor. Kürdistan ne demek: Kürtlerin ülkesi demek. Eğer Kürtler yoksa onların ülkelerinden söz etmek mümkün olur muydu? ...
...
Ha şimdi eğer öyle ise Kanuni Sultan Süleyman Fransız Kralına mektup yazarken niye ayrıca ben şuranın, şuranın hükümdarıyım demenin yanında birde Kürdistan hükümdarıyım yani hem de bunu övünerek söyleyebiliyor. Evliya Çelebi daha 17. asırda seyahatnamesinde neden diyor ben Erzurum’dan ta Basra’ya kadar Kürdistan toprağını gezdim. Eğer öyle bir halk yoksa, ona ait bir coğrafya yoksa, so
nra bunların hepsini bırak. Osmanlı tarihlerine bak, coğrafyası, Osmanlı coğrafyası, hiç yabancı delile gerek yok. Orada Kürdistan diye bir ülkeden, bir coğrafyadan söz ediliyor mu? Edilmiyor mu?Şimdi bunların hepsini görmezlikten gelmek, bir de Kürtlerin Osmanlılarla ittifakının sağlanmasından sonra ki Kürtler diğer boylar gibi işgal edilerek, mağlup edilerek Osmanlılara katılmadı. İttifak kurdular 1514’de Çaldıran Savaşı öncesinde. Ve orada. Kürtlerin belli bir statüsü tanındı... Kürt birlikleri, yani Kü
rt yoksa bu Avrupa’daki prensliklere tekabül eden Kürt birlikleriyle olacaktır....
(Sorunun nasıl ortaya çıktığı ve nasıl çözüleceğine dair soru üzerine)
Hayır şimdi öncelikli sorun tabii tarihe dalınca ama ilkin bunun çözümlenmesi lazım. Yani Kürtlerin statüsünün belirlenmesi lazım. Kürtlerin Türkiye’de halen var olan diğer etnik gruplar gibi çok az düzeyde, işte karışmış ya...
Şimdi sorunun çözümü şu; sorunun çözümü bu devlet kurulacağı... devletin toplumsal anlaşması diyebileceğimiz Amasya protokolü var. Bizzat Atatürk imzalamış Mustafa Kemal o zaman ki... diyor ki Kürtlerin her türlü ırk hakları korunacak ve geliştirilecek.
...
Tabii aynı o tabir. Oradaki tabiri ben söylüyorum. Kürtlerin her türlü ırk hakları korunacak ve geliştirilecek. Mecliste ne söyleniyor? Mustafa Kemal, İsmet İnönü, o zamanın Başbakanı Rauf bey. Deniliyor ki bu devlet iki ulustan oluşuyor. Türk ve Kürt ulusundan bahsediyor Rauf bey 1922’deki meclisteki konuşmasında.
Aynen iki ulustan. Türk ve Kürt ulusundan bahsediyor. “Kürtler ve
Türkler”, hayır iki ulus...Aynen Rauf beyin tabirini ben kullanıyorum. Bu iki ulusu hiç kimse birbirinden ayıramaz diyor. Ben Rauf beyin söylediğini söylüyorum. Bu benim söylediklerim değil. Meclis zabıtlarında var. Şimdi bunların hepsini görmemezlikten, Lozan’da İsmet İnönü ne diyor? Diyor ki bu hükümet yalnız Türklerin hükümeti değil, Kürtlerin de hükümetidir...”
5) 2 Nisan 1997 tarihinde Samanyolu Televizyon kanalında yayınlanan “Açık Görüş” adlı programa misafir konuşmacı olarak katılan Genel Başkan Şerafettin Elçi’nin, sorulan sorulara, dava konuları ile ilgili olarak verdiği cevaplar şöyledir:
“...
Soru: “Yani Kürt sorunu denilen sorun nedir? Ya da Güneydoğu’nun, Kürt kökenli vatandaşın sorunu nedir? Şunu bir tanımlar mısınız bize”
Ş. Elçi: Evet bir cümle ile kısaca söylemek gerekirse Kürt sorunu Yukarı Mezopotamya’da yaşayan Kürt halkının, binlerce yılın ürünü olan kendi kimliğini koruma, varlığını sürdürme ve bu kimlikten doğan haklara sahip olabilme sorunudur. Bunu kısaca böyle tanımlamak mümkün..
.Bu, bunlar yapılamadığı bunlar gerçekleştirilmediği için bu sorun halen mevcuttur ve eğer devlet Kürtlere yönelik yanlış politikasında direnirse bu politika çok daha uzun sürede ve daha kanayarak da devam edebilir. Biz, bu nedenle diyoruz ki, bu sorun yalnız Kürtleri ilgilendiren bir sorun değil esasında. Soruna biz Kürt sorunu diyoruz ama bu sorun artık bugün bütün Türkiye’yi ilgilendiren, salt Kürtleri ilgilendiren bir sorun olmaktan çıkmıştır. Yani bölge ve o halk kaderini Türkiye ile birleştirmiştir. Bunun uzun bir tarihi geçmişi var. Halen de kaderini Türkiye ile birleştirmekte kararlı görünüyor...Şimdi burada tabii önemli olan bu tarihi detayı anlatmak, değil. Önemli olan şu, Yani Osmanlı ve Kürt yönetiminde bunu isterseniz daha genişletebilirsiniz. Türk ve Kürt yönetimiyle ilişkilerinde eğer doğrudan doğruya Kürtlere bir müdahale olmazsa, onların yönetimine karışılmazsa Kürtler daima Türklerle iyi geçinme yolunu seçmişlerdir.
- Soru: Yani siz örneğin İkinci Mahmut döneminden sonra karışıklığı buna bağlıyorsunuz.
Ş. Elçi: İkinci Mahmut döneminden sonra başlayan, şimdi İkinci Mahmut’tan sonra Sultan Abdulhamit dönüş yapıyor. Yani Sultan Mahmut’un politikasından dönüş yapıyor. Sultan Selim’in politikasına dönüyor ve orada Hamidiye Alayları diyeceğimiz alaylar aracılığıyla bölgeyi yönetiyor ve yine bir sükunet dönemi. Hiçbir ihtilaf yok.
- Soru: Ama tabi başka etnik gruplar açısından bazı ihtilaflar mevcut.
Ş. Elçi: Var. Tabii var. Ben Kürtler açısından söylüyorum. Diğerleri açısından haklısınız, o var. Ama Kürtler arasında yok. İşte Cumhuriyetle birlikte, tabii Cumhuriyet Osmanlı’dan da çok çok farklı, tamamen totaliter bir yönetim modeli tek merkezden,
- Soru: Cumhuriyet diyorsunuz.
Ş. Elçi: Tabii Cumhuriyet dönemi tek merkezden yönetilen bir yönetim modelini benimseyen, hele birde o dönemlerde o günkü yöneticilere egemen olan ulus devlet anlayışı. Bu Osmanlı’dan devralınan coğrafya çok farklı etnik gruplardan tek bir ulus yaratma hedefi özellikle Kürtlerle devlet arasında ciddi bir çatışma nedeni olur. Çünkü, Kürtler bunu kendi kimliklerinin ve kendi varlıklarının yok edilmesine yöneltilen bir politika olarak algılıyor ve bu politikaya karşı isyan ediyor. İsyanlar dönemi başlıyor.
- Soru: Böyle, böyle bilinçli bir isyan halini Cumhuriyetin başından bugüne k
adar varsayabilir miyiz?Ş. Elçi:Tabii, tabii, tabii. Çok bilinçli yani bu çok bilinçli mücadelelerdir. Mesela Şeyh Sait hareketinden önce Erzurum’da kurulan Kürt Azeri teşkilatı var. Tamamen milli,
- Soru: Evet. Teşkilattan bahsetmiyorum. Tabii var. Tabii bir dizi şey var da, yani kitlesel olarak,
Ş. Elçi: Kitlesel, kitle önemli değil. O zaman kitlelere öncülük eden, onlara önderlik eden liderler var, yani onların hedefi o, yani kendi milli varlığını korumaya yöneliktir. Yani Türkleşmeye razı olmama, devletin kendine dayattığı Türkleşmeye razı olmama, kendi varlığını koruma,
- Soru: O zaman şöyle birşey çıkmıyor mu Şerafettin Bey, devletle ilişki açısından. Devletle iyi geçinildiği sürece Kürtler diğer etnik kavimlere de devletin ona karşı diğer etnik etnisitelere karşı devletin yanında yer almışlar, ama devlet onlara karşı olduğu zamanda devlete karşı bir bayrak kaldırmışlar.
Ş. Elçi: bu doğru, bu doğru.
...
Ş. Elçi: Yani, tabii devletle ilişkileri iyi olduğu zaman devletin genel politikası neyse o politikaya hizmet etmişler, ama devlet kendilerine müdahale etmeye kalktığı zaman, özellikle onların kimliğini değiştirmeye yönelik bir politika uygulamaya başladığı zaman Kürtler burada bir,
...
Ş. Elçi: İşte gücü olan yani direnebilen varlığını korudu. Siz biliyorsunuz, yani Anadolu’da pek çok halk yok oldu. Hatta bazıları yani Anadolu halkları mezarlığı olarak nitelendiriyor. Bir Kürtler varlığını koruyabildi. O da direnebildikleri için. Yani Kürtler gerektiği zaman direnebiliyor. Mücadele edebi
liyor, hatta çok ilginçtir bazen bir savaşı kaybedeceğini bile bile savaşa giriyor.- Soru: Ama benim, tabii benim burada ciddi itirazlarım var Şerafettin Bey. Öyle bir tablo çiziyorsunuz ki bu çizdiğiniz tablo çok, tek bir zaviyeden bakıyor. Şimdi tarihe baktığımız zaman yani ulus devlet projesi dediğimiz şey sadece Türkiye’ye özgü bir proje değil, Cumhuriyet dönemi bir proje değil, Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıkan, modernite ile birlikte devreye giren, hatta modernitenin birey karşısında eşit hukuk
uygulamasıyla da zaman zaman ileri olarak görünen bir model. Şimdi bu model altında kurulan siyasi hakimiyet oradaki vatandaşlık sözleşmesini şüphesiz farklılıklara, farklılıkların yaşamına... (Buradaki bir kelime anlaşılamıyor.) müsaade etmediğini biliyoruz. Fakat sizin çizdiğiniz tablo öyle bir tablo ki, başından itibaren yani Kürtlerin Türklerin, Osmanlı’nın hatta Selçuklu’nun temasından itibaren etkileşimden çok, yani içice girmeden çok, bir kaynaşmadan çok, gerek din vasıtasıyla gerek tarih vasıtasıyla, gerek sosyal ilişkiler vasıtasıyla bir ayrılık bilincinin mevcut olduğu izlenimini alıyorum.Ş. Elçi: Ona şüphe yok. Hayır ona şüphe yok.
...
Ş. Elçi: Yani bir kaynaşma değil, şimdi kendi varlığını koruyarak ittifak etme var. Orada birlik değil yani bir
ittifak var.Ş. Elçi: Böyle bir kaynaşma yok.
- Soru: Kaynaşma yok diyorsunuz. Şimdi bu benim,
Ş. Elçi: Elbette şu var. Tarihi süreç içinde Türkleşen Kürt var. Hatta Kürtleşen Türk var. Yani Kürt coğrafyasında yaşayıp azınlıkta kaldığı için Türkleşen Kürtler de var. Ama genel olarak kendi varlığını koruyarak yani bir ittifak halinde hareket etme var. Bir bütünleşme onun potasında erime gibi bir süreç yok.
- Soru: ... Şimdi bu insanlar, başta dediniz ki hep Türkler’le kader birliği etmek isterler vesair. Bu ikisi nasıl sizce uyuşuyor.
Ş. Elçi: Şimdi uyuşması şu. Yani kendi varlığını koruyabildiği, devletin baskısını üzerinde hissetmediği zaman Türklerle kader birliği etmekte hiçbir sakınca görmezler. Yani budur. Bu halen de eğer bu kurallara iyi riayet edilirse, Kürtlerin varlığına, kimliğine, kültürüne, özelliklerine saygı duyulursa, buna müdahale edilmezse, günlük yaşamına karıştırılmazsa, yani mesela diyelim ki bizim partinin, yani Demokratik Kitle Partisi’nin programında öngördüğü gibi yerinden yönetim mo
deliyle eğer Kürtler kendilerini ilgilendiren konularda söz ve karar sahibi olabilirlerse devletle hiçbir ihtilafı olmaz. Yani sorun, sorun devletin, Kürtlerin yapısına uygun olamayan bazı modelleri dayatmasıdır.- Soru: Nedir o modeller efendim.
Ş. Elçi: Yani bu modelde Türklüğü dayatıyor.
- Soru : Yani nedir yani, şunu şunu soruyorum ben. Yani bugün siz biraz bugünkü sorunun altını çizerken kimliğini koruma, sürdürme ve haklarına sahip çıkma dediniz.
Ş. Elçi: Tabii, tabii.
- Soru: Kürt kimliğini tanımladınız. Tanımlamaya çalıştınız. Peki haklar dediğimiz zaman neyi anlıyorsunuz?
Ş. Elçi: Şimdi haklar şu. Bir kere, bir kimliğin korunabilmesi için, kimliği koruyan nedir. Kültürdür. Kültür binlerce yılın ürünü olan bir birikimdir. Bu nedir? Dildir, Onun edebiyatıdır, onun tarihidir, onun gelenekleridir, onun görenekleridir. Yani, o kimliği var eden niteliklerdir. Şimdi Kürtlerin kendilerine özgü dili var. Tamamen Türkçe’den ayrı İndu-Avrupa dil grubuna giren tamamen ayrı bir kategoridir. Kendilerinin bir dille
ri vardır. Gelişmesine fırsat verilmemesine rağmen özellikle o Mir’lik döneminin geliştiği dönemlerde çok ciddi ve dünya edebiyatının şaheserleriyle başedebilecek düzeyde ciddi edebi eserleri var Kürtlerin. Mesela, bu eserler Almanca’ya bile çevrilmiş. Taa Hartman döneminden Hartman tutmuş Mollayı Cizreli’nin edebi divanım Almanca’ya çevirme ihtiyacını duyuyor, ama Türkiye’de şimdi sorsan derler ki; Hayır Kürt dili yok. Kürt edebiyatı yok. Kürt kültürü yok. Yani tamamen onların varlığım, kimliğini red ve inkara dayalı bir görüş ve tabii ki bu görüş....
Ş. Elçi: Eğer bugün devletin süregeldiği politika uzun süre devam ederse, bu zaten politikanın temel amacı Kürtleri asimile etmektir. Yani Türk potasında eritmektir. Evet. Cumhuriyetin Kürtlere dayatmak istediği asimilasyon politikasıydı. Yani Kürt kimliğini yok etmek, Kürtleri Türk potasında eritmek. Kürtlerin razı olmadığı buydu.
Ş. Elçi: Hayır Osmanlı yönetiminde kültürel bir sorun diye birşey yok. Bu Cumhuriyetle birlikte başladı. Cumhuriyet biliyorsunuz yani kuruluş aşamasında Kürtlere verilen vaatler vardır. Amasya Protokolü, Amasya Protokolü ki bu devleti oluşturan toplumsal sözleşme sayılabilir. Orada Mustafa Kemal’in de imzaladığı çok net bir şekilde Kürtlerin her türlü ırki haklarının korunacağı ve ge
liştirileceği vaat ediliyor Amasya Protokolünde. Yine o dönem Birinci Meclis kurulurken 1920’de Kürtler Kürdistan Milletvekilleri olarak meclise girdiler. Ayrı bir kimlikle....
Lazistandan da gelen var. Yani ona işaret ederken, yani bir Türk egemenliğinin bu devlete tamamen egemen olacağı anlayışı yok ve Meclis’te de çok net ifade ediliyor. Yani bu devlet yalnız Türklerin devleti değil, Kürtlerin de devleti, şunun da devleti. Bu Kürtler, yani bu Cumhuriyet içinde eskiden olduğu gibi kendi varlıklarını, kim
liklerini koruyarak bu devletin vatandaşı olarak yaşamlarını sürdürebileceği anlayışıyla ve inancıyla devlete katıldılar. İşte ne zaman ki asimilasyon politikası dayatıldı.
- Soru: Yani Osmanlı devam edecek varsayımıyla gibi.
Ş. Elçi: Varsayımı
yla, tabi, tabi, tabi....
Ş. Elçi: Devleti o Osmanlı Devleti’nin bir devamı olarak görüyor. Kürtlerin devlete bakışı o. Çünkü, çünkü Mustafa Kemal başlarken Kurtuluş Savaşı’na diyor ki; Saltanat işgal altında, biz saltanatı kurtaracağız diyor. O şekilde savaşa başlanıyor.
...
Ve sizinde işaret ettiğiniz gibi kurulacak devletin bir devamı olacağı ve Osmanlı Devleti içindeki statüsü ne ise onun o şekilde korunacağı anlayışı, inancıyla devlete katılıyor. Devlet... tamamen o dönemde bütün Dünya da egemen olan totaliter, tekilci anlayışla yani tek bir devlet, tek merkezden yönetilen üniter devlet, tek bir millet, tek bir ideoloji, tek bir parti, tek bir şef anlayışıyla hareket edip, kendi resmi ideolojisini herkese dayatınca orada çatışma başlıyor. Çatışmanın kaynağı bu.
...
Sunucu: şöyle söyleyeyim yani. İki patronu varsa Türkler ve Kürtlerdir. Yani biraz böylece kabaca özetleyecek olursak.
Ş. Elçi: Evet asli unsur, bu devleti oluşturan iki asli unsur.
...
Bizim programımızda öngörülen o
...
Şimdi Kürtlerle, beni bağışlayın ben burada açıklama yapmak zorundayım.
Sunucu: Buyurun, tabi, tabi, buyrun.
Ş. Elçi: Şimdi, Kürtlerle diğer etnik grupları birbirinden ayırt eden önemli nedenler var. Diğer etnik grupların çoğuna bakın kendilerinin bir ülkesi var. Yani bu Lazları eğer, Ermenileri, veyahutta Rumları ayrı bir kenara bırakırsanız diğer etnik grupların kendi ülkeleri var. Kendi ülkelerini terk ederek bu devletin nimetlerinden yararlanma, bu devletin himayesine girmek için bir coğrafyaya gelmişlerdir. Canı i
stemezse onun var. Kendi ana ülkesi var, ana yurdu. Yani bugün Almanya’ya giden bir Türk’ün,...
Onlar, onlar, onlar coğrafyanın yerli halkıdır. Ama diğer etnik gruplar kendi ana ülkelerini bu devletin nimetlerinden yararlanmak için, bu devletin himayesini statüsünü benimseyerek bu devlete katılmışlardır. Kürtlerin pozisyonu ayrı. Bu nedenle ayrı kendi coğrafyasıyla katılmıştır. Yani bir şirket düşünün, sermayesiyle katılan, o şirketi oluşturan ortaklar var. Birde gelip bu şirketin imkanlarından yararlanmak
için bu şirketin bünyesinde çalışanlar var. Şimdi bu nedenle biz diyoruz ki, yani bu devleti oluşturan iki asli unsur var. Hem sayısal olarak. Şimdi sayı da önemli. Bir de kültürünü koruma önemli, belli bir coğrafyada yoğunlaşma önemli, belli bir coğrafyada yoğunluk var. Halen belli bir bölgede Kürtler çoğunluktadır. Bunlar önemli faktörler. Bunların gözönünde tutulması, yoksa diğer azınlıkları ben küçümsediğini için değil, hatta bizim programımızı dikkatle okudunuzsa biz diğer azınlıklara da belli hakların verilmesini savunan partiyiz. Çünkü bize göre her azınlığın ister bu etnik azınlık olsun, ister bu dil azınlığı olsun, ister bu inanç azınlığı olsun, kendi varlığını, kendisine ait değerleri koruması, geliştirmesi onun tabi hakkıdır. Siyasi olarak bu bizim Demokratik Kitle Partisi’nin siyasi görüşüdür. Biz o diğer azınlıkların da haklarını koruruz ama,Soru: Din kastediyorsunuz, Başka ne kastediyorsunuz. Şerafettin bey burada.
Ş. Elçi: Din, etnik köken olabilir. İnanç farklılıkları olabilir, mesela diyelim ki Süryaniler; bir inanç grubudur. Veyahutta Yezidiler, bunlar bir inanç grubudur. Kürtlerin içinde mütalaa edilir. Bunun gibi diyelim ki Aleviler kendilerini değişik farklı bir inanç grubu olarak görüyorlar. Sünnilere göre. Yani bunlara yapılan haksızlı
klar varsa bunların bu inançlarından dolayı kullanmaları gereken hakları varsa onların da o hakları kullanması gerekir....
Tabii demokrasi ve din, vicdan özgürlüğünün bir sonucudur. Yani biz Demokratik Kitle Partisi olarak yalnız Kürtlerin hakkını, hukukunu savunmuyoruz. Bize göre mağdur olan çok geniş kesim var. Hatta dikkat ettinizse ben bu partiyi kurarken verdiğim ilk demeçte biz mazlumların partisiyiz dedik. Yani kim haksızlığa maruz kaldıysa, kim mağdur olduysa kim zulüm gördüyse biz onların partisiy
iz ve gerçekten bunda samimiyiz. Herkesin hakkını koruruz. Ben bunu çok yerde söylüyorum. Benim Kürtlüğe sahip çıkmamın nedeni Kürt olmam değil. Bunu samimi söylüyorum. Çok yerde Kürtlere de söylüyorum. Ben Kürt de olmasaydım Kürtlerin yapılan bu haksızlığa seyirci kalmazdım. Çünkü bir haksızlık var. Bunun düzeltilmesi lazım. Bir yerde bir haksızlık varsa orada huzur olmaz. Eğer biz huzura kavuşmak istiyorsak tanıyacağız. Nerede bir haksızlık varsa onu düzeltmemiz lazım....
Sunucu: Fakat ben isterseniz yine
paragrafa devam ediyorum. Diyorsunuz ki, çünkü Kürtler Türkler gibi bu ülkenin asli unsurları.Ş. Elçi: İşte asli unsurları. İzah ettim ben.
Sunucu: Şimdi tabii bu cümleyi bir taraftan, yani sizin gibi okumanızla baktığımız zaman, yani Kürtler de Türkler gibi fakat Türkler, Kürtler Türkler gibi yani burada iki şey sayılıyor Türkler ve Kürtler, onlar ülkenin asli unsurları. Bu bana yani belki de tabii bu program sonucu olarak konuşuyoruz. Ama bu şekilde kaleme alınmış olması bile yine bana diğer asli unsur
ların diyelim, diğer asli unsurların biraz hakkının yendiği sonucu çıkar......
Ş. Elçi: Diğerleri asli unsur değil.
...
Sunucu: Neden?
Ş. Elçi: Hayır. Nitelik özelliklerini söyledim. Sayısal çoğunluğu belli bir coğrafyada çoğunlukta olması kendi kültürüyle yaşamını halen sürdürmesi bunlar önemli.
...
Şimdi tabii şu var Sayın ... O dönemlerle bu dönemi ayrı ayrı değerlendirmek lazım. Şimdi bugün beğeniriz beğenmeyiz, eksik buluruz tam buluruz ama Türkiye’de kör topalda olsa bir demokrasi var. Ama Kürtlerin o isyan dönemi devletin bütün korkunçluğuyla despotik yönetiminin egemen olduğunu bırak Kürtleri yani Türklerden bile kimsenin resmi görüş dışında herhangi birşey ifade edemeyeceği bir dönemdir. Yani onu o şekilde, yani bugün eğer bizim demokratik olara
k bazı şeyleri savunma imkanımız olmasaydı, belki ben o fikri ileri sürmezdim. Ama ben şuna inanıyorum diyorum ki; eksikliğine rağmen, bazı şikayetlerimize rağmen Türkiye’de azbuçuk da olsa demokratik bir işleyiş var. Bu demokratik işleyiş içinde bazı hakları savunma var. Bu imkan var. Hele Türkiye Avrupa ile de entegrasyonu göze aldığına göre Avrupa’nın değerlerine, normlarına önem vermek zorunda, kendini ona uydurmak zorunda. Şimdi Avrupa Birliği’nde artık ulusal devlet kavramı hemen hemen kalkıyor ortadan. Yerellik önemli otonom yönetimler önemli, otonom bölgeler önem kazanıyor Avrupa Birliği’nde ve bu ulus devletler kadar önem kazanıyor, güvence altına alınıyor. Avrupa bugün Türkiye’nin entegre olmak istediği, katılmak istediği, Avrupa Birliği’nde yeni yeni demokratik anlayışlar gelişiyor. O bizim Bindokuzyüzyirmi, otuzlardaki tekilci devlet anlayışları terk ediliyor artık. Hele klasik demokrasi anlayışı da terk ediliyor. Klasik demokraside çoğunluğun azınlığa egemen olma hakkı var. Fakat bugün Avrupa’da gelişen demokrasi anlayışında çoğunluğun azınlığa egemen olma hakkı da kalkıyor. Diyor ki; eğer azınlığı ilgilendiren bir konu ise rızası alınmadan çoğunluğun onun adına karar alma hakkı yok. Yani bu tür dünyada ciddi demokratik gelişmeler var. Şimdi Demokratik Kitle Partisi’nin önemi burada. Demokratik Kitle Partisi Türkiye’de var olan mevcut olan yalnız Kürtlük alanında değil diğer alanlarda politika yapan bütün siyasi partilerden çok çok ileride. Onlar halen en ilerici bile, yani kendini en ilerici sayan parti bile halen bindokuzyüzyirmilerin, otuzların değerleri ile düşünmekte, ona göre çözüm üretmekte, ona göre politika yapmakta, biz ise tamamen günümüz ve hatta ikibinli yıllarda dünyanın ulaşmak istediği değerlere göre politika yapıyoruz ve ona inanıyoruz ki toplumun her kesim saadeti, huzuru, mutluluğu, bu tür anlayıştadır ve onu da temsil eden biziz. Şu anda iddialı söylüyoruz Türkiye’de en ileri programa sahip olan parti Demokratik Kitle Partisi’dir....
Sunucu: ... klasik çerçevede alacak olursak siz
in programınız asıl olarak bu ideali ademi merkeziyetçilik üzerine kurulmuş.Ş. Elçi: Tabii tabii.
Sunucu: Bu da yani yenisinde falan değil, eski demokraside olan bir şey. Bu konuda mı asıl, sizin çünkü, asıl ben ekseni orada gördüm programda. Yani devleti yeniden yapılandırmanın asıl şeyi olarak.
Ş. Elçi: Tabii, tabii. Bizim, bizim çözüm için, yani çözüm için,
Sunucu: Peki bu bütün, bu şimdiye kadar anlattığınız, Kürtler, tarihleri, onların kişilikleri, arzuları, istekleri, bütün bunlardan sonra bir idari
ademi merkeziyetçilik,...
Ş. Elçi: Bu bizim, benim şu ana kadar açıkladığım hiçbir görüşe ters değil ki. Yani ben başından tarihi sürecini de anlattım. Yani Kürtlerce merkezden ciddi bir müdahale olmadığı zaman Kürtlerin devletle problemi kalmaz. Ve eğer bugünkü huzursuzluğu biz çözmek istiyorsak bunun en iyi formülü odur. Bu yalnız Kürtler içinde değil diğer bölgeler içinde,
...
Yani katılımcı, katılımcı. Bugün dünyanın benimseyebileceği demokrasinin ileri aşaması olan katılımcı demokrasinin de gereğidir. Yani yerinden yönetim dediğimiz bu bölgede yaşayan insanların kendi kendilerini yönetmelerine imkan tanıyan formüller bugün çağdaş demokrasinin de benimseyeceği bir anlayıştır. Zaten devletin yapısında merkezi devlet yönetimi maalesef terstir. Yani Türki
ye’nin yapısına da uymuyor bu. Eğer biz bu anlayışı benimsersek ne devletin bütünlüğü bozulur, Çünkü bu siyasi, yani devletin coğrafi sınırları içinde bu yönetim biçimi uygulanacak.Sunucu: Peki Kürtlerin siyasal kültürleri tarihten gelen şekilde şimdi de var olan bu merkeziyetçiliğe mi daha yatkın böyle ademi merkeziyetçiliğe mi yatkın. Böyle mi...
Ş. Elçi: Ademi merkeziyetçi, ademi merkeziyet içinde kendi kültürünü, kendi dilini, herşeyini o geliştirebilir. Zaten bizim şimdi yani ademi merkeziyetçi başka partiler de savunuyor, ama bizim o partilerden önemli farklarımız var. Biz eğitimin de yerel yönetimlere bırakılmasını öngörüyoruz. Ayrıca iç güvenliğin de biz yerel yönetimlere bırakılmasını öngörüyoruz. Yasa yapma yetkisini yerel yönetimlere yani,
Soru: F
ederasyon öneriyorsunuz efendim. Federasyon tanımı veriyorsunuz.Ş. Elçi: Bunun adı önemli değil. Önemli olan demokratik işleyiştir.
Soru: Hayır. Şimdi ama. Surda şöyle birşey var. Müsaade ederseniz iki tane bağlantılı soru soracağım. Şimdi sizin tanımlamış olduğunuz ademi merkeziyetçileştirme projesi dünyanın birçok yerinde uygulanan bir proje. Yeni gelişen demokrasi anlayışı da bunu devreye sokuyor. Fakat sizin çizmiş olduğunuz çizgi ile yani şu ana kadar çizmiş olduğunuz çizgi ile bunu yan yana koyduğum
uz zaman burada bir katalizör var. Orada o katalizör de özellikle Güneydoğu’da ya da belli bir bölgede yoğunlaşmış Kürtlerin oturması. Dolayısıyla bir haktan da söz ediyorsunuz. Bunu da hakla bağlantılandırdığımız zaman ki bağlantılandırmamız gerekiyor herhalde, o zaman ortaya başka birşey çıkıyor, başka bir model çıkıyor. Adına federasyon diyelim demeyelim. Ama bir tür bir siyasi sözleşmeden bu anlamda söz ediyorsunuz. Benim şöyle bir sorum var. Şimdi farklılıklarını farklı grupların, farklı kimliklerin farklılıklarını koruyarak birarada yaşamaları halinde ve bunu temin eden bütün mevzuata, zihniyetin tümüne biz demokrasi zihniyeti ve demokrasi şeyi diyoruz....
Ş. Elçi: Şimdi Katalonya bir bölge mi, kendi hükümeti olan bir bölge mi, kendi parlamentosu olan bir bölge mi, kendi kendini yöneten bir bölge mi? Aynı zamanda İspanya’nın bir parçası mı ve Avrupa Birliği içinde değil mi?
...
Ş. Elçi: Şimdi Avrupa Birliği’nde aynen şeyler var. Yani yerel yönetimler, otonom bölgeler birimi var.
...
Şimdi Sayın ... Tabii her toplumda tepkici olan gruplar var. Bu tepkilerin şiddete yönelmesi var. Bu doğaldır, dünyanın her toplumunda bu olur. Eğer hele bir de mağduriyet psikolojisi varsa, yani bir toplum mağdur edildiğine dair bir psikolojik baskı altında ise bunun tepkil
erinin olması doğaldır. Bu tepkilerin şiddete varması da doğaldır. Ama ben şuna inanıyorum, yani bizim önerdiğimiz formül, önerdiğimiz çerçeve, devlet tarafından benimsenirse, devlet bunun ciddi adımlarını atarsa Kürtlerin büyük çoğunluğunun belli bir fanatik azınlık olabilir, ona diyeceğim yok, bu her toplumda var. Ama büyük çoğunluğunun bu formül üzerinde anlaşacağından benim hiç tereddüdüm yok. Yani zannetmeyin Kürtler mutlaka devletle kavga etmek istiyor. Yani kimse bunu böyle zannetmesin, bu büyük bir yanılgı. Kürtler evet kendi özüne dönmek istiyor. Kendi özünü korumak istiyor, ama devletle de barışık olmak istiyor. Türklerle de barışık olmak istiyor ve bu bugün de zorunludur. Çünkü Kürtlerle Türkler öylesine belli bölgelerde harmanlandı ki bunları birbirinden ayırt etmek zor. Yani eğer çok büyük, beklemediğimiz, olağandışı olaylar cereyan etmezse ben Kürtlerin, ama dediğim gibi kendi kimliğini koruyan ve belli haklara sahip olması gereken haklara sahip olduğu bir devlet içinde herkesten fazla bu devlete sahip çıkacağına inanıyorum. Ve bu görüşlerimiz, biz niye politika yapıyoruz. Ben eğer bu görüşlerimin toplumda kabul görmeyeceğine inanmasam ben politika yaparmıyım....
Hayır. Efendim, şimdi Kürt milliyetçiliği şoven bir milliyetçilik değil, yani sadece kendine sahip çıkma, bir onur meselesidir.
...
Yani bir insanın kendi varlığına, kendi kimliğine, kendi kişiliğine sahip çıkması kadar erdemli bir davranış yok. Çünkü bunu yapmayan insan zaten hiçbir ciddi konuda adım atamaz.
III- Kapatma Nedenleri
Daha
önce de belirtildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar, Anayasanın 4121 sayılı yasa ile değişik 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiştir. Öncelikle, 68. maddenin üçüncü fıkrasında, siyasi partilerin Anayasa ve yasa hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri temel ilke olarak kabul edildikten sonra, dördüncü fıkrasında tüzük ve programları ile eylemlerinin Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı veya yerleştirmeyi amaçlayamayacakları; suç işlenmesini teşvik edemeyecekleri kuralı getirilmiş; 69. maddenin beşinci fıkrasında, bir siyasi partinin tüzüğü veya programının 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde kapatma kararı verileceği kuralı benimsenmiştir.Çalışmaları ile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamı bakımından taşıdıkları önem, onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesinin benzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgi
leri itibariyle, olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasada yer alması, çalışmalarının Anayasa ve yasalar hükümlerine uygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak, özel biçimde izlenip denetlenmesi, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez öğeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları için yapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez. Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında tümüyle serbest bırakılmamışlardır. Çünkü bu sınırlamalardan herhangi birinin çiğnenmesi halinde, Anayasanın Türkiye Cumhuriyeti’nin özünden ayrılamayacak olan nitelikleri ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur ve böylece doğrudan doğruya Cumhuriyetin varlığı tehlikeye düşer.Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, kapatılmalarına ilişkin esasları düzenleyen SPY., Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslara paralel olarak, siyasi partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususları düzenlemiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) ben
tlerinde partinin kapatılması olarak belirlemiştir.Siyasal partiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde, şu biçimdedir:
SPY.nın 78. maddesinde; “siyasal partiler:
a) Türkiye Devletinin... Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline ... dair hükümlerini... değiştirmek;
... dil, ırk ... ayırımı yaratmak
amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b) Bölge, ırk... esaslarına dayanamaz ... lar” hükmünü getirmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metninde belirtilen Anayasanın Başlangıç’ında, “... hiçbir düşünce ve mülahazanın ... Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının ... Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ... karşısında koruma göremeyeceği” ifade edilmiş; Anayasanın 2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç’a gönderme yapılmak suretiyle «bölünmezlik» ya da bütünlük ilkesinden dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise,
“Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.” biçimindeki hükümle «bölünmezlik» ilkesi açık olarak konulmuş, 4. maddesinde, 2. maddedeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümlerinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği belirtilmiş, 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak... dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak ... amacıyla kullanılamayacağı kabul edilerek temel hak ve özgürlükleri kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.Sözü edilen bölünmezlik ilkesinin siyasal, tarihsel ve hukuksal dayanaklarını Amasya Genelgesi ile başlayıp, Misak-ı Milli (Ahd-ı Milli) Bildirgesi ile sonuçlanan belgeler dizisi oluşturur. Gerçekten, 21-22.6.1919 tarihli Amasya Genelgesi’nin 1. maddesinde, “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir.” tespiti yapıldıktan sonra, 7.8.1919 tarihli Erzurum Kongresi kararlarında, “Trabzon vilayeti ve Canik sancağıy
la Vilayat-ı Şarkiye adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretülaziz, Van, Bitlis Vilayeti ve bu saha dahilindeki müstakil livalar, hiç bir sebep ve bahaneyle birbirinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılması düşünülemeyen bir bütündür. Buralarda yaşayan Müslümanlar birbirlerinin sosyal ve ırki durumlarına saygılı ve öz kardeştirler.”, “Vatanın bütünlüğü, milli istiklalin sağlanması ve Saltanat ve Hilafetin masuniyeti için kuva-yı milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılmak esastır.” ve “Mondros mütarekesiyle sınırlarımız içinde kalan ve her bölgesinde olduğu gibi Doğu Anadolu Vilayetlerinde de ezici bir çoğunluğu İslamlar teşkil eden, iktisadi ve kültürel üstünlüğü Müslümanlara ait bulunan ve yekdiğerinden gayrıkabil-i infıkak öz kardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskun memleketlerimizin bölünmesinden vazgeçilmeli, mevcudiyetimize, hukuk-ı tarihiye, ırkiye ve diniyemize riayet edilmelidir.” biçimindeki ilkelerle ülke ve ulusun bölünmezliği vurgulanmıştır. 11.9.1919 tarihli Sivas Kongresi kararlarında ise, “Heyet-i Temsiliye, Şarki Anadolu’nun heyet-i umumiyesini temsil eder.” hükmü getirilmiş, “Hükümet-i Osmaniye bir tazyik-i düveli karşısında buraları (yani Şark vilayetlerini) terk ve ihmal etmek ızdırarında bulunduğu anlaşıldığı takdirde alınacak idari, siyasi, askeri vaziyetlerin tayin ve tespiti” yani geçici yönetim oluşturmak meselesini düzenleyen hükümde yer alan «buraları» ibaresi yerine de «mülkümüzün herhangi bir cüzünü terk ve ihmal etmek...» biçiminde kapsamlı ve genel bir kayıt getirilmiştir. İstanbul’da toplanan Meclis-i Meb’usan tarafından 28.1.1920 tarihinde kabul edilip Büyük Millet Meclisi’nce de benimsenen Misak-ı Milli Bildirgesi’nin 1. maddesinde, “Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arap ekseriyetiyle meskun olup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin hin-i akdinde muhasım orduların işgali altında kalan aksamın mukadderatı, ahalinin serbestçe beyan edecekleri araya tevfikan tayin edilmek lazım geleceğinden, mezkur hatt-ı mütareke dahilinde dinen, ırkan ve aslen müttehit, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedakarlık hissiyatıyla meşhun ve hukuku ırkiye ve içtimaiyeleri ile şeriat-ı muhitalarına tamamiyle riayetkar Osmanlı-İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksamın heyet-i mecbuası hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple tefrik kabul etmez bir küldür.” denilerek bölünmezlik ilkesi doğrulanmıştır.Anayasanın, bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesine, Başlangıç kısmından başlayarak devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü düzenleyen 28. ve 30., dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasal partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68., yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişikli haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde yer verdiği, 143. maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı
yerleri olan devlet güvenlik mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün bu düzenlemeler, Anayasanın Türkiye Devleti’nin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlılık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten, toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıyla toplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere karşı korunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünün sağlanması ve korunması, diğer yönüyle de ulusu meydana getiren öğelerin bütünlük oluşturmasını, herhangi bir azınlığın meydana gelmesinin önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılığın yasaklanmasını ifade eder. Bu ilkenin bir yönünün herhangi bir biçimde ihlal edilmesi, diğer yönünün de ihlal edilmesi sonucunu doğurur.Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde Başdelege İsmet Paşa (İnönü). “Büyük Millet Meclisi Hükümeti: Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçimindeki sözlerle bütünlük ilkesi açıklığa kavuşturmuştur.
78. maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirme amacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarını belirtmektedir. Anayasanın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçe olduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesi
nin bir gereği ve sonucu olan bu hüküm, resmi işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmi belgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızca Türkçe’ye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürünün oluşturması demektir. Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantı da aile içinde ve işyerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında başlıca araç olmuştur. Türkçe’nin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişmemiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz. Diğer taraftan; hernekadar, Anayasanın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılmaz.” hükmü getirilmiş ise de, günümüzde kullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği dili özel yaşantısında özgürce kullandığı bilinen gerçeklerdendir. Anayasanın 42. maddesinin son fıkrasında, “Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez...” kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrı tutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.Dil konusunda Anayasada bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek ... amacıyla kullanılmazlar...” biçimindeki kuraldır. Bu hükümle, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.
Davanın konusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken bir başka husus da «millet (ulus)» ve «milliyetçilik (Atatürk milliyetçiliği)» kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasi Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasi Parti Kapatma), Karar
1992/1 sayılı, 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasi Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı, 23.11.1993 gün, Esas 1993/1 (Siyasi Parti Kapatma), Karar 1993/2 sayılı, 30.11.1993 gün, Esas 1993/2 (Siyasi Parti Kapatma), Karar 1993/3 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; “...«millet» kavramı; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. «Ulus» ve yerine göre «Halk» sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir.«Milliyetçilik» ise, büyük bir toplumsal gerçek ve «millet düşüncesi»nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde «millet» ve «milliyetçilik» kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982
Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasasının Başlangıç’ında «...Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı...», 2. maddesinde «...Atatürk milliyetçiliği», 12. maddesinde «... Atatürk ilkeleri...» ve 134. maddesinde «...Atatürkçü düşünce...» sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp «ulus» yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimlikleri ayrımcılığa varan resmi bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir.“Ulus, tarihsel ve sosyolojik yö
nden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş «vatan» kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde, ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. «Ulus» kavramı dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öğe aramayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir...”Anayasanın 2. maddesinin gerekçesinde, «Atatürk milliyetçiliği» olarak ifade edilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, tasada ve kıvançta ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımla
nmıştır. Başlangıç’ın yedinci paragrafında Türk vatandaşlarının milli gurur iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini oluşturan ve onun ulusal devlet olmasının bir sonucu olan Atatürk milliyetçiliği, çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani, hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yolda gösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Sübjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisi
gibi olanlarla birlikte, kaderde, tasada ve kıvançta ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan sınırları belli, bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bu milliyetçilik anlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine, soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci ve manevi mutabakatı etrafında toplar, onları «tek ulus» yapısı içinde kaynaştırıp bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarak bu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyle yorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması), Karar 1971/3 sayılı kararda, “... Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahi budur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir...”; 8.5.1980 gün Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980/1 sayılı kararda, “...geçmişte «panistlamist» ve «panturanist» görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan Türk Ulusunun din, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeye, birleştirici ve toplayıcı bir «milliyetçilik» anlayışına Anayasanın Başlangıç hükümleri arasında yer verilmesi, imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olan bir toplumun bilinçli bir davranışıdır...”; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı kararda, “... Anayasada, ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsemiştir. ...”; 18.2.1985 gün Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, “...Atatürk milliyetçiliği, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayrımı ret eden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder...” biçimindeki görüşlere yer verilmiştir.Özellikle son yıllarda benzer davalar dolayısıyla vermiş olduğu kararlarda Yüksek Mahkemenizin, sözü edilen ilkenin anlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiği anlaşılmaktadır. Nitekim, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasi Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı kararında şöyle denilmiştir: “...Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetinde dil ve kültürün bugünkü düz
eye gelmesinde, ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır... Ülkenin her yeri her yurttaşındır.”Kurtuluş Savaşı’ndan önce Anadolu’nun yer yer işgal edildiği bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu’nun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta; «Bütün Anado
lu halkının milli bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş» olduğu belirtilmektedir.Atalarımız tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bu günde ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, y
erleşimde, çalışma hayatında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmayı başarmıştır. Türk Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir... Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin, istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehrinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşturmuştur...Türkiye’de Türk Ulusunun dengeli, tutarlı tutumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği, milli bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Milli bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, laiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan <<Atatürk milliyetçiliği>>dir.
Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.
Anayasa
Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir:“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde saptanan biçimi ile Misak-ı Milli kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misak-ı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul e
tmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Milli’nin çizdiği sınırlar içinde azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir.Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğinde anlatımı olmaktadır. Bu gerçeğin ve en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş, yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış
göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka ve hukuka sahip bulunuyorlar.” demiş ve “Ulus”u “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” ...” (biçiminde tanımlamış)10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasi Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı kararda; “Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı Türk Vatanı, Milleti Türk Milleti, Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya çağlar boyu
Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yer alan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl bir arada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlaka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun tümlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Tür
k Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsendiği temel bir görev ve haktır...Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevi birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşın birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu’nun siyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahip, aynı ulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu’nun b
ireyleridir.Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korun
ması ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar...” denilmiş; siyasal partiler hakkında daha sonraki kararlarında önceki kararlarda yer alan esaslar tekrarlanmak suretiyle Anayasamızdaki milliyetçilik anlayışının niteliği bir kez daha vurgulanmıştır.SPY.nın 78. maddesinin (b) bendinde yasaklanan bir husus da siyasal partilerin ırk esasına dayanmalarıdır. Buna göre, siyasal partiler belirli bir ırka, etnik kökene mensup olanların partisi olduklarını iddia edemeyeceklerdir. Tersine davranışa izin verilmesi halinde bundan öncelikle bölünmezlik ilkesinin zarar göreceği kesindir.
Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2. maddesinde yer verilmek suretiyle Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katılmış olan Atatürk Milliyetçiliği ile 3. maddede belirtilen, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ile diline dair hükümler korumasız bırakılmamış, 4. madde ile bu ilke ve esasları be
lirleyen 2. ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği öngörülmüş, 14. maddede, Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ve ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek ... dil, ırk, ... ayırımı yaratmak ... amacıyla kullanılamayacağı kuralı getirilmiş, siyasal partiler yönünden de, 68. maddeyle, tüzük ve programlarının ve eylemlerinin Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı kabul edilmiştir.Bölünmez bütünlük ilkesinin egemenlik kavramı ile olan ilişkisi da dava yönünden önem taşımaktadır. Bir devletin içte ve dışta sahip olduğu üstün iktidar ve yetki demek olan egemenlik Anayasanın 6. maddesinde belirtildiği üzere, kayıtsız şartsız ulusa aittir. Ulus sahibi olduğu egemenliği yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması
, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Bundan çıkan sonuç, ülke, ulus ve egemenlik kavramlarının uyumlu bütünlük ilişkisi içinde düşünülmesi gereğidir.Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını, ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da içerir. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren, ulus ve ülke bütünlüğünün güvencesi olmak üzere tekil devlet esasına göre yapılandırılmış ve bu modeli korumak için güçlü tedbirler öngörülmüştür. Bunlardan biri olma anlamında, SPY’nın 80. m
addesi ile, siyasi partilerin Cumhuriyetin dayandığı, devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını güdemeyecekleri ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamayacakları kabul edilmiştir. Maddenin gerekçesinde, devletin federe ve konfedere devletler ve siyaseten özerk kuruluşlar gibi teklik ilkesine aykırı bir nitelik taşımadığı, bu ve buna benzer ayrılmalar devletin ve milletin bütünlüğü ilkesine ve toplum yararına ters düşeceğinden bu yolda bir amaç güdülmesinin yasaklandığı belirtilmektedir. Gerçekten, Türkiye Devleti tekil Devlettir. Devletten ayrı egemenliğe sahip federe devletler ya da özerk bölgelerden oluşmuş değildir. Ulusal devlet olmanın, yani, bir ulusun bağımsız devlet biçiminde örgütlenmesinin sonucu olan bu nitelik etnik, dinsel ya da başka herhangi bir düşünceyle ülkenin federe devletlere veya özerk yönetim birimlerine ayrılmasına izin vermez. Ulusal birliği kurmak ve devam ettirmek amacıyla devlet, egemenliğin yegane sahibi olarak tekil biçimde oluşturulmuştur. Yüksek Mahkemenizin 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasi Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı kararında da değinildiği gibi, “... ‘Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü’ kuralı, azınlık yaratılmasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. ‘Egemenlik’ ve ‘devlet’ kavramlarının ‘ulus’ kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer.”Bölünmezlik ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81. maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b) bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Maddeni
n gerekçesine göre, “Ülkemizde Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmi dilin dışında dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.Bir memlekette resmi dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adli ya da idari işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla, resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”
Maddenin (a)
bendinde siyasal partilere, ulusal veya ... ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekçede de açıklandığı gibi, Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışında kalmaktadırlar.İç hukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlar doğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye’deki azınlıklar konusundaki hükümlerine esas teşkil eden azınlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikle son kimi kararlarında ayrıntılı olarak yer
vermektedir. Bunlara göre, “... Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.Alt komisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, Müslüman olmayan azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkezlerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönet
imi altında bulunmaktan tamamıyla memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerine koruma tedbirlerini yalnız Müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.Barış görüşmelerinde söz alan İsmet Paşa (İnönü): <Türkiye’de hiçbir Müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar vurgulamada da Müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.> demiştir. Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiri
de şu görüşler yer almıştır: <Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir; oysa, Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında en tam bir birlik yaratmaktadır>Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve «Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin» 15 Aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7., ve 8. maddelerinde geçen «din ya da dil», «soy, din ya da dil azınlıkları» sözcükleri yerine «gayrimüslim ekalliyetler» sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemeyeceği Lozan Barış Antlaşm
ası’yla kabul edilmiştir. Aynı konferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonunun «Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderiyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler.» gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir ...” (Anayasa Mahkemesi’nin siyasal parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)Bu suretle, ülkemizde sadece «Müslüman olmayanlar» azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medeni veya siyasi haklardan yararlanma olanağı verilerek yasaklar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında, «Gayrimüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen ... serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri», 40. maddede, «Gayrimüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının ... masrafları kendi
lerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep vesair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacakları» kabul edilmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin siyasi parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı).Bundan ayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk Devleti’nin laik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir.
Sonuç olarak, Türkiye’deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez.
Özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış olanlar başta olmak üzere birçok devlette ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere bu gibi toplulukların dilinin ya da dininin toplumun öteki ke
simlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir «azınlığın bulunduğunu ileri sürmek» anlamına gelmez. SPY’nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı Yasa’nın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz, aynı kararında, «azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğünün» kabul edilmesi için, “sözkonusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin «azınlık hukuku»ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların her birine azınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevi bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.Bizim top
lumumuzda da «farklı kesimlerin varlığı» olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, X. Yüzyılda Türklerin Anadolu Yarımadasına gelmeye başlamalarından sonra, Türkler ve o dönemde Anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk, birbirini izleyen çeşitli siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar, bu oluşumlar arasından yükselen Osmanlı İmparatorluğu’nun çatısı altında da bu yaşayış devam etmiş, zaman içinde bu birlikteliğe Kafkasya, Balkan ve Arap Yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra, çeşitli tarihsel ve askersel olaylar sonucunda, Osmanlı Devleti sınırlarını Doğu Trakya ve Anadolu’ya kadar küçültmek zorunda kalmış ve tarih sahnesindeki yerini Türkiye Cumhuriyeti’ne terketmiştir. Böylece, bin yıllık bir süreç içerisinde Türkler ve diğer etnik topluluklar aynı siyasal oluşumlar içinde iyi ve kötü günleri birlikte yaşamışlar, acılara birlikte göğüs germişler, sevinçli günleri birlikte kutlamışlar, gerek birbirleriyle, gerekse başka topluluklarla, çeşitli tarihsel, siyasal nedenlerle ya da göç hareketleri sonucunda karışıp kaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her tür etnik topluluğu, aynı toplumsal pota içinde kaynaştırıp bütünleştirmiştir. Ortak bir geçmişe, tarihe, dine, ahlaka, hukuka, değer yargılarına, başka deyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, soyu ne olursa olsun, tek bir ulusa mensup olma bilinç ve istenciyle, bir tür toplumsal ant ve toplumsal uzlaşma sonucu ulusal sınırlar içinde «Türk Ulusu»nu oluşturmuşlar ve ortak kararlılık, istenç ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu birliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki örneğin, Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşına fiilen katılarak can, kan ve gözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında üstün hizmetler görmüşlerdir. Bugün dahi Türk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olma duygusunun eksilmeden devam ettiği görülmektedir. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyana yaşantılarını sürdüren çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortak geçmişin yarattığı ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye, kaynaşıp, bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabul edilen tek koşulun «vatandaşlık bağı» olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk vs. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusunun
, bir hukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği benimsenmiştir. «Türk olmak» Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmak demektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, yasanın deyişiyle, ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayırımına dayanan azınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasi parti kapatılmasıyla ilgili 10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, “... Türk Ulusunu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi «Türk» sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun, «Türk» sayılması, onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, dünyaca, devletine «Türkiye Cumhuriyeti Devleti», ulusuna «Türk Ulusu» ve vatanına «Türk Vatanı» denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.“Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer alacakları ortaya konulmuştur...”
Bir devletin nüfus öğesini oluşturan bireylerin hepsinin ayrımsız aynı soydan ve dilden olmaları olanaksızdır. Genellikle her ülkenin nüfusu değişik oranlarda da olsa, başka soya ya da soylara mensup toplulukları içerir. Ancak, bu gibi topluluklara soy ve dil farklılığına dayanılarak azınlık hakları tanımak ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine uymaz. Türk Ulusunu oluşturan,
ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik öğeler, Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında anlamını bulan ve Türk devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan milliyet anlayışı karşısında toplumda azınlık ya da çoğunluk oluşturmazlar. Türk Ulusunun manevi bütünlüğü içinde karışıp kaynaşmış olan her birey hukuksal ve toplumsal bağlamda mutlak eşit durumdadır. Hiçbir etnik kökenin diğerine üstünlüğü yoktur. Her yurttaş, başka yurttaşlara tanınmış olan her türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medeni vs. haklardan sınırsız biçimde yararlanabilmektedir. Türk Vatandaşlığı kavramı herkesi eşit ve ayrıcalıksız kılmaktadır. «Eşit vatandaş»lık, Fransız Büyük Devrimi (1789)’nden bu yana, hepsi çoğunluğu oluşturan her bireyin, soy, dil, din ve mezhep gibi ayırıcı özellikleri dikkate alınmaksızın, en üst düzeyde ve en değerli varlık olarak kabul edilmesi demektir. Herkesin böylesine eşit ve ayrıcalıksız olduğu bir hukuksal zeminde azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek olanaksızdır.81. madd
enin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacının, siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayrımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak, yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu öğelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yoğunlukta bir kültür farklılığından söz edilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamalarının karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdülmesidir.Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E.1979/1 (Parti Kapatma), K. 1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “... Bu hükümde de ... «azınlıklar yaratma» deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, söz konusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkrasındaki «azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi» deyimiyle sıkı ilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla varılacak sonuç ise, «azınlık yaratma» deyiminin ancak bir «vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşün
cesini yaratma» anlamına gelebileceğidir...Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanma
ları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan anayasal durum karşısında Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2. ve 3. maddelerinde yer alan «ülke ve ulus bütünlüğü» temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1. maddesine de aykırı düşer ...”Yine Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, “...Bir siyasi partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçe’den başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için bir takım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek T
ürkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur...”Şu halde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerini istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan
, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen «Müslüman olmayan» yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayrımcılık söz konusu olmaksızın, sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisini oluşturmakta iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.B) Değerlendirme
Bu açıklamalara göre, bir değerlendirme yapıldığında, programın Kürt sorunu konusundaki ana fikri, Kürtlerin tarihin çok eski zamanlarından beri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu da kapsayan Yukarı Mezopotamya denilen bölgede yaşayan bir kavim olduğundan hareketle, Osmanlı Devletinin Kürtleri kendi kültürleri ve yaşayışları y
önünden serbest bıraktığı, onların Osmanlı yönetimi altında yarı bağımsız bir hayat sürdükleri, Türkler ile Kürtler arasında bir kaynaşma meydana gelmediği, sadece Kürtlerin kendi varlıklarını koruyarak Türkler ile ittifak kurmaları şeklinde bir ilişkinin söz konusu olduğu, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte resmi ideoloji adı verilen, Osmanlı toplumundaki Kürtlerin de dahil olduğu çeşitli etnik unsurlardan oluşan bir Türk ulusu yaratma isteğini Kürtlerin kendi kimliklerinin ve varlıklarının yok edilmesine yönelik bir politika olarak algıladıkları ve bu politikaya karşı bilinçli mücadele anlamında isyan hareketleri başlattıklarıdır. Programa göre, bu hareketlerin son bulması için devletin onlara müdahale etmemesi, onların kimliklerini değiştirmeye yönelik bir politika uygulamaması gerekir. Bu son cümledeki görüş, sorununun çözümü için idari ademi merkeziyet sisteminin çare olarak öngörülmesi ile birlikte düşünülmelidir.Bu ana fikre bağlı olarak, Kürtlerin ve diğer etnik ve inanç gruplarının, eşitlik ilkesine aykırı nitelikteki hukuki düzenlemelerden doğan ve Kürt sorununun temel sebebi olarak görülen sorunların giderilmesi için iç hukuk kurallarının eşitlik ilkesine aykırı olmaması gerektiği, Anayasa ve yasalar düzeyinde eşitlik ilkesine dayanan düzenlemeler yapılacağı, aynı şekilde, çeşitli yasalarda yer aldığı iddia edilen kimlik haklarını kısıtlayıcı hükümlerin kaldırılacağı, diller ve kültürler üzerindeki baskılara ve asimilasyon politikalarına son verileceği, bu alanda da uluslararası hukuk ve sözleşme hüküm
lerinin hayata geçirileceği, insanların kimliklerinden ötürü ayrımcı işlemlere tabi tutulmaması, eşitlik ilkesinin yaşamsal kılınması için ceza adaleti konusunda reformlar yapılması gerektiği savunulmaktadır.Programda dikkat çeken bir diğer husus, partinin acil hedef olarak benimsediği, Kürt sorunu adı verilen bu sorunun çözüm yolunun ilkeli bir demokratik uzlaşmadan geçtiği, bu amacın Türkiye Cumhuriyeti’ni bağlayan uluslararası hukuk ilkelerine, sözleşmelere, evrensel hukuka bağlı bir demokratik devleti
yapılandırmayı hedef aldığı, bu hedefin eşitlik temeline dayanan bir hukuksal alt yapıya sahip olan devleti ifade ettiğidir. Bu sözleşmelerle, bir çok yerde «yeniden yapılandırma» adı altında Türklerin ve Kürtlerin iki eşit ve ayrı unsur olarak kabul edildiği, devletin anayasal düzeyde yeni bir örgütlenme modeline kavuşturulmasının zorunlu görüldüğü anlatılmaktadır.Birinci paragrafta belirtilen görüşler Anayasa’nın en temel ilkesi olan devletin ulusu ve ülkesiyle bölünmezliği esasına aykırıdır. Cumhuriyet’ten önce imparatorluk sınırları içindeki Türk ve Kürt kökenliler X. yüzyıldan başlayan bir tarihsel süreç içinde başka etnik kökenden gelenler ile birlikte yaşamakta bulunmuşlar, çeşitli zorluklara birlikte katlanmışlar, acılı ve sevinçli günleri birlikte
yaşamışlar, böylece ortak geçmişe ve tarihe, aynı inanca, aynı değer yargılarına ve aynı tecrübelere sahip olmasını ve sosyal dayanışmanın meydana getirdiği ortak kültüre ve hayat tarzına sahip ve aynı toplumsal kaderi paylaşan insanlar olarak İmparatorluğun yıkılışına kadar gelmişlerdir. Yeni bir devletin oluşturulması sırasında ise köklerini ortak tarih ve değerlerden alan bu ruhsal birliktelik devam etmiş, Ulusal Kurtuluş Savaşına katılıp omuz omuza dövüşerek bu ülkeden düşmanları kovmuşlar, sınırları Misak-ı Milliye uygun olarak, ortaklaşa dökülen kanla çizilen vatan üzerinde Cumhuriyet’in eşitlikçi ve bütünleştirici «vatandaş»ları olarak ortak toplumsal kaderi paylaşma konusundaki kararlılıklarıyla ve tek bir ulusa mensup olma şuur ve iradesiyle Türk Ulusu’nu oluşturmuşlar ve Cumhuriyet’in kurulması ve yüceltilmesinde üstün hizmetler sarf etmişlerdir. Bu tarihsel, hukuksal ve sosyolojik olgular görmezlikten gelinerek, Türk ve Kürt kökenliler arasındaki ilişkiyi sadece bir ittifak çerçevesi içinde görmek, Türk Ulusu kavramındaki duygu, düşünce ve irade birliğinin oluşturduğu ruhsal öğeyi inkar etmek anlamına gelir. Atatürk Türk Ulusu’nu, ırk kavramını esas almadan, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkı biçiminde bütüncül ve hangi kökenden gelirse gelsin herkesi kucaklayıcı anlamda tanımlamıştır. Bu bütünlük ilkesinden ayrılarak, ulusu ırk açısından Türk ve Kürt olarak ayırıp bunların devletin asli unsurları olduğunu, ülkenin bir bölümünü Kürdistan olarak adlandırarak Kürtlerin devlete kendi ülkeleri ile katıldıklarını söylemek Kürtlerin yaşadığı bölgelerden söz etmek ulus ve ülke bütünlüğünü parçalayıcı davranışlardır.Anayasa’nın 66. maddesinde ifadesini bulan ve bireyler arasında eşitliği sağlayan vatandaşlık anlayışı Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı olan herkesi Türk saymaktadır. Buradaki Türklük soya bağlılık demek değildir. Sadece bireylerin vatandaşlığını ve ulusal kimliğini ifade etmektedir. Vatandaşlık durumu ve ulusal kimlik kişilerin etnik kökenlerinin belirtilmesini etkilemez. Ancak, etni
k kökenlerin eşit ve birleştirici vatandaşlık niteliğine ve ulusal kimliğe zararlı olacak biçimde ön plana çıkartılmaması gerekir. Bu somut gerçekler karşısında, davalı partinin Kürtlerin inkar edildiği, yurttaşlığın soy temeline dayandırıldığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ırk ayrımı ve kan bağı esasına dayanan bir devlet olduğunu belirtmesinin, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayrımı reddeden, birleştirici ve bütünleştirici olan, kardeşliğe, sevgiye, dayanışmaya dayanan Atatürk Milliyetçiliği ilkesini “çarpık tarih tezine dayalı resmi milliyetçi ideoloji” olarak adlandırıp Kürt sorununun çözümsüzlüğüne sebep olduğunu, Türkiye’nin temel sorunu haline geldiğini ve terk edilmesi gerektiğini söylemesinin; devletin Kürtlerin yapısına uygun olmayan, Türklüğün dayatıldığı modelleri uyguladığını, Kürtlerin asimilasyona baskı ve zulme uğratıldığının savunmasının, Kürtlerin yaşadığı bölgelerden söz etmesinin Anayasa’nın temel ilkesi olan ulus bütünlüğünü etnik iddialarla bozma amacını gütmek anlamını taşıdığından şüphe edilmemelidir.Her ne kadar davalı partinin programında, Kürtlerin Türkiye’nin bütünlüğü ve siyasi sınırları içinde Türklerle aynı kaderi paylaşarak, tasada ve kıvançta birliği sağlayarak, barış ve kardeşlik içinde yaşamak istedikleri belirtilmişse de, savunulan öteki görüşler ve Kürt kökenlilerin Türk kökenli olanlarla birlikteliğini, siyasal ademi merkeziyet modeli içinde varlıklarını koruyabilmeleri, kimliklerine, kültürl
erine, özelliklerine saygı duyulması, karışılmaması, kendileriyle ilgili konularda söz ve karar sahibi olmaları şartlarına bağlayan ve onların bu durumlarını günümüzde ülkemizde farklı etnik kökenden gelenler arasında bir eşitsizlik varmış gibi gösterecek biçimde, Anayasa ve yasalarda yapılacak eşitlik ilkesine dayanan değişikliklerle güvence altına almak isteyen fikirler karşısında, bu ibarelerin, asıl amaç olan eşitlikçi ve bütünleştirici Türk Ulusu dışında ayrı bir Kürt ulusçuluğunun harekete geçirilmesi düşüncesini dikkatlerden kaçırmaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır.Anayasa’nın en temel ilkesi olan, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine verilen öneme paralel olarak, 68. maddesinde